1. YAZARLAR

  2. Bahaeddin SAĞLAM

  3. Muhakemat hakkında
Bahaeddin SAĞLAM

Bahaeddin SAĞLAM

Yazarın Tüm Yazıları >

Muhakemat hakkında

A+A-

Muhakemat Hakkında[1]

İskelet Olarak:

Muhakemat, muhakeme kelimesinin çoğuludur. Bu da birçok bilgiyi ve farklı konuları delillendirerek, o bilgileri bir diğeri ile test ederek onların hakkında hükme varmak; yani şu şey doğrudur, şu da yanlıştır, şeklinde hüküm vermek demektir.

Muhakemat kitabı, başta İşaratül-İ’caz olmak üzere Risale-i Nurun girişidir. Te’lif literatürü olarak bizim giriş dediğimize Osmanlıcada ve Arapçada mukaddime veya medhal denilir. Bu Muhakemat kitabının uzun bir ismi var; o da şudur: Mariz Bir Asrın, Hasta Bir Unsurun, Alil Bir Uzvun Reçetesi veya Saykalül- İslamiyet veya Bediüzzaman’ın Muhakematı.. [Aynı manaya gelen mariz, hasta ve alil kelimeleri ile Araplara, Türklere ve Kürtlere işaret ediyor.]

Bir kitabın girişi, o kitabın hangi şartlarda ve hangi çerçevede nasıl anlaşılacağını anlatan ve bir derece delillendiren bölüm demektir. Yani Muhakematı bilmeyen, onu usul olarak esas almayan kişi, Risale-i Nuru ve Risale-i Nurun hakiki bir tefsiri olduğu Kur’anı tam ve doğru olarak anlayamaz. Çünkü mukaddime basamak demektir.  Ve basamaklar olmadan hedefe ve maksada çıkılamaz.

Muhakemat kitabı, üç makale yani üç bölümdür. Hakikat, belağat ve akide denilen üç temel konuda Bediüzzaman’ın makalesini (söylemini) dile getiren bir kitaptır. Bu makalelerin bir ismi de unsur, mesela unsur’ul-hakikat, unsur’ul-belagat, unsur’ul-akidedir. Unsur kelimesi, burada şu manaya gelir: Birinci Makaledeki prensip ve kuralları bilmeyen, asla hakikati elde edemez. 2. Makaledeki yöntem ve kuralları bilmeyen, asla edibane ve beliğ sözleri, bir sürü saçma ve boş sözlerden ayırt edemez. Üçüncü Makalede geçen izah ve delilleri bilmeyenler, asla sağlıklı bir imana sahip olamazlar. Olsalar da karşı tarafa asla imanî hakikatleri anlatamazlar.

Hakikat gerçeklik diye çevrilir. Bu da terim olarak orta yolda ve sırat-ı müstakimde gitmek demektir. Çünkü gerçeklik ve gerçek hayat, iki zıddı birleştirip birlik yapmak ile yani orta yolda gitmek ile ancak elde edilir. Çünkü hayat denilen yolculukta sadece üç şerit var: İfrat, tefrit ve orta yol: Aşırı uçlarda hayat ve hakikat olmadığına göre, bu sırat-ı müstakimde hakikat vardır, manasına gelir. Mesela ruhçu olmak, insana hayatın gerçekliğini kazandırmaz. Maddeci olmak da öyle.. Demek hakikat, ruh ile maddeyi bir bütün olarak görmek, onları bütünlük çerçevesi içinde yaşamak demektir. Bu orta yolun bir ismi de sırat köprüsüdür.

Sırat köprüsü kıldan ince kılıçtan keskin olmakla beraber, insanların önemli bir kısmı onda yürür. Çünkü ifrat ve tefrit şeritlerinde yaşamak bir nevi azaptır. Ve çünkü hakikat, kıldan ince kılıçtan keskin de olsa, onun delilleri çoktur ve onu gerektiren şeyler de çoktur. Evet, hayat dediğimiz hakikat, biyosfer dediğimiz çok ince bir tabakada vardır. Ama hayat her şeydir, hayatın dışında olanlar adeta yok gibidirler.

Hakikat, belagat ve akide denilen bu üç unsur, aynı zamanda insanlığı oluşturan çimento, demir ve kum gibidirler. İnsanlık teknolojide ve maddi keşiflerde 10 bin kat ilerlemesine rağmen, eğer bugün bütün çağlardakinden daha çok mutsuz ise bu mutsuzluk, insanın bu üç unsur alanında adeta iflas etmiş durumda olduğundan dolayıdır.

Zaten dinlerin birinci amacı, insanı hayvanlıktan çıkarıp Halife-i Ru-yi Zemin yapmaktır. Denebilir ki; İslam âlemi bütün manevi zenginliğine rağmen eğer bugün Batıya karşı mağlup ise, elinde bu üçlü suretin olmaması veya anlaşılmamasıdır. Bunları anlamayacak, bilmeyecek ne var, demeyin. Çünkü Bediüzzaman bu 160 sayfalık kitapta 300 küsur sefer, işaret, remiz, tenbih kelimelerini kullanmıştır. Bununla diyor ki;

Bu kitaptaki meseleler, o kadar derin ve o kadar gizlidir ki; ancak öncelikli olarak uyanık olup şifreyi çözer gibi bakarsan anlarsın. Tenbih uyandırmak demektir. Bu da diyor ki; sen ey okuyucu, bu gibi konularda uyku içindesin. Tam uyanırsan ve işaret dilini anlarsan ancak bunları anlayabilirsin.

Hulasa: İnsan ancak soyut manaları bilirse ve farklı zıtları hakikat çizgisinde dengelerse ve bilgilerini bütün ilimler eleğinden geçirip test ederse, varlıkta ve hayatta bir anlamın olduğunu görebilir. Yani bu aşamaları geçtikten sonra Kur’ana muhatap olabilir. Çünkü Kur’an hakikati anlatan temel eserlerden en birincisidir, denilebilir.

Beden olarak:

Kitabın ilk bölümleri, varlığı ve hayatı özellikle insanın hayatını ve insan hayatı içindeki dinin yerini tasvir eden 1. Mukaddimeden… Geçmiş zaman ve gelecek zamanın farklarını gösteren 2. Mukaddimeden[2].. Saf vahyin ve zamanla birikmiş olan kültürlerin farkını anlatan 3. Mukaddimeden… Bir kişi gibi olan sosyal hayatın yanılgıları ve çocuksu algıları ve bunun en zeki insanı dahi çocuk seviyesine düşürdüğünü anlatan 4. Mukaddimeden..

Çocuksu toplumsal dil seviyesinde kalanların; yorumu, soyutlamayı bilmeyen insanların karanlık dünyasını tasvir ettikten sonra, sembolik dil ile gelen din dili konusunda ne kadar cahil kaldıklarını anlatan 5. Mukaddimeden..

Kültürlerin, toplumların ve bireylerin iç içe yaşamasından dolayı ortalıkta bir malumat çorbasının ortaya çıktığını ve bu çorba içinde kaybolan hakikatin mahzun halini anlatan 6. Mukaddimeden...

İnsanlığın din, dil, sembol, mecaz ve benzeri mallardan oluşan servetinin ayrı ayrı raflarda satılması yerine, bu servetlerin dökme pazar malı haline gelmesinden dolayı kaybolan hakikat pırlantasını anlatan 7. Mukaddimeden...

Ortaçağda din vardı, diye o çağın bütün ilkelliklerini bu çağa dayatan anlayışı ve istibdadın 40 çeşidini anlatan 8. Mukaddimeden[3]

Umutsuzluk bulutları içinde, fen ve medeniyet desteğinde gerçek ortaya çıkacaktır, diye müjde veren 9. Mukaddimeden[4]... En basit, dil deyimlerini ve temsillerini dahi gerçek manada anlayan dindar bir toplumun, hakikatin önünde nasıl engel olduğunu gösteren 10. Mukaddimeden...

Hükümlerin, dinî meselelerin, ilmî konuların derecelerini, özelliklerini ayırt edemeyen  çocuksu dindar bir toplumun, nasıl ya hep ya hiç dayatması ile dinden uzaklaştığını anlatan 11. Mukaddimeden..  Oluşur…

12. Mukaddime ise, mollaların nasıl dini yanlış anladıklarını gösterir. Üstad bu mukaddimeye tam 40 sayfa yer vermiştir. Hâlbuki diğer mukaddimelere iki üç sayfa yer veriyordu.

Bu mukaddimede yaklaşık 400 meseleye temas edilir. Bunlardan en çok yer alan konu dünyanın yuvarlaklığı meselesidir. Burada Kürt mollalarının, dünya yuvarlaktır, dediği için Bediüzzaman kâfir olmuştur, şeklindeki ithamlarına kapalıca işaret ediliyor.. Böyle bir iddia, kırk yönden Kur’ana aykırıdır, diyen mollalara karşı, Bediüzzaman’ın yılmadan, yıkılmadan 400 cümle ile cevap vermesi, çok büyük bir şefkat ve gayreti gösterdiği gibi; bizim toplum olarak hakikatten ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor.

Hulasa: Birinci Makale olan bu on iki Mukaddime, birinci planda dindar Müslüman topluma özellikle mollalara hitap ettiği için, bu durum bize diyor ki; hakikatin anlaşılması önünde en büyük engel bunlardır.

İkinci Makaleye geçerken; Kur’anın mucizeliğini ve dolayısıyla hakikati görmeyen İslam camiasının dışındakilere diyor ki; birinci makaleyi oluşturan bu 12 mukaddimede gösterilen engelleri bilin; onları bir kenara çekin; sonra bu İkinci Makalede anlatılan belagat özellikleri ile Kur’ana bakın; göreceksiniz ki; Kur’an, kâinat büyüklüğündeki meseleleri ilmi ve gerçekçi bir şekilde anlatmakla mucize olduğu gibi; bu konuların ambalajı olan Kur’anın üslubu da başlı başına bir mucizedir.. Tıpkı doğal meyveler gibi… İçlerinde hakikat çekirdekleri olduğu gibi; kabukları da gıda ve şifadır; aynı zamanda bir sanat harikasıdırlar.

Bütün bu izahlara rağmen ben fen ve ilim adamıyım; her şeyi ölçüp biçtikten sonra ancak inanırım. Ben Arapça, belagat ve tefsir bilmem, diyen Japonlar gibi yabancılara da, Üçüncü Makale ile cevap veriyor.

Bu makalede gerek Allah’a iman etmeyi ve gerek peygamberlik ve vahiy hakikatlerini kabul etmeyi ve gerek imanın ikinci bir rüknü olan ahirete iman meselesini; bu sefer laboratuarda isbat edercesine; fizikten, kimyadan, sosyolojiden, psikolojiden, retorikten ve benzeri onlarca alandan deliller getirmek ile akideyi ve inanç sistemini anlatıyor.

Laboratuar deyince bu gibi bilgiler konusunda biçare olan bazı Müslümanlar, efendim dini bilgiler laboratuara giremez, diye itiraz ediyorlar. Evet, dini bilgiler, çok geniş adeta sonsuz bir alanı kapladıklarından laboratuara girmezler. Fakat Bediüzzamanın kullandığı laboratuarın biri bütün fizik dünyasıdır; diğeri bütün kimyasal evrendir, diğeri sosyolojidir;.. Yani Bediüzzaman, geçmiş ve geleceğiyle kâinatı, hayatı ve toplumu bir laboratuar gibi kullanıyor. Onun diğer bir laboratuarı, vicdan denilen ve bu kadar bilimsel gelişmelere rağmen dibi henüz tam görünmeyen bilinçdışı dedikleri âlemdir.

Ruh olarak:

Muhakematta 300-400 arasında bilimsel kanun ve prensipler geçer.  Bu prensipler sadece teori olarak geçmiyor. Üstad, bu kuralları bu kitapta geçen konular içinde pratize ediyor; senin onları nasıl kullanacağını gösteriyor. Bütün bu kuralları, izahları ile ve örnekleri ile yazmak, müstakil bir kitap ister. İnşaallah yakın bir zamanda böyle bir çalışma yapacağım.

Şimdilik küçük bir numune olarak; bu kaidelerden sadece yedi kuralın basit bir tercümesini sizinle paylaşıp, Nur Cemaatinin Medresetüzzehrada okuyan muhakkik âlimler olmasına dua edelim. Yoksa 12. Mukaddimenin başında geçen şu kural, Nurcularda da işlemeye başlar: Özü bulamayan kabuk ile uğraşır, gerçeği tanımayan hayali hurafelere sapar. Evet, Cemaatin okumuş kesimi, ya muhakkik birer âlim olacak. Veya tevil ilmini yasak etmekle İslamiyeti yokluk kenarına getiren sözde selefiler gibi olacaktır.

Sözde selefi diyorum. Çünkü eski büyük imamlar, eğer tevil etmeyi yasak ettiler ise, o günde zihinlerin hazır olmaması ve fen ilimlerinin gelişmemesinden idi. Yoksa doğru yol demek olan Ehl-i Sünnetin en birinci prensibi anlaşılmayan veya yanlış anlaşılabilen metinleri tevil etmektir. İmam Fahreddin-i Razi tefsiri bunun en bariz bir örneğidir. Hatta diyebilirim ki; Eşarileri Ehl-i Hadisten farklı kılan en birinci özellik, Eşarilerin tevili esas almalarıdır ve Ehl-i Hadisin tevili yasak etmesidir. Maalesef, Risale-i Nur dairesinde çok önemli hizmetleri olan hoca bir ağabeyimiz, Ehl-i Hadise fazlaca meyilli olduğundan, Buhari’de sahih bir rivayet olarak geçen; Âdemin 60 zira boyunu ve 7 zira enini anlatan hadisi tevil etmek, bütün Kur’anı ve içindekileri inkâr etmek demektir, diye bir kitabında yazabilmiştir.

İşte böyle olmamak için size şimdilik şu yedi altın kural yeterlidir.. Yazının ekinde bu konularla ilgili, sekiz sene önce kaleme aldığım iki kısa yazıyı da bir müzakere dersi olarak ilave ediyorum.

Birinci Kural: Akıl ve nakil (başka bir tabir ile bilimlerin verileri ile vahyin verileri) tearuz ettiklerinde (zahiri olarak çeliştiklerinde) akıl esas alınır; nakil tevil edilir. Fakat o akıl, akıl olsa gerek…

Buradaki dört temel terimin izahı şöyledir:  Akıl burada insanın kendi ilimleri, mantığı ve müktesebatı ile katı olarak bildiği malumat demektir. Bu müktesebatın bedihiliğini sağlayan ve matematik kanunları ile çalışan insan beyninin çalışmasına akıl denildiği için; aklın sağladığı bu gibi bedihi meselelere de akıl denilmiştir.

Nakil ise, insanoğlunun naklettiği ve aktardığı İlahi bilgiler demektir. Bu İlahî bilgiler kâinatın aklıdırlar. Gerçek manada bu iki akıl çelişmediğinden biz tearuz kelimesini zahiri çelişki diye çevirdik.. Zaten tearuz kelimesi terim olarak, yani tefsir ve hadis usullerinde sadece zahiri çelişki manasında kullanılır. Nitekim tevil kelimesi, zahiren görünen bu çelişkiyi giderecek şekilde, temel kurallara dayanarak, ayet ve hadisi baştaki asıl manasına yönlendirmek demektir.

O akıl, akıl olsa gerek…  O akıl, heves ve hevaya göre değil de, mantık ve matematik kuralları ile çalışıyorsa; o akıl, insan nevinin aklı ve duyguları demek olan fen ilimlerine göre çalışıyorsa; o akıl, insanı hayvanlıktan ve hissilikten çıkaran dil, fen ve özgür düşünce melekelerine sahip ise…

Bazıları, Üstadın Muhakematta söylediği bu kural, Mutezilenin kuralıdır diyorlar.. Fakat yanılıyorlar.. Çünkü başta Fahreddin-i Razi, Eşari ve Maturidi olmak üzere bütün Ehl-i Sünnet imamları tevilden yanadırlar ve tevili kullanmışlardır. Tevile karşı olan Ehl-i Hadis, Müşebbihe, Mücessime ve bugünkü Selefilerdir. Evet, her konuda olduğu gibi; bu konuda da Ehl-i Sünnet, Mutezile ile Ehl-i Hadis arasını bulmuş ve sırat-ı müstakimi esas almıştır.

İkincisi: Bir metinde gerçek mana budur, demenin bir belgesi, bir test edicisi olması gerekir. O belgeyi ve o test edici noktayı bize gösteren, dinin ana konularının dengesinden ortaya çıkan soyut güzelliktir. Bir metin için bu mecazdır, diyebilmek için o mecazi mananın, belagat ilminin şartları çerçevesi içinde olması gerekir. Bu iki prensip esas alınmazsa ve bunun sonucu olarak mecaz olan metinleri gerçek mana budur, diye dayatmak ve hakikat olan bilgileri mecaz diye görmek ve göstermek cehaletin hükümferma olmasına güç verir. (……) Orta yolu gösterecek, ifrat ve tefriti önleyecek sadece şu dört mihenktir: 1) Dinin temel konularının mantalitesi.. 2) Belagat ilmi.. 3) Mantık ilmi.. 4) Hikmet (fen ilimleri)dir.”

Üstad Muhakematın 5. Mukaddimesinde bu bilgileri bize verdikten sonra aynı kitabın 12. Mukaddimesinin 8. Meselesinde ise: Mecaz için farklı karineler olabilir; mesela bir metnin mecaz olduğuna dair metnin akıl yönünden muhal olması, karine olabileceği gibi; metin dışından başka maddi bir delil veya sıradan bir delil veya metnin bağlamı o metnin mecaz olduğuna karine olabilir.. Ayrıca Kur’anın başka ayetlerinde geçen bazı hakikatler de diğer ayetlerin mecaz olması için karine olabilir, diye söylüyor.

Ve bazen de, bazı ayet ve hadislerin mecaz olduğu kabul edildiği halde tercümede maksut mana esas alınmaz da meal esas alınır. Dolayısıyla mecaz olan o ayet ve hadislerin mucizevî güzelliği ve belagati yine kaybolur, diye dinî neşriyatın yazar ve yayıncılarını uyarıyor.

Üçüncüsü: İslam âleminde bugünkü bilimlere uygun olarak varlık ve hayat algısı oluşmuyor. Çünkü Müslüman âlimler her bir bilim dalından bir parça biliyorlar. Bilimsel bir fotoğraf ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla sağlıklı bir varlık ve hayat algısı oluşmuyor. İşte Üstad bu çıkmaz sorunu şöyle tasvir etmiştir:

Nasıl ki, başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa: Hâlbuki ne insanı ve ne insanın gayrısı (insandan başka canlıların) tam suretini (fotoğrafını) görmemiş; belki her birisinden bazı âzasını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek isterse; meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame (sarık) gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsalini; yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu, insanın yüzünü, arslanın başını (toplayıp) bir hayvanın sureti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için şerait-ı hayat (hayat şartları) böyle ucubelere müsait değildir, diyecekler ve nakkaşı müttehem (ittiham) edecekler.. Şimdi bu kaide, fenlerde  (bilim dallarında) aynen cereyan eder (geçerlidir.) Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen ve zenav (havuz veya havuza akan arklar) gibi yapmaktır. Yani eğer kişi bir ilmi esas alırsa; esas aldığı ilmi havuz gibi yapmalı; diğer ilimleri de o havuza akan arklar gibi yapmalı. Ve eğer kişi malumatını esas alırsa, o malumatını, her birisi bir kanal olan muhtelif ilimlerden beslemeli.

Dördüncüsü:  İslam âlemi Ortaçağın kültürel birikimini dinî birikim sanıyor; din ve varlık hakkında çağımıza uygun olarak bilim birikimini ve epistemolojisini oluşturamıyor. İşte Üstad bu sorun için de şöyle bir çözüm öneriyor:

Geçmiş çağların derelerinde egemen olan garaz, düşmanlık ve üstün gelme arzusunu doğuran faktör; duygusallık, arzular ve güç idi. O zamanın insanlarını irşad için şiirsel ve duygusal hitabeler yeterli idi. Çünkü duyguları okşamak, insanların eğilimlerini etkilemek için vaiz ve hatip tarafından iddia edilen konuyu süslü ve parlak olarak göstermek.. Veya gündemdeki o konuyu korkunç göstermek ve parlak tasvirlerle hayale hoş göstermek, güçlü ve açık delilin yerini tutar idi. Fakat bu asrın insanlarını o eski insanlar gibi görmek, zaman içinde gerisin geriye gitmek; bu asrın insanlarını o eski asırların köşelerine zorla sokmak gibi bir şey olur.. Hâlbuki bu asrın insanı delil ister; konuyu parlak göstermek ile aldanmaz. Çünkü bu asır ilim asrıdır. İlmin hakikatleri şimdiden geleceğin dağlarına yağmur veriyor. Ve bu hakikatler; özgür fikir ve akıl, hakikat arayışı ve felsefe tarafından daimi olarak destekleniyorlar.

Beşincisi: Kendinde muhalefet etmeyi gerekli görmek.. Soğuk taassub... Daima üstün gelme duygusunu taşımak..Tuttuğu taraf ve tutunduğu kuruntuya mutlaka bir bahane bulup kendini mazur göstermek… Arzusuna uygun olan zayıf tarafı güçlü göstermek… Başkasını eksik göstermekle kendinin mükemmel olduğunu ilan etmek… Başkasını sapık ve yalancı ilan etmekle, güya doğruluğunu ve doğru yolda olduğunu ispat etmeye çalışmak, gibi sefil ve süfli davranışların kaynağı olan kendini beğenmişlik ve bencillik, ilmî tartışmalarda başkasını yanıltarak öyle ahlakî bir çöküntüye sebep olurlar ki; bunu ancak Allah’a şikâyet etmek gerekir..

Altıncısı: İlmi aktarmadaki ve eğitimdeki istibdat ve anarşizmi kaldırmak.. Üstad bu problem için de şöyle diyor:

Bir adam(ın) müstaid (yetenekli) ve kabil olduğu (yapabileceği) şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmesi, şeriat-ı hilkate (doğal şeriata) büyük bir itaatsizliktir. Zira şanı (işin gereği) odur ki, istidadı, san'atta intişar ve tedahül (sanatın içine ve özüne nüfuz etmek) ve san'atın mekayisine ihtiram (sanatın ölçülerine saygı) ve muhabbet (kendi işini sevmek) ve nevamisine temessül ve imtisal (o işin ve ilmin kurallarını uygulamaktır;) el-hâsıl, fena fi's-sanat olmaktır. Vazife-i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san'atın suret-i lâyıkasını tağyir eder (o işin ve ilim dalının en güzel şeklini değiştirir) ve nevamisini incitir (o ilim ve mesleğin kurallarını çiğner.) Ve asıl müstaid olduğu san'ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr-ı tabiî san'atın suretini (çerçevesini) çirkin eder. Zira bil-kuvve olan meyil ve bil-fiil olan san'atın imtizaçsızlığı için (iş ve eğilim uyuşmadığından ortada) bir keşmekeş (dağınıklık) olur.

Bu sırra binaen, pek çok adam meylü'l-ağalık ve meylü'l-âmiriyet ve meylü't-tefevvukla mütehakkim (zoraki bir sultan gibi) geçinmek istediğinden, ilmin şanından olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lûtfu terk edip, kendi istibdad ve tefevvukuna (zorbalık ve üstünlüğüne) vesile-i cebir ve tânif eder (zorbalık ve şiddet aracı yapar..)  İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binaen (bundan dolayı) vezaif (görevler) ehil olmayanın ellerine geçti. Bahusus medaris (medreseler) bununla indirasa (tamamen silinmeye) yüz tuttu. Buna çare-i yegâne, daire-i vahide (bir tek fakülte) hükmünde olan müderrisleri, darülfünun (üniversite) gibi çok devaire (fakültelere) tebdil ve tertip etmektir (dönüştürüp düzenlemektir.) Tâ, herkes sevk-i insanîsiyle hakkına gitmekle, hikmet-i ezeliyenin emr-i mânevîsini meyl-i fıtrîsiyle imtisal edip (doğal eğilimiyle uygulayıp) kaide-i taksimü'l-a'mâl (işbölümü kuralı) tatbik edilsin.

Burada sanat kelimesi, ilim ve o ilim dalı neticesinde ortaya çıkan iş ve meslek demektir. Osmanlıcada sanat daha çok sanayi ve meslek manasında kullanılır. Tiyatro ve sinema gibi sanatlara ise, bedayi’ ve edep ilmi denilirdi.

Yedinci Kural: Vahiy kâinatın aklı ve bilincidir. Yani saf ve soyut bilgilerdir. Bu bilgiler, geldikleri çağın sembollerini, dil özelliklerini, hayat sistemini ve olaylarını kendine ambalaj ve elbise yapar; öylece ortaya çıkar. Onun için tarihte birçok şeriat geldiği gibi, o şeraitlerin de her çağda bir tefsiri yazılmıştır. Tefsir demek, o eski çağların ambalajını ve elbisesini açıp; o metinlerin içindeki öz vahyin manalarını görmek ve anlamak demektir. Üstad bir tefsir mukaddimesi olan bu Muhakematta bu önemli meseleyi şöyle dile getiriyor:

Bu Mukaddimeden maksadım, efkâr-ı umumiye bir tefsir-i Kur'ân istiyor. Evet, her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek, yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir.

Bu sırra binaen ve istinaden isterim ki: Müfessir-i azîm olan zamanın taht-ı riyasetinde, her biri bir fende mütehassıs, muhakkikîn-i ulemadan (ehl-i hakikat âlimlerden) müntehap (seçilmiş) bir meclis-i meb'usan-ı ilmiye (bilimler akademisini veya senatosunu) teşkil ile, meşveretle bir tefsiri telif etmek ile, sair tefasirdeki (diğer tefsirlerdeki) münkasım olan (bölünmüş olan) mehasin ve kemâlâtı mühezzebe ve müzehhebe (arındırılmış ve asra uygun bir libas giydirilmiş) olarak cem etmelidirler. Evet, Meşrutiyettir; her şeyde meşveret hükümfermâdır. Efkâr-ı umumiye dahi didebandır (gözlemcidir, yanlışları ayıklar.) İcma-ı Ümmetin hücciyeti buna hüccettir. (Ümmetin bir asırdaki âlimlerinin bir meselede oy birliğine varmasının şeriatta bir delil olması, bu iddiamın geniş ve geçerli bir delilidir.)

Evet, İslam âlemi, bu asırda bu görevi yapmadığı için; yani ilmî bir senato ve herkesin itimad edeceği bir ilmi müessese veya umumi ilmi şurayı kurmadığı için; bugün bu kargaşayı ve sefaleti yaşıyor ve hükmen dinsizlere karşı mağlup oluyor.

ÖNEMLİ BİR STRATEJİ

Bediüzzaman’ın iki düşmanı vardı:

1-Dinsizlik

2-İstibdat

Birincisi için Muhakemat’ı yazdı.

İkincisi için Münazarat’ı yazdı.

Onun iki de gayesi vardı:

1-Kuran’ın anlaşılması..

2-Osmanlı veya Âlem-i İslam içinde kalmak şartıyla,

Kürtlerin  cehaletten, sefaletten ve adavetten kurtulmaları..

Yine birinci gaye için Muhakemat’ı yazdı.

İkinci gaye için Münazarat’ı yazdı. Yani Osmanlı âlim bilginleri,

çift dikişli gidiyorlardı.

Risale-i Nur’u ise Hz. Musa’nın Asası gibi onlarca amaç için yazdı.

Bir Not:

Osmanlı son döneminin iki büyük âlimi vardı.

Büyük idiler. Çünkü din ile bilimi birleştirebilmişlerdi.

Bediüzzaman ve Filibeli Ahmed Hilmi Bey.

Dinsizler, Filibeli Ahmed Bey’i zehirlediler;  47 yaşında vefat etti.

Bediüzzaman’ı da öyle yapacaklardı. O zamanın Emniyet

Genel Müdürü olan Saadettin Paşa ona haber verdi.

Galiba Enver Paşa, onu kurtardı. 

İşte kaderimiz. Vesselam.

Risale-i Nurda Hakikat ve Ehl-i Hakikat Kavramı

Ortaçağda Kilise, dini yanlış anlamaktan ilim adamlarına karşı büyük bir mücadele veriyordu. Dolayısıyla hayat nehrinin önüne aşılmaz bir sed oluşmuştu. Ve 400 yıl devam eden kavgalardan sonra hayat nehri bu seddi yıktı. Yıkamadığı bir kaç yerde de onu kenara çektirdi. İşte laiklik bu kenara çektirme işinden başka bir şey değildir.

“Tabiatta boşluk olmaz” ilkesi gereği din, gündemden çıkınca toplumda dinin otoritesini almaya çalışan dört fikir akımı ortaya çıktı:

a) Materyalizm.. b) İspirtizm.. c) Naturalizm.. d) Bilimle dini, madde ile manayı, ruh ile bedeni bir gören ve onları birleştiren gerçekçiler veya gerçeği arayanlar. Bu yolda başarılı olmayanlar ise nihilist oldu.

Bilindiği gibi; 150-200 yıl boyunca Avrupa'da ortaya çıkan bütün akımlar şöyle veya böyle Osmanlı topraklarında bir yansıma buluyordu. Evet, bizde de bu dört akımın temsilcileri yüz elli yıldır var. 130 yıl önce, Osmanlı topraklarına giren materyalizme cevap vermeye çalışan Ahmed Midhad Efendi bu dört akımı Osmanlıca isimleriyle şöyle zikrediyor:

a) Maddiyun.. b) Ruhaniyyun.. c) Tabiiyyun.. d) Hakikiyyun.

Üstad Bediüzzaman gençliğinde özellikle İstanbul’a geldikten sonra bu akımlarla tanıştı. Ve hakikiyyun grubu içinde yerini aldı. Çünkü materyalizmde hiçbir değer kalmıyor. Ruhanilik hayattan ve ilimlerden kopukluk getiriyor. Tabiatçılık bir miktar bilimsel gitse de dini değerleri, ulûhiyeti ve ahireti inkâr ettiğinden sakat ve yarım yol olarak kalıyor.

Üstad Bediüzzaman, Kızıl Îcaz mantık kitabında şöyle özet, güzel, ontolojik bir izah veriyor:

“Eşyanın içyapısına mahiyet denilir. Çünkü bir şeyin içyapısı onun özünü oluşturduğundan, o şey için söylenilen o nedir? (ma hiye?) sorusuna verilen cevap, o şeyin özünü gösterdiğinden öze mahiyet denilmiştir. Hüviyet de bir şeyin dış görünüşü demektir. Çünkü kimdir o? (men hüve?) sorusuna onun dış görünüşü demek olan hüviyetiyle cevap verilir. Ve mahiyet artı hüviyet eşittir hakikat.

İşte dinin özellikle İslamiyetin mucizeliği ve başarısı bu bütünlüktedir. Ve onun için Üstad Risalelerde binden fazla hakikat ve ehl-i hakikat tabirini kullanıyor. İlmi esas alan Mevlana gibi zatlara ehl-i hakikat derken, Kilise erbabına Ruhani Hiristiyanlar ismini veriyor. Hayat ve iman âlemindeki hakikatin tam tarifi şudur: Din ile ilim, ruh ile beden, dünya ile ahiret, zahir ile batın gerçekte birdirler. Farklılıklar, sadece nisbi, göreceli ve lokaldir.

Tahminime göre bugün Müslümanların ve Nur Cemaatinin en büyük sıkıntısı bu bütünlük ve birliği zihinlerinde, hayatlarında ve yayınlarında kuramayışlarıdır. Evet, eğer Müslümanlar, bu birliği öğrenip hayata hâkim kılmazlarsa Kilisenin başına gelenler, onların da başına gelir. Zaten Avrupa’nın biz Müslümanlara laikliği dayatmasının ve dinsizlik akımlarını desteklemesinin en birinci sebebi, bizim bu perişaniyetimizdir. Evet, beşer zulmeder, fakat kader adalet eder.

Çünkü biz İslamiyetin en temel vasfı olan birliği ve tevhidi yaşamıyoruz. Değerlerimizi sadece sloganlarda bırakıyoruz. Asr-ı Saadetin zihniyetinden ve hayat anlayışından koptuğumuz gibi; bu asrın modern bilimlerine de ayak uyduramıyoruz. Resmen Ortaçağın skolâstik anlayışlarını bu asrın aydın insanlarına dayatıyoruz.

İslamiyetin ikinci asrına kadar mahiyet, hüviyet ve hakikat deyimleri kullanılmıyordu. Yunan Felsefesi Arapça’ya tercüme edildikten sonra bu tabirler İslamlaştırıldı. Bu kelimelerin yerine zahir, batın, tevhid veya hakk deyimleri vardı. Bazen de islam ve hanif kelimeleri bu bütünlük ve birlik manasında kullanılıyordu. Ki sırat-ı müstakim ve tevhid manasında olan bu çizginin diğer iki ucu ise, zahiriliği ve şeriatı esas alan Yahudilik ile ruhu ve özü esas alan Hıristiyanlık idi.

Üstad birçok yerde “Hakikati bulamayanlar, sofestai ve abesiyyun (absürtçüler) fırkasına dâhil olmak zorunda kalacaklarını” söylüyor. Nitekim bu çağımızda dindarların da aşırı derecede dünyacı olmalarının sebebi, samimiyetsizlik veya hıyanet değildir. Hayatın, ilimlerin ve bütün varlığın ruhu ve bilinci olan bu canlı birlik hakikatini bilemeyişleri veya onu yaşamayı beceremeyişleridir.

Cenab-ı Hak, hepimizi ehl-i hakikat yapsın. Âmin.



[1] Risale Akademi ve Risale Haber Muhakemat kitabı üzerine seminerler düzenleyecekleri için benden Muhakemat hakkında bir yazı istediler. Ben de bu sipariş üzerine bu çalışmayı kaleme aldım. Demek başkası, başka bir garaz aramasın. Evet, üslubum net ve sert olduğundan bazıları bir saldırı varmış gibi sanıyor. Hâlbuki insanları aydınlatmak ve imana hizmet etmekten başka hiçbir amacım olmadığı gibi; ne maddi ne manevi hiçbir beklentim de yoktur.

[2] Evet, çağların farkını bilmeyenler, Fahreddin-i Razi veya İbn Sina gibi dâhilerin, bugünkü çocukların dahi yapmayacağı hataları nasıl yaptıklarını anlayamaz. Onların o çocuksu hatalarını “ilim imiş, din imiş” gibi koynunda ve kalbinde saklar, çağdışı kalır, hayattan selekte olup gider.

[3] 8. Mukaddimede Ortaçağdan kalma kırk tane hastalık anlatılıyor. Bunların içinde en çok hakikati imha eden şudur: Başkası yanlış yolda olduğuna göre; demek ben doğru yoldayım. Başkası eksik olduğuna göre; demek ben mükemmelim… İşte bu kopuk ve kısır kıyas, hakikati gösteremiyor. Çünkü başkasının yanlış yolda olması, senin doğru yolda olduğuna asla delil olmadığı gibi; başkasının eksik olması da seni mükemmel yapmıyor. Ve çünkü sen bu sözü kullandığından dolayı sana bakıyoruz: Sen aklı ve mantığı dışladığın ve hissi gittiğin için, değil doğru yolda olmak; insanlıktan bile çıkmışsın.

[4] Burada İslamiyet ilim ve medeniyet dini olduğundan ilim ve medeniyetin egemen olduğu bu asırda İslamiyet bütün dinlerden daha şanslıdır, deniliyor. Fakat Üstad başka bir risalede:  Eğer Müslümanlar kızıp fen ve medeniyeti ihmal ederse; başkaları kurnazlık yapıp fen ve medeniyete sahip çıkacaktır, o iki silah ile Müslümanları imha edecektir, diyor.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum