1. YAZARLAR

  2. Mustafa ORAL

  3. Muhyiddin-i Arabi ve Aşk (Şiirleri)
Mustafa ORAL

Mustafa ORAL

Yazarın Tüm Yazıları >

Muhyiddin-i Arabi ve Aşk (Şiirleri)

A+A-

Şiir bize yaşamdaki aydınlanmanın zirvesinden ağar. Sufilerin hayatları bu aydınlanma hattının hep üzerindedir. Belirli bir estetik ve astetik çizgiyi sürekli muhafaza ederler. Hayatlarının her karesine kainatta var olan ve nisbî olarak insana da yansıyan hikmet ve ahenk hakimdir. Bunun için onların hayatı bir bütün halinde tek başına şiir olarak çıkar karşımıza.

Hikmet ve ahenk arayışı şiiri tasavvufun en belirgin söylemi haline getirmiştir. Sufilerin hemen çoğu, tahassüslerini, tahayyüllerini ve düşüncülerini ilk elden şiir aracılığıyla dile getirmişlerdir.

Genelde sanat, özelde şiir sembolik bir dil ister. Tasavvufta keşif ve murakabeyle algılanabilen gerçek dünya sembolizm ile kendini açığa vurur. Bu durum şiir dilinin metaforik (istiareli) bir dil olmasına neden olur. İslam düşünce ve akaidinde bu dilin zemini ve çatısı tasavvuf tarafından inşa edilmiştir. Mahmut Erol Kılıç “Sufi ve Şiir” isimli kitabında klasik şiirdeki bütün sembollerin hep tasavvuf semantiği içerisinde anlamlandırılmaya çalışıldığını belirtir. Metaforik dil tasavvufun çok katmanlı dünya algısı ile birleştiğinde nasıl eserler verdiğinin en güzel ispatı Kılıç’ın bahsettiği klasik şiirimiz olsa gerek.
Prof. Dr. Haluk İpekten’e göre mutasavvıf şairler iki kısma ayrılır. Birinci kısımdakiler önce mutasavvıf, sonra şairdir. Hallaç-ı Mansur, Seyyid Nesimi bu kısma örnektir.İkinci kısımdakiler ise önce şair, sonra mutasavvıftır. Fuzuli de bu kısma örnektir. Bunlarda şiir ve sanat öncelikli amaç olup, tasavvuf bunun içinde eritilmiştir.

Sufiler için şiir şairin amelidir.Edebiyat ebediyete götürecek bir vasıtadır. Şekilden ziyade öz önemlidir. Sufiler mananın insanî cehtle elde edilen bir şey olmadığını iddia ederek, şiiri kendiliklerinden söylemediklerini savunurlar. O sözler kendilerine ilham, sünuhat, varid, layıh, sadır ve ilka yoluyla gelmektedir.

Sezai Karakoç’a göre şairin veli oluşu, veliliğinden sonra da şiir biçimli eserler vermesi görünüşte şiir veya musiki parçalarıdır, gerçekteyse ayrı bir planın deyişleri. Bu yüzdendir ki, Mesnevi’de ya da Muhyiddin-i Arabî’nin şiirlerinde şiirden başka bir şey görmemek insanı yanıltır. Bu ruh öncüleri, şiirden öteye geçmişlerdir; ama şiiri de kendileriyle beraber geçirmişlerdir.

Kılıç, Osmanlı şiirinin tasavvufî, dolayısıyla edebi tahayyülünü büyük ölçüde ‘Şeyh-i Ekber’ Muhyiddin-i Arabî Hazretlerine borçlu olduğunu belirtir. Gerçekten de Osmanlı şiirine dikkatle eğildiğimizde Arabî’nin ‘şiir’ konusundaki görüşlerinin, Osmanlı tasavvuf şiirinin sembolizmini etkilediği görülmektedir.

Etkileri günümüze kadar gelen Arabî ve eserleri hakkında son yıllarda peş peşe kitaplar yayımlanıyor. Hece, İnsan, İz, Kabalcı gibi yayınevlerinin tabir yerindeyse bir İbn Arabî kitaplığı oldu. Bu yayınevlerine bir süre önce Silûet Yayınları da katıldı. Hasan Yılmaz Arabî’nin “Tercümânu’l-Eşvâk”, “Divan” ve “Fütûhât-ı Mekkiye” adlı eserlerinden derlediği şiirleri “Aşk Şiirleri” adıyla bir kitapta topladı.

İslâm âleminde daha çok, İbnu’l- Arabî, Muhyiddin Arabî, Muhyiddinİbn Arabî ve Şeyhü’l-Ekber şeklinde tanınan İbn-i Arabî 1165 yılında İspanya’nın Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu. Soylu bir aile kütüğüne sahiptir. Dindar bir kişi olan babası hem hükümdarın, hem de ünlü filozof İbnRüşd’ün dostuydu. Annesi ise veli derecesinde dindar birisiydi.

Arabî, küçük yaştan itibaren bazı âyetleri, sûreleri, mücerred manaları ve bilgileri bazen rüyada, bazen uyku ile uyanıklık arasında, bazen de uyanık iken somut varlıklar ve maddî nesneler olarak gördüğünü iddia etmiştir. Bu durum eser­lerine de yansıyarak düşünce ve inanç dün­yasını biçimlendirmiştir.

Arabî, ömrünün hatırı sayılır kısmını inzivada geçirmiş, tezekkür ve tefekkürle meşgul olmuştur. Bu tecrüben olacak, İlahî hakikatin ancak keşf ve ilham yoluyla bilinebileceğini ileri sürer.

Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf gibi çok geniş bir alanda eser veren Arabî’nin hareket noktası “mârifetullah”tır. Şiirde de bu çizginin izini sürer. “Bizim şiirlerimiz ister sevgiliyle hasbihal ile başlasın, ister bir methiye olsun ve isterse de kadın isimleri ve sıfatlarıyla, ırmak, yer, yıldız isimleriyle dolu olsun, hepsi de bütün bu suretler altındaki maârif-i ilâhiyyeden ibarettir” diyerek bu unsurların birer araç olduğuna işaret eder. Bu çerçevede Arabî’nin şiirde hareket noktasının “mârifetullah” olduğunu kanıtlayan bir hadise anlatılır.

Arabî, 1206 senesinde Kahire’ye yerleşir. Burada vaktini ibadetle ve riyazetle geçirirken bir takım ha­rikulade hallerle karşılaşır. Bu harikulade hallerden birinin akabinde bir manzume yazar.

Arabî, bu manzume ile ilgili şunları söyler: “…başımı eğip bir manzume yazdım. Arkadaşlarım uyuyorlardı. Abdullah uyandı ve bana ses­lendi; ama ben sanki uyuyormuşum gibi ona cevap vermedim. Ama o: “Sen uyu­muyorsun, Allah’ın marifeti ve tevhidi ko­nusunda şiir vücuda getiriyorsun” deyince başımı kaldırıp; “Bunu nereden biliyorsun” dedim. Şöyle dedi: “Gördüm ki yüksekte bir ağ kuruyorsun. Bu ağın dağınık olan iplerini düzenleyip bununla dağınık manâları bir araya getiriyor ve nesir ha­lindeki sözleri nazım şekline sokuyorsun.” “Doğru, ama şiirin konusunun marifetullah ve tevhid olduğunu nereden bildin!” dedim. “Ağ ile ancak çok nâdir canlılar av­lanır. Konusu Allah olmayan şiirlerde ise hayat, ruh ve izzet yoktur” diye cevapladı sorumu. Onun rüyayı yorumlaması, gör­düğü rüyadan daha şaşırtıcı gelmişti bana.”

Arabî’ye, göre şiir şaire Zühre feleğinin ve Yûsuf Peygamberin bir hediyesidir. Hayal alemi ile şiirsel tahayyül birbiriyle güçlü şekilde irtibatlıdır. Varlık ile yokluk arasında rüya, hayal ve gerçek üçgeninde bir hayat geçiren Arabî’nin şiiri de böyle bir süreçte semere vermiştir. Nitekim Divan’ını böyle bir ruh hali ile kaleme almıştır. Bir gün yakaza halinde iken bir meleğin kendisine bir parça beyaz nur getirdiğini, bunun ne olduğunu sorduğunda, meleğin ŞuarâSûresi olduğunu söylediğini anlatan Arabî Divan’ını bu olaydan sonra kaleme aldığını ifade eder.

Arabî,remzî, mecazî veya sembolik söylemi gerektiren konularda şiiri tercih etmektedir. Ona göre şiir bir icmal, remiz, lugaz ve tevriye sanatıdır. Fakat kendisi, “Biz bir şeyi remzederiz, lugazlaştırırız… Ama bizim bundan kastımız bir başka şeydir” der.

Arabî, şiirlerini Tercümânu’l-Eşvâk ve Divan’da toplamıştır. Bununla beraber el-Fütûhât adlı eserinin bölüm başlarında Arabî’ye ait 1428 parça şiir bulunmaktadır. Bunların beyit sayısı 7102 olup, bu sayı Divan’daki beyit sayısından fazladır.

Hasan Yılmaz’ın kitabına konu olan Arabî’nin aşk şiirlerinde kadın imgesine sık rastlanmakla beraber, şiirinin bütünü içinde ve hayatında kadın çok fazla yer etmez. Kaç kez evlendiği dahi tam olarak bilinmeyen Arabî, eserlerine konu olan “kadın” imgesine Futuhât’ta (I, 12) açıklık getirmiştir: “Tasavvufa yeni girdiğim sıralarda kadınlar ve cinsi ilişki en sevmediğim bir şeydi. Bu hal bende 18 sene devam etti. Kadınların Peygamber tarafından sevildiklerine dair hadiseye vakıf olunca şöyle düşündüm. Hz. Peygamber’in kadınları sevmesi tabiatı ge­reği değildi. Onları Allah kendisine sev­dirdiği için seviyordu. O halde eğer Allah’a yönelmede samimî isem Allah’ın Peygamber’ine sevdirdiğini sevmeliyim. Eğer onlardan nefret edersem onun gazabına uğrarım. Bu noktayı kavrayınca benden nefret gitti ve kadınlar bana da sevdirildi. Bundan böyle insanlar içinde kadınlara karşı en fazla şefkat besleyen ve haklarını gözeten ben oldum. Burada sözünü ettiğim sevgi tabiattan (nefsten) gelen bir sevgi de­ğil, Allah’tan gelen sevgidir.”

Arabî, Kâbe imamlardan MekinuddinSucâ isimli zatın Nizam isimli kızından ilham ileTercümânu’l-Eşvâk isimli âşıkhâne şiirleri ve gazelleri ihtiva eden eserini yazar. Dindar, bilgili ve ahirete gönül vermiş bir kız olan Nizam’ın güzelliklerini ve gönülleri kendine bağlayan zerafetini uzun uzadıya tasvir eder. Şiirlerin konusu zahirde Nizâm olsa da, bâtında / hakikatte Allah’tır. Bu durumu Arabî eserinde şöyle açıklar: “Bu eserde söz konusu ettiğim her isim (ve nitelik) ilâhî feyzlere, ruhanî ilhamlara ve yüce ilişkilere işaret eder. Benim ya­zılarımda izlediğim yol budur. Neye işaret ettiğimi Nizam da bilmektedir. Allah bu eseri okuyanları yüce himmet sahiplerine yakışmayan hususlardan korusun.”

Arabî gerek Tercümânu’l-Eşvâk adlı eserinde, gerekse de Fütuhat-ı Mekkiye ve Divan gibi eserlerinde ilahi aşkı anlatırken bazı mecazlardan ve özel isimlerden (Zeynep, Nizam, İnan…) yararlanmıştır. Mecazi aşkı ilahi aşka götüren bir merdiven olarak gören Arabî,kitaplarındaki özel isimleri ve beşeri gibi görünen halleri ilahi aşkın kavranmasını kolaylaştırmak için tercih etmiştir.

Bazı fıkıhçılar Arabî’nin kadın merkezli şiirlerini eleştirmişlerdir. Halep’te bir fakihin “İbn Arabî Tercümanu’l-Eşvak’taki şiirlerinde kadına olan aşkını dile getiriyor, ama çevrede dindar olarak bilindiğinden kendini tasavvuf perdesiyle gizliyor” dediğini duyan Arabî bu eleştiriyi cevaplamak üzere Zehâiru’l-A’lâk (Beyrut, 1312) adıyla bir şerh yazmıştır. Şerhte Rabbânî marifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gitmesinin gerekçesini bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çekmesi olarak açıklamıştır.

Bütün sufilerde olduğu gibi Arabî’de de şiirin belirleyici unsuru aşktır. Yaratılışın kaynağı aşktır. Ömür aşkın güzergahlarına uğraya uğraya ilerlemektedir. Aşk varlığı kah çoğaltmakta, kah azaltmaktadır. Bazen onu varlık ile yokluk arasında bir yerde konumlandırmaktadır. Arabî bu durumu “Biz aşktan sudur ettik / Aşk üzerine yaratıldık / Aşka doğru yöneldik / Aşka verdik gönlümüzü ” mısralarıyla ifade eder.

Aşk Arabî’nin bazen gözbebeğine kadar sinerken, bazen gözden kaybolmaktadır. Bazen bütün varlığını kaplarken, bazen bütün varlığı aşkı kaplamaktadır. Bazen aşk onu gölgede bırakırken, bazen de aşk ona gölge olmaktadır. Zira “Göz Allah’ı göremez Zati hakikatiyle / O her an farklı bir şe’ndedir, fakat gizlenmiştir, yok gibidir sanki.” O halde o gölgeye gölge gibi süzülmek gerekir. Çünkü her şey kendini ve kendi rengini bulur. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum