1. HABERLER

  2. ÖZEL

  3. Merkeze yerleşmek için Nakşibendilik ve Risale-i Nur’a saldırıyorlar
Merkeze yerleşmek için Nakşibendilik ve Risale-i Nur’a saldırıyorlar

Merkeze yerleşmek için Nakşibendilik ve Risale-i Nur’a saldırıyorlar

Metin Karabaşoğlu ile yapılan röportaj serisinin dördüncü bölümü…

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Röportaj: Şener Boztaş (Alternatif Bakış-TV 111)

BEDİÜZZAMAN’A BUNU SÖYLEMEK İÇİN İNSANIN YA APTAL, YA AHMAK VEYA AHLAKSIZ OLMASI LAZIM

Bu bölümde ve devamında Risale-i Nur’a yöneltilen eleştirileri ve tenkitleri başlıklar halinde değerlendirmeye gayret edeceğiz. Fikir meydanına çıkmış, eser yazmış, ortaya koymuş Bediüzzaman son zamanlarda yoğun bir eleştiriye maruz kaldığı. Bu tenkitler geriye doğru baktığımızda nereye dayanıyor? Nasıl bir zemine dayanıyor?

Bir kere en başta tarihsel kökenine de girmeden önce şunu söyleyeyim: Mesela Karl Popper’ın Marksizm’e getirdiği bir eleştiri vardır. Popper’dan önce de Marksizm’e eleştiriler getirilmiştir ama en güçlü eleştiri Karl Popper’ın eleştirisidir. Çünkü dayandığı temel tarihselciliği, toplumsal olayları, deterministtik bir şekilde okumasıdır. Belli olaylar, belli sonuçları doğurur. Bu sabit bir gerçekliktir diye sunması var. Bunun sorunlu olduğu üzerinden gidiyor. Diğerleri daha kıyıdan köşeden şeyler.

Risale-i Nur üzerine üretilen, Bediüzzaman hayattayken üretilen, Bediüzzaman vefat ettikten sonra özellikle 60-65 arası o yoğun saldırı döneminde üretilen -ki bugün söylenenler hepsi aynı şeyin birbirinin tekrarı mahiyetinde- bunların içerisinde bir kere Risale-i Nur’un özüne, esasına dönük hiçbir şey yok.

Risale-i Nur’daki en merkezi eser hangisi? Sözler. Birinci Sözden başlar. “Bismillah her hayrın başıdır” diye başlıyor Bediüzzaman. Ondan sonra verdiği dersler. Misal 9. Söz namazın beş vakte tahsisinin hikmeti. Niye günde beş vakit namaz? O vakitler için harikuladedir. 10. Söz gelir Haşir bahsi. Haşrin öldükten sonra maddeten bedeniyle dirilişin izahı, ispatı. Gider böyle 11, 12 . Söze. Güya Kur’an’a dikkat etmiyormuşuz da bilmem ne! Eleştirenler, 12. Sözü, 13. Sözü okusa veya bir 10. Sözden sadece haşir risalesini, Rum suresinin 50. ayetinden aldığı dersle haşir risalesini okusa, utanır.

metinkarabasoglu2.jpgAleyhte konuşanların büyük çoğunluğunda bir kere tam bir cehalet var. Risale-i Nur’u okumamışlar zaten. Kalan az bir kısmı da hata aramak üzere okumuş. Ki bunlar mesela isim vermeyeceğim. Meşhur kişiler. Bu kafayla okuduktan sonra dünyada her şeyde arıza bulurlar. Ve bu kafa bir adım ileri gittiğinde Vehhabi olur, üç adım ileri gittiğinde El Kaideci olur, beş adım ileri gittiğinde IŞID’ci olur. Çünkü düz. Bir sözün bir asıl muradı vardır, telmihler vardır, mecazlar vardır, remizler vardır, işaretler vardır. Koca edebiyat, koca insanlık tarihi boyunca şiir, roman, hikâye bütün bunlar, bunun üzerine dayalıdır.

Sözü bütününden koparıp “ne, niye, nasıl söylenmiş”i göz ardı ediyorlar. Misal, Bediüzzaman’ın meşhur o Eddai şiiri. “Said’den yetmiş dokuz emvat baasam alama.” Hayat serüveni olarak bakıyor. 79 yaşında her bir sene geçmiş, baksan hani 30 yaşındaki Said’i bulabilir misin? Yok, gitmiş. 15 yaşındaki gitmiş 5 yaşındaki gitmiş, 49 yaşındaki gitmiş. Burada muazzam bir tefekkür var. Hayat akıp gidiyor. Geçen seneyi geri getiremiyorsun. Burada dünya hayatının faniliği üzerine bir tefekkürü alıp -isim vermeyeceğim- dar kafalılıkta zirve yapmış profesör unvanlı biri “Bediüzzaman reenkarnasyona inanıyor” diye açıklama yapıyor. Bunu söylemek için insanın ya aptal, ya ahmak veya ahlaksız olması lazım.

Bunun gibi böyle hata aramak için odaklanmış ve okuduğunu anlamaktan aciz. Ama sürekli kötüye yormaya odaklı bir şey. Hâlbuki zaten bu insanlar sadece Bediüzzaman’a söylemiyorlar aynısını. İmam-ı Azam’a da söyler, İmam-ı Rabbani’ye de söyler, Mevlana’ya da söyler. O kafaya göre kendisi gibi düşünen dışında Müslüman, sapmamış insan bulması zaten mümkün değil bu kafanın kendisinde arıza var. Buna karşı Ehl-i Sünnetin geneliyle zaten sorunludurlar.

TEKFİRCİLİK HASTALIĞI EL KAİDE VE DAİŞ’E YOL AÇTI

Ehl-i Sünnet ise nedir? “Tevil varsa tekfir yoktur” temel bir ilkedir. Bir söz duydun. Bediüzzaman bunu nasıl izah eder? Muhitin Arabi’ye bazıları tekfire kalkmışlar bazı sözlerinden dolayı. Ne diyor? “Bazen kelam küfür gözükür sahibi kâfir olmaz.” Hani sen sözün zahir anlamıyla bakarsan bu söz sakat dersin. Evet, zahiri anlamıyla sakattır ama dönüp bakarsın bu adam bu sözü bu anlamda mı söylemiş? Başka bir anlamı olabilir mi? Adamın hayatına bakarsın, eserinin bütününe bakarsın. Dersin “benim anladığım anlamda söylememiş olması gerekir.” Ne anlamda söylemiş olabilir? Şu anlamda söylemiş olabilir. Bu anlamda söylenince bu sözden küfür çıkıyor mu? Çıkmıyor. Dolayısıyla bu adam kâfirdir diyemezsin. Kâfirdir diyebilmen için küfür gözüken bir sözü, küfür kastederek bir kişinin söylemesi gerekir. Ki Bediüzzaman bunu da fıkhi ölçüler dahilinde Sünuhat’ta açıklar. “Tekfire cüret edenler iyi düşünsünler” diye uyarır.

Bu o genel tekfircilik hastalığı. Ki bu tekfircilik hastalığının nelere yol açtığını işte El Kaide, DAİŞ’in her iki yapının Afganistan’dan Suriye, Irak’a ta Libya’ya ümmete yaşattıkları üzerinden görüyoruz. Öbür taraftan bir başka tekfirci dil üreten kendisi gibi düşünmeyene Yezid, Firavun vs. diyen yapının Pensilvanya’dan düğmesine basılan yapının Müslümanların üzerine bomba yağdırabilmesinden, kurşun yağdırabilmesinden anlıyoruz. Tekfirciliğin tehlikelerini görüyoruz. Böyle bir şey var. Ya hiç okumamışlar veya tekfir etmek, tadlil etmek, ille kötüye yormak, ille yanlış anlamak niyetiyle okumuşlar.

Halbuki aklı olan, insafı olan ve izanı olan önce bir kere okur. Kişiye ait söz hayatın ve eserinin bütününü içerisinde anlaşılır. Mesela dün akşam yaşadığım bir şey var. Kendince bir cümleyi okuyor adam. Önünü sonunu anlamadan “bu, bu manaya geliyor” diye kendi iddiasıyla hiç izahı mümkün değil. Hâlbuki sayfayı çevirdiğinde o sözü o şekilde yorumlamanın insanı ne kadar maskara yaptığını görecek. Biraz kafasını çalıştırabilse… Ama maksat o sözü niye söylemiş, anlamak değil ki. Önce öldürmeyi, manen öldürmeyi, dalaletle, küfürle, ihanetle itham etmeyi kafanıza koymuşsunuz. Sırf derdiniz anlamak değil. Derdiniz suçlamak, mahkûm etmek hatta tadlil ve tekfir etmek.

“Bana öyle bir söz söyleyin ki siz onunla asmayayım” diye Napolyon’a atıfla söylenen bir söz var. O meşhur hani “bana ördek dedin” hikâyesi gibi. Adam “hava bulutlu” diyor. “Bana ördek dedin, hadi göstereyim gününü” diyor. Evet yaparsın. Burada böyle bir şey var. Halbuki Popper’ın öğrettiği bu analiz yapılırken şöyle söylenir. Bir düşünceyi sorunlu görüyorsan ana omurgası ile değerlendirirsin. Risale-i Nur’un ana omurgası ortada. Tevhitle ilgili söyledikleri, hakaiki imaniye ile ilgili söyledikleri, Esmaü’l-Hüsna ile ilgili söyledikleri, Kur’an’ın kelamullah oluşu, Efendimizin (asm) risaletiyle ilgili söyledikleri ortada.

BEDİÜZZAMAN İSABET Mİ EDİYOR, SAPTIRIYOR MU? BAŞLASINLAR BİRİNCİ SÖZDEN İTİBAREN OKUMAYA

Risale-i Nur’un dört esas konusu var değil mi?

Evet. Tevhit, haşir, nübüvvet, adalet. İbadet de adaletin içerisinde. Niye? Çünkü adalet hakkı sahibine vermekse alemlerin Rabbine karşı adalet neyi gerektirir? Alemlerin Rabbine kul olmayı ve ondan başka hiç kimseye kul olmamayı gerektirir.

Risale-i Nur’un omurgasını bunlar oluşturuyor

Evet. Bediüzzaman, tevhit, nübüvvet ki kelamullah ve melaike manasında nübüvvetin zaten olmazsa olmazı, çünkü peygambere vahiy geliyor. Vahyi melek getiriyor ilaahir. O nübüvvet hakikatinin içinde Allah’a iman, kitabullaha iman, melaikeye iman, nübüvvete iman içinde mevcut zaten. Tevhit, haşir, nübüvvet, adalet. Ki ibadet adaletin bir lazımı.

Şimdi bu dört temel üzerine Bediüzzaman ne söylüyor? Yamuk mu söylüyor, isabet mi ediyor, saptırıyor mu? İşte başlasınlar Birinci Sözden itibaren. Sözlerin sonuna kadar bitirsinler. Mektubat’a daha gelmelerine gerek yok. Sözlerin tamamını okuyup ondan sonra buyursunlar bakayım Bediüzzaman’da bir sapkınlık iddia etmeye hala cesaretleri varsa, tamam.

Biraz da lügat çalışmaları lazım

Tabii lügat çalışmaları lazım, kavram çalışmaları lazım. Bir de sözden anlama gibi bir insani yetenek edinmeleri lazım. Çünkü insaf bir vicdani özeliktir. Şunu dese bir insan “Bediüzzaman’ın iman hizmeti ortada. Hakaiki imaniye noktasında ortaya koyduğu eser ortada. 19. Sözde Efendimiz aleyhissalatu vesselam’ın risaletini, 11. Lem’ada Efendimiz aleyhissalatu vesselamın sünnetinin vazgeçilmezliğine dair izahı ortada. 9. Sözde namazın beş vakit olarak tahsisini Cenab-ı Hak tarafından izahı harikulade. 10. Sözdeki haşirin ispatı için ortaya koyduğu emekten Allah ebeden razı olsun. 12. Sözde, 13. Sözde Kur’an hele ki 25. Sözde. Kur’an’ın mucizeliğini anlamak için hakikatini ispat için önümüze koyduğu ölçülerden Allah ebeden razı olsun. Ama şu noktada ben Bediüzzaman’a katılmıyorum, şu noktada farklı düşünüyorum” Eyvallah. Yiğidi öldür hakkını yeme diyor ya. Önce, bir kere Bediüzzaman bir iman kahramanı.

SAİD NURSİ’YE HAKARET EDENLERİN ÇOĞUNDA PAPAĞANLIK VAR

Hakkını teslim etmesini de bir kenara bırakalım şu dili kullanılsa yine iyi: “Burada böyle demiş ama ben burada buna katılmıyorum, ben farklı düşünüyorum şöyle düşünüyorum.”

Otururuz konuşuruz. Kardeşim hangi dil, nerede takıldık? Evet, öyle de anlaşılabilir ama Risalenin bütünü içerisinde o sözünü böyle anlıyorum. Ve Nur Talebeleri de böyle anlarlar. “Yok, ben biriyle şey yaptım da o böyle anlamıyor böyle anlıyor. Bu bana sorunlu geldi.” Haklısınız. Buradan bu mana çıkmaz ama uyaralım o arkadaşımızı. Böyle anlamasın. Çünkü Bediüzzaman’ın istemediği, murat etmediği bir anlam. Bu müzakerelere, bu tarz yapıcı tenkitlere biz her zaman açık olalım. Bunda bir sorun yok. Ama hayatını imana adamış, iman hakikatlerinin izah ve ispatı için ömür ortaya koymuş, o hakikatleri anlatmasına karşı çıkanlara, devlet gücünü kullanan insanlarla karşı karşıya gelmeyi, idam talepleriyle yargılanmayı, her türlü işkenceye maruz kalmayı göze almış bir insan. Önce bir takdir edersin. Eserindeki ana omurgadaki isabeti de taktir edersin. Ondan sonra takıldığın yer varsa müzakereye açarsın.

metinkarabasoglu3.jpgŞimdi bir kere bu yok. Zaten bir okuma yok. Ağırlıklı olarak bir şey var. Tabiri caiz görün. Bir papağanlık var. Bu papağanlık da esasen 27 Mayıs ihtilalcilerinin, proje ilahiyatçılarının -onların çoğu da Ankara ilahiyat kökenli- o günün şartlarında doktora yapan isimler var. Alnı beş vakit secdeye değmeyen insanların Kemalistliğin müseccel insanları. Ankara ilahiyatın da nasıl bir proje olduğu biliyoruz. Onların ürettiği anlamaktan maksat anlamak değil fitne üretmek, itham üretmek, kara propaganda üretmek. Bugün alnı secdeye değen bazı insanlar tarafından şu veya bu hesapla papağan gibi tekrarlanması bir kere kabul edilemez. Mazur görülemez.

BEDİÜZZAMAN EN BAŞTA KENDİ KENDİNİ ELEŞTİRİR

Eleştiriye dair bir şey görebilir mi? Görebilir. Görmezsin demiyoruz. Bediüzzaman “Ben dokunulmazım, ben hiç hata yapmam“ diyor mu? Hayır. “Putlaştırıyorlar” diyorlar ya. “Ben layuhti değilim” diyen bir insan nasıl put olabilir. “Beni hatasız zannetmek hatadır” diyen bir insan. “Beni beğenmiyorum beni beğenenleri de beğenmiyorum” diyen, şahsına pozisyon, makam verenleri kabul etmeyen bir insan. “Benim sözümü de ben dedim diye kabul etmeyiniz. Mihenge vurmadan almayınız. Belki ben müfsidim. Ben bilmeden ifsad ediyorum. Dikkatli olunuz” diyen bir insan. Bediüzzaman olarak anıldığı bir dönemde Eski Said dönemi diye tanımlayıp bir manevi yolculukla yeni bir evreden bahseden bir adam. Dolayısıyla kendi hayatı üzerine zaten eleştirel bir okuma imkânını en başta kendisi okuyucusunun ve talebesinin önüne koyan bir insan. Putlaştırmak, ne kadar çirkin, ne kadar ağır bir itham!

Bir Müslüman alim için bir Müslümanın onu putlaştırdığını söylemek sofistike bir şekilde onu tekfir etmektir. İmanına ilişmektir. Bir Müslümana hak etmediği bir söz söyleyenin akıbetine dair eğer tevbe ve istiğfar etmezse ve helallik almazsa telafi etmezse o hatasını akıbetine dair hadisler var. Hadislere zaten inanmayanları bağlamaz. Böyle tipler var biliyorsunuz. Ama hadise bir kere inananlar dikkat etsinler.

SAİD NURSİ’Yİ PEYGAMBERLİKLE SUÇLAYAN MÜFTÜ DİNSİZ OLDU

Bununla ilgili bir örnek söyleyebilirim. Mesela 27 Mayıs ilahiyatçılarının oluşturduğu proje dahilinde devlet destekli Risale-i Nur’u karalama, güya itikadi açıdan problemli görme dahilinde alçakça yazılmış bir kitap var. İsmini söyleyeyim mi? “Sahte Peygamber Said-i Nursi ve Nurculuk.” Alçakça bir kitap. Bu kitabın yazarı bir müftü. Ankara Altındağ müftüsü. İsmini biliyor musunuz? Turan Dursun. 19. Söz Risalet-i Ahmediye risalesi. Efendimizin risaletinin hakikati üzerine ve ona her açıdan tabi olmanın hakikati üzerine. 19. Mektup Mucizat-ı Kuraniye risalesi, 31. Söz miraç risalesi. 11. Lema sünneti seniyye risalesi, 4. Lema gene bu defa sünneti seniyye ve ehli beytle ilgili. Daha diğerlerini saymıyorum. Şuaat-ı Marifetü’n-Nebi. Eski Said’den Yeni Said’e geçerken yazdığı.

Bunlar doğrudan Efendimiz aleyhissalatu vesselam, onun risaleti, onun bizim müminler olarak hayatımızda, tefekkürümüzde, imanımızda, marifetimizde, iman taliminde, amelimizde, vazgeçilmezliği olmazsa olmazlığı üzerine bu risaleleri yazmış. Ayrıca bütün risalelerinde zaten Peygamberimiz aleyhisselama atıfları bir tarafa, doğrudan bu risalelerin tamamı Efendimiz aleyhissalatu vesselama adanmış risaleler. Bu risaleleri yazan bir adama “Sahte Peygamber Said-i Nursi Ve Nurculuk” diye alçakça bir kitap yazan kişi Turan Dursun. Sonra nasıl görüyoruz? Altındağ müftüsü olarak bunu yazıyor. Sonra mürted, dinsiz, İslam’ı küfür dolu kitaplar yazan bir alçak olarak görüyoruz. İbret olsun işte.

Onun hayatı bir örnektir. Bir Müslümana hak etmediği bir ithamda bulunan kişinin akıbeti nasıl olur. Turan Dursun’un 64’te yazdığı 80’lerde Doğu Perinçek denen dinsiz ekip liderinin organlarında, yayın evinde yazdıkları. Bir baksalar 20 senelik akıbete bir baksınlar, dönüp bir kere kendileri için korksunlar.

İFTİRALARIN MAKSADI İNSANLARI RİSALE-İ NUR’A YABANCILAŞTIRMAK

Tabi burada şu soru da akla geliyor. Evet, Bediüzzaman kendisini böyle tanımlıyor. Bir yanılmazlık gibi bir iddiası yok. Eleştirilere karşı savunma yapıyoruz. Bunu neden yapıyoruz? Bir hakikatin hatırı var. Onu muhafaza etmemiz lazım

Adam mesela iftira ediyor. “Bediüzzaman Abdülhamit’e kâfir dedi” diye. Şimdi ne diyeceğiz? Demiş olabilir mi diyeceğiz? Yalan, süzme yalan, süzme iftira. Anlatabiliyor muyum? Tekfire dair o kadar uyarı yapan Bediüzzaman. Bediüzzaman tekfir hastalığına  karşı ne kadar çok uyarıyor. “Diyebilirsin” mi diyeceğiz? Bu alçakça bir iftiradır mı diyeceğiz? Elbette ki hakkın hatırını savunacağız.

İkincisi de bu tür iftiraların maksadı Risale-i Nur’a yabancılaştırmak

Ne oldu ellerine ne geçti?

Bu toplumun, bu ümmetin, bu cemiyetin iman selameti için bu eserlere ihtiyaç var. Ama bu hürmeti kırmaya çalışıyorlar

Senin, iman kalesinin bekçilerini yıktın da ne elde edeceksin? Birileri kendi şeyhlerinin güya Bediüzzaman’la olan problemi üzerinden, İslami terbiye ve ahlakla uymayan iftiralarla güya saldırmaya kalkıyorlar. Buna karşılık bizim üstadımızdan aldığımız bir ders var. O şeyh efendi evet, üstadımızla bir kavgası olmuştur ama diğer taraftan kendi yoluyla, hizmetiyle insanların hidayetine vesile olmuştur. Biz onun için kötü söz söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz. Söylediğimizde Üstadımızdan aldığımız ahlaka uygun davranmamış oluruz. Evet, bir itirazı varsa, itiraza cevap veririz. Ama o şeyh efendinin hürmetini, hizmetini kıracak bir şekilde konuşamayız. Çünkü o iman kalesinin mücahitlerinden, bahadırlarından biri.

ÜSTADIMIZDAN ÖĞRENDİĞİMİZ ELEŞTİRİ ADABI VE USULÜ

Bediüzzaman da bizzat bunu bize öğretiyor. “O hürmeti kırmayın diyor” açık açık

Bu temel bir şey. Ama karşılığında ne görüyoruz. Bediüzzaman’ı indir, Mehmet Akif’i indir, şunu indir, bunu indir. Bazıları burada kalmıyor. Radikal İslam adına Türkiye’de hiç de hayırlı şeyler yapmadığını düşündüğüm biri Mevlana’yı tekfir etmek için dergisinde neler yayınladı? Mevlana’dan daha ne olsun? Mevlana hala Mevlana. Ölümünün üzerinden 800 sene geçmiş hala Mevlana okuyup hidayet bulunlar var dünyanın her tarafında. Eksik anlıyorlarsa söyle. Yanlış bulduğun bir şey varsa söyle. Ne arıyorsun Mevlana’da? Öbürü Gazali’yi sevmez beriki İmam-ı Rabbaniyi beriki bütün mezhep imamlarını, başkası hadis imamlarını. Ne arıyorsunuz bunlarda? Bunları yıktığınızda ne olacak? Bu başlı başına bir problem.

Üstadımızdan aldığımız bir ders... İmam-ı Rabbani’nin mesela Hz. Yakup Hz. Yusuf kıssasıyla ilgili. Aşk mıdır, şefkat midir, oradaki muhabbetin izahı nedir? Orada Üstadım dediği ki Şah-ı Geylani, İmam-ı Rabbani ve İmam Gazali, Üstad için onun manevi dönüşümündeki en önemli isimlerdendir. O noktada onun Eski Said’den Yeni Said’e dönüşümdeki en büyük mürşitlerden biri olarak İmam Rabbani, ona olan hürmetini zayi etmeden o noktada farklı düşündüğünü söylüyor. Bir adap, bir usul öğretiliyor bize.

Şimdi Bediüzzaman olsun başkası olsun hayatıyla, eseriyle Allah’ın dinine hizmet etmiş, insanların hidayetine vesile olmuş kişilerle her noktada aynı düşünmeyebiliriz. Bazı yorumları veya yaklaşımları veya izahları bize hatalı ve yanlış gelebilir. Ya biz anlamadığımız için veya gerçekten o noktada hata etmiş de olabilir. Ama bir kere usul, üslup, ahlak, insaf, adap, edep önce hizmetlerini ve kıymetlerini taktir etmeyi ondan sonra “şu noktada ben farklı düşünüyorum şu noktada katılmıyorum şu noktada yanlış söylediğini, yaptığını düşünüyorum” demeyi gerektirir.

YIKMAK VAR YAPMAK YOK!

Tam bir usulsüzlük var. Yıkmak var yapamamak var. Ki İslam tarihinin son yüzyılı Vehhabilikten başlayarak alalım, daha geçmişi de var bu haricilik vs. bir yığın böyle akımlar var. Güya Müslümanların mevcut halini beğenmeyip yıkıcı bir dil kullanan, dilden öte eyleme girişen, yıkıcı eyleme girişen ama yıkıp da yapamayan, her şeyi mahveden, berbat eden nice tecrübeyle dolu. Yapıcı olalım, eleştirelim. Eleştirmeyelim demiyoruz. Eleştirimiz de yapıcı olsun. Yıkarak bir kere olmaz. Bu değerleri yok ederek, bertaraf ederek kıymetlerini, izzetlerini zayi ederek olmaz. Yok hayır birisi ille böyle yapmak istiyorsa buyursun yapsın. Yapıyor zaten. Ama dünya ahiret sonuçlarına da katlanır. Onu söyleyeyim.

üstadın hayatı içerisinde zaten Risale-i Nur’a karşı eleştiri ve muhalefetten öte husumet anlamında tavırlar olmuş. Ki eleştiri noktasında işte veya muhalefet noktasında Bediüzzaman bize öğrettiği ahlakı az önce ifade ettik. “İlişmeyiniz” diyor. “Siz, yolunuza gidiniz, ona cevabını veriniz ama ilişmeyiniz.” “Madem o işte o kişi ehli imandır hele ki bir mürşitse, bir şeyh efendi, bir alimse kendince şu şekilde hizmet ediyor o hizmetin hatırına elini öpünüz, itirazınızı ifade ediniz ama hürmetini zayi etmeyiniz.” Çünkü onun vesilesiyle hidayet bulunlar var, onun vesilesiyle iman, İslam, ahlak talimi alanlar var. Onların zarar görmesine sebep olursunuz. Biz eleştiriye karşı edepli bir tavır takınmalıyız. Doğru eleştiriyse yararlanalım eleştiriyi yanlış görüyorsak usulünce o eleştirinin yanlış olduğunu söyleyelim.

BU ZAMANIN EN BÜYÜK FARZ-I VAZİFESİ İTTİHAD-I İSLAM’DIR

Muhalefet, Bediüzzaman’ın çok öğrettiği bir şeydir. En başta 24. Söz, en temel risalelerden biri ikinci dal. Veya başka yerlerde izah eder. Mesela Eski Said’den yeni Said’e dönüştüğünde gördüğü en temel problemlerden biri Müslümanların ihtilaf ahlakının hakkını veremeyişidir. Ne diyor Bediüzzaman 1909’da “bu zamanın en büyük farz-ı vazifesi İttihad-ı İslam’dır“ diyor. İttihad-ı İslam’ın olması için ne gerekiyor? Herkesin tek tip mi olması gerekiyor? İhtilafların ortadan mı kalkması gerekiyor? İttihat ne demek? Tek tipleşmek mi? Herkesin Fethullah Gülen gibi düşünmesiyle mi İttihat oluyor, bazıları hani öyle görüyor ya. Hayır, gördüğü şey İttihad-ı İslam’ın temini için de Müslümanların farklılıkları içerisinde beraber olmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Bunun zaten örneği Kur’an ve sünnetin taliminde ve Asr-ı Saadette Efendimiz aleyhissalatu vesselamın sahabeleriyle önümüze koyduğu yaşama örnekliğinde mevcut. İslam tarihinin akışı içerisinde de özellikle ulemanın bize verdiği noktada ehlisünnet aliminin verdiği gene muazzam bir örneklik ve ders var.

Bu çerçeve üzerinden Bediüzzaman’ın, ihtilaf ahlakına sahip olmak üzerine muazzam hassasiyetini görüyoruz. Bunun zirve yaptığı yer. Bunun ontolojik izahında zirve yaptığı yer 24. Sözdür, ikinci dalıdır özellikle. Lahikalarında mektuplarında ise zaten bunun fiili örnekliğini, nasıl uygulanıyor birebir hayattan örnekler ışığında nasıl yaşanır, bu ihtilaf ahlakıyla bunu sunuyor.

MÜSLÜMAN MÜSLÜMANA HUSUMET GÖSTERİR Mİ?

Bu çerçevede yanılmıyorsam Tuluat’ta mesela söylediği bir şeydir. İki veli birbirini naksetmekle kıymetleri zail olmaz. Neden? İki ayrı açıdan bakıyor. Diyelim ki ikisinde Esmaü’l-Hüsna’dan iki ayrı isim galip. Biri Hakim ismi penceresinden bakıyor hadisata, öbürü Vedud ismi penceresinden bakıyor. Biri dolayısıyla aşkta gark olmuş öbürü de o aşkta gark olmuş haldeki tavrını öbürü hikmet terazisiyle tartıyor. Hayır bu teraziye gelmiyor bu mizana uymuyor diyor. Biri veli öbürü kâfir biri hidayet öbürü delalette yapıyor mu? Hayır diyor. Burada iki veli ikisi de veli olduğu halde birbirini naksedebilir görüşleri ve eylemleri. Fakat kıymetten sakıt olmazlar.

Şimdi verdiği bu ders var. Bir eleştiri, muhalefet söz konusu olduğunda bu anlaşılabilir bir şey dolayısıyla. O şu açıdan baktığı için öyle görüyor, öbürü bu açıdan. Tamam izah etmeye çalışırız. O açıdan baktığımızda böyle ama bir de bu boyutuyla bak. O zaman aldığında gene sorun görüyor musunuz dersin. Veya telif etmeye çalışırsın. Bütün bunlar yapılır, ihtilaf ahlakı dahilinde. Ama Allah’ın dinine hizmet etmiş bir kişi, bir iman kahramanı ve onun eserine husumetin izahı yoktur.

Bediüzzaman’a olan husumetin Üstad hayattayken başladığını görüyoruz. Bediüzzaman o husumetin kaynakları üzerine belli şeyler de söylüyor zaten. Bu şaşırtıcı ve sürpriz değil. Eserlerine ve mektuplarına karşı bir dizi husumet görüyoruz. Bir kere din düşmanları bir dindardan, Allah’ın dinine hizmet eden birinden elbette rahatsız olur. Zındıklar, ifsat komitesi filan bunların rahatsız olması zaten izaha gerek yok. Zaten beklenir bir şey. Kâfirin mümine, müfsidin müslihe düşman olması zaten anlaşılır bir şey. Bunu geçtik. Peki, Müslüman Müslümana husumet gösterir mi? Göstermez. Eleştirebilir, ihtilaf edebilir ama bunu bir düşmanlığa çeviremez. Bediüzzaman’ın gene izahı vardır. Nedir? “Muhabbet ve adavet bir kalpte beraber bulunmaz aslıyla.” Niye? Çünkü sevgi ve düşmanlık aydınlık ve karanlık, sıcak ve soğuk gibi birbirinin zıddı şeylerdir. Dolayısıyla kalpte biri asılsa diğeri mecazi hale gelir.

senerboztas_metinkarabasoglu.jpg

SALDIRANLARIN BİRİNCİ GRUBU: ULEMAİSSU

Allah müminleri kardeş olarak tarif ediyor. Ve Efendimiz aleyhissalatu vesselam “kardeşinizi sevmedikçe hakkıyla iman etmiş olmazsınız” diye buyuruyor. Dolayısıyla, Mümin mümini sever ve sevmeli. Eksik görür, kusur görür orada evet. Bunu ifade eder mi? Eder. Ki tenkitle ilgili koyduğu bir ölçüt vardır. Tenkit ya şefkatten ya nefretten gelir. Şefkatten gelmesi niyedir? Bir mümine yakıştıramıyor o hali. Mümini dışlamak niyetiyle değil mümini sevdiği için. Bu o hali ona yakıştıramadığı için tenkit ediyor. Bu şefkattir. O adam filanca diye onu dalaletle, küfürle, şununla, bununla, ahlaksızlıkla itham ediyor. Burada ise dışlayıcılık var. Bu nefretten geldiğine işarettir diyor.

Ama maalesef işte o nefretin akımı içerisine girmiş olup Müslüman olduğu halde Müslümana, Müslüman alime, Müslüman alimlere düşman olabilenler var. Bunların hatta imanlarına laf söyleyebilenler, dalaletle, küfürle itham edebilenler oluyor mu? Oluyor.

Bediüzzaman’ın bu noktada söylediği hep şudur. “Bana olan sözleri, nefsimle imtihana bir sebeptir.” Nefis terbiyesine bir sebeptir. “Ben nefsimin böyle şeylerle imtihan olmasından mutlu oluyorum” diyor. Ta ki nasıl? Kibire düşmesin, azgınlaşmasın. Ama Risale-i Nur Kur’an hakikatlerinin müdafaası için yazılmış. İman hakikatlerinin izah ve ispatı için yazılmış. Kur’an hakikatlerinin dellalı olmak haysiyetiyle bana olan itirazlara veya hücumlara cevap veriyor.

Orada şunu görüyoruz. Ulemaissu. Yani kötü alim. Tek Parti döneminde bakarsak. Kötü alimler bid’aların tasallutu zamanında Kur’an ve sünnet ölçülerinin yerine başkaca ölçülerin hakim kılınmak, yerleştirilmek istendiği bir zamanda bid’aların yayıcısı olan muktedirlere karşı net, mert bir duruş sergileyememişler. Bilakis ya korkuyla ya makam veya başka bir menfaat düşüncesiyle o bid’aların yayıcısı ve yerleştiricisi olan muktedirlerin boyunduruğuna girmişler. İlmini kötüye kullanan ulema. Bunlar Bediüzzaman’a ilişiyorlar. Bunların ilişmesini anlıyoruz. Çünkü sizin o duruşunuza karşı Bediüzzaman’ın o satın alınamamış, teslim olmamış duruşu, vicdani konforunuzu bozuyor, akli konforunuzu, kalbi konforunuzu bozuyor. Psikolojik olarak anlıyoruz buradaki husumetin sebebini.

HAZRETE GELENE KADAR KİMSE DOĞRUYU BİLEMEMİŞ

İkinci olarak Vehhabilik damarıyla, yanlış bir şekilde Selefilik diye ifade ediliyor. Halbuki Selef-i Salihinin koyduğu çizginin müdafi ve taşıyıcısı ehlisünnet alimleri olagelmiştir, ehlisünnet çizgisi olagelmiştir. Yanlış ve haksız bir şekilde Selefilik diye ifade edilen aslında bu unvanı taşımayı hiç hak etmiyorlar böyle bir şey var. Dini bütün inceliklerinden, nüanslarından, derinliğinden, zenginliğinden, genişliğinden mahrum şekilde zahiri düz bir şekilde anlayan ve dinin yorumunu kendi anladığına indirgeyen bir anlayış sahipleri.

İşte sağda solda konuşan bazı ilahiyat profesörü şu bu unvanıyla konuşanların bir kısmı zaten tam da bu inhisarcı bu tekçi, “bir tek ben doğru anladım bugüne kadar yanlış anlaşıldı Bediüzzaman, sapıttı, İmam Rabbani sapıttı, Mevlana zaten öyle, İbn-i Arabi zaten geç, mezhep imamlarının hepsini at bir tarafa” vs. Bu tarzda konuşan kişiler zaten bir tek kendisi doğruyu biliyor. Hazrete gelene kadar kimse doğruyu bilememiş. Böyle bir inhisarcı, tekçi, dinin doğrusunu kendi anladığına indirgeyen insanlar.

Halbuki orada da Bediüzzaman’ın koyduğu muazzam bir ölçü vardır mesela Lemaat’ta. “Her müstait nefsi için içtihat edebilir, teşri edemez.” Şimdi ben şöyle anlıyorum dese benim anladığım budur dese bu şeriatın içinde bunun yeri var. Ama “budur anlaşılması gereken” dediğinde ne oluyor? İçtihat ifade etmekten öte teşri de bulunuyor. Kendi anladığını dinin hükmü diye herkese dayatmaya kabul etmeyeni de bu defa din dışı diye mahkum etmeye çalışıyor. Bu hoyrat bir dil, bu dil Müslümanı dalaletle hatta küfürle itham etme sonucu üretiyor. Bu dil iki adım ileri gittiğinde ne sonuçlar getiriyor IŞID’ın ve Elkaide’nin ümmete yaptıklarını, Müslüman öldürmekten başka bir işleri olmayan IŞID ve Elkaide üzerinden görebiliyoruz.

EHLİSECDE TEKFİR EDİLMEZ

Bu noktada Türkiye’deki mevcut gerilim içerisinde böyle hastalıklı bir tekfirci dilin, tekçi bir dilin maalesef ve maalesef güya meşru iktidarı desteklemek adına kendine bir yan bulma, bir pozisyon bulma çabası içerisinde olduğunu da görüyorum. Bu noktada idarecilerin feraset ve basiret sahibi olması gerekiyor. Geçmişte de ne olmuştu? Hz. Ali, Muaviye ile savaşında haklıydı. Ondan öncesinde Hz. Ali ve Zübeyir’le yaptığı o içtihat savaşında da haklıydı. Ama onun o haklı savaşın içerisini iki arıza kendine güya sakladı. Bir Harici zihniyet, iki onun tam ucu, batıni Gulat zihniyeti. İki uç, haklı ve doğru olan Hz. Ali’nin ordusunun içerisinde kendilerini gizlediler ve ondan sonra biri tutup Hz. Ali’yi kâfir, mürted olarak görüp öldürmeye kadar işi götürdü. Kendine göre Hz. Ali “evet doğru yorum budur” demediği için. Ama bir de iddia şuydu. Allah’ın hükmü onun dedikleriydi. Orada bir tek doğru var bir tek şekilde anlaşılır Kur’an. O da onların anladığı şekilde onların anladığı gibi anlıyorsan Müslümansın. Onların anladığı gibi anlamıyor ve uygulamıyorsan Allah’ın hükmünü çiğniyorsun. Filanın yorumunu çiğnemiyorsun, Allah’ın indirdiğini çiğniyorsun!

Bunu bu bugün daha sofistik bir şekilde uygulayıcısı insanlar biliyoruz. İşte o meşhur “indirilmiş din”, “uydurulmuş din” söylemi. Ben böyle anladığımda uydurulmuş dinin mensubu oluyorum ama o öyle anladığında indirilmiş dinin hükmünü bana söylemiş oluyor. Böyle bir lüksleri var bazılarının. Onlar Allah’ın muradını söylüyorlar biz ise uyduruyoruz.

Bu şekilde tekçi, inhisarcı, dini anlamayı, dinin doğru yorumunu kendi tarzına indirgeyenler var. Bediüzzaman o günün şartlarında “Vehhabilik damarı” diye ifade ediyor. Bediüzzaman bunu söylerken Vehhabiliğe karşı dahi son derece telifçi, son derece mutedil. “İfrat ediyorlar” diyor ama arkasında şöyle bir etki-tepki ilişkisi var diyor. Son tahlilde niyette bir isabetli bir nokta var inşaallah itidal noktasına doğru gelirler diye ifade ediyor. Her açıdan Bediüzzaman’da bunu görürüz. Eleştirisinde dahi ne kadar yapıcı. Dışlayıcı değil. Ehlisecde tekfir edilmez ana ilkesi dahilinde daire içerisinde yorumlayıcı, tadlil edici, dalaletle suçlayıcı değil, dengeli, adaletli noktaya, ifrat ve tefritten uzak muvazene noktasına davet edici bir dili olduğunu görüyoruz.

BEDİÜZZAMAN’IN MERT DURUŞUNDAN RAHATSIZ OLANLAR

Bunun bugünkü uzantıları gene var. Birincisi de var. Ulemaissu, yani moderniteye yani çağın muktedirlerine veya bu ülkenin muktedir ideolojisine teslim olmuş olup Bediüzzaman’ın mert duruşundan rahatsız olanlar. Tekçi, indirgemeci, inhisarcı bir zihniyetle dinin doğrusunu kendi anladıklarına indirgeyenler ikincisi. Üç, enaniyet-i ilmiye. Bu ikisi de bu düzeyde değil. Ama bakıyor ki Bediüzzaman’ın bir etkisi var bir ismi var şöhreti var eseri var. Bunu okuyan beni okumuyor. Bunu okuyan beni okumayı bırakıyor. Dolayısıyla daha okunur hale gelmem için ne yapmam lazım? Ben Bediüzzaman’ın ayarında eser ortaya koyamamışım, koyamıyorum. Ne yapmam lazım? Onun eserinin değerini düşürmeliyim ki yerine ben geçeyim. Bunu Bediüzzaman, enaniyet-i ilmiye diye izah eder. İhlası kıran sebeplerin izahı bahsin devamıdır o malum. 29. Mektubun altıncı kısmının beşinci desisesinde, enaniyet-i ilmiye diye bunu izah eder. Üçüncüsü bu enaniyet-i ilmiye. Kendine bir yer bulma çabası içerisinde ilişenler.

Bir de saf dil ağzı böyle sufiler. Böyle aslında gönül ehli ama Yunus Emre’nin de şikâyet ettiği vardır bir Molla Kasım gelir filan diye. Böyle geniş ve derin düşünmekten uzak. Ne oluyor orada? Üç tane şey gösteriyorsun. Bak bu ne anlama gelir? Bu anlama gelir. Bak ne oluyor bu adam dolayısıyla? İndallah kafir oluyor indallah cehenneme gitti. Bunu zinhar okunmaması lazım mani olunması lazım filan. Orada saf dil özellikle de bu saf dilin içerisinde diğer taraftan kendi mesleğine muhabbeti var. O mesleğin muhabbetini kullanarak farklı bir meşrebi, mesleği rakip düşman olarak görüp veya gösterenin etkisinde kalıp muhalefet edenler diye. Böyle bir sıralama kendi hayatında yaptığını görüyoruz.

Kemalizm’in güdümünde kendisine bir pozisyon biçmiş olanlar var. Enaniyet-i ilmiye dolayısıyla ilişenler var. Bir de grup asabiyeti, taassubuyla güya o kendi mesleklerine revaç bulmak adına Bediüzzaman’a ilişmeye kalkanlar var.

Bütün bunlarla birlikte şunu da söyleyelim. Allah hepsinden razı olsun. Bu ülkede Müslüman omurgayı temsil eden, ana çizginin taşıyıcısı olan unsurların büyük çoğunluğu Bediüzzaman’a hürmet ederler, kendileri ayrı bir meslek, ayrı bir tarz üzere giderler. Ama Bediüzzaman’ın mücahidesine, iman kahramanlarına, eseriyle ortaya koymuş olduğu değere hürmet ederler. Tıpkı bizim onlara göre ayrı bir yolda ayrı bir tarzda Allah’ın dinine hizmet ederken onların kendi meşrepleri, tarikatları, meslekleri içerisinde yapmış oldukları hizmeti takdir ettiğimiz gibi.

NAKŞİBENDİLİK VE RİSALE-İ NUR HAREKETİ TEPEDEN İNME BİR MÜSLÜMANLAŞMA MODELİNİ REDDEDER

Bunu derken de bu dört unsur çoğunluğu temsil ediyor zannedilmesin. Sesleri çok çıkar genelde böyle aşırıların. Genel olarak toplumlarda meseldir bu. Aşırıların sesi çok çıkar ve en kalabalık onlar zannedilir. Hâlbuki çoğunluk sessizdir. Gerektikçe konuşur. Bağırıyor olmak, sesini çok çıkarıyor olmak zaten azınlık olmanın, az olmanın işaretidir. Dolayısıyla da sesi çok çıkanların ümmet yekûnunun veya bu ümmet yekûnunun bu topraklardaki temsilcilerinin büyük çoğunluğunu temsil edildiği sanılmasın. Özgül ağırlıklarına bakıldığında bunların yüzde 5’i 10’u bile temsil ettiklerini söylemek sanırım zor olur.

Biz daha sonraki dönemde şunu görüyoruz. 60’lar 70’lerle birlikte özellikle Pakistan ve Mısır üzerinden bir de Mağrip üzerinden keza farklı şekillerde taşınmış olan devrimciler. Bir de buna Libya yeşil devrimi ekleniyor. Devrimci, üst yapı üzerinden siyasal bir hakimiyet üzerinden Müslümanlaşma projesine sahip olan unsurlar. Risale-i Nur’un bunu açık ve net şekilde reddettiğini biliyoruz.

MERKEZE YERLEŞMEK İÇİN NAKŞİBENDİLİK VE RİSALE-İ NUR HAREKETİNE SALDIRIYORLAR

İslami hizmetlerin ve İslami tavır alışın ana omurgasını temsile eden iki unsur var. Bir Nakşibendilik iki Risale-i Nur hareketi. İkisi de böyle tepeden inme bir  müslümanlaşma modelini reddeder. Burada aslolan insana ulaşmaktır. Akıldan akla, kalpten kalbe bir yol bulmaktır. Ondan sonrası Allah’ın izniyle kendiliğinden gelir. Tepeden inme, dayatma yoluyla Müslümanlaşma, Müslümanlaştırma diye bir şey söz konusu olamaz.

Bu anlamda zaten Risale-i Nur hizmetiyle de uğraşırlar. Sadece Risale-i Nur hizmetiyle uğraşmıyor bazıları. Misal Menzil, Nakşibendiliğin önemli bir kolu. Onunla uğraşan var. Nakşibendiliğin başka kollarıyla uğraşan var. Ehl-i tariklik aynı şekilde hepsi şöyledir böyledir diye saf dışı etmeye çalışanlar var. Niye? Çünkü şunu görüyorlar. Bu yapılar var oldukça biz kenarda kalıyoruz. Biz merkeze yerleşemiyoruz. Merkeze yerleşmek için merkezin bu iki ana sütununu bir kere bertaraf etmeliyiz ki oraya yerleşelim. Bir de böyle bir siyasal saikle, siyasal İslamcı diye tarif ediliyor. Çok hoşuma giden bir tarif değil. Özelde de devrimci bir radikallik denilen o değişik şeylerle sonradan taarruz edenlerin eklendiğini görüyoruz ki bugün gene onunla örnekleri çıkıyor karşımıza. Daha sonra karşımıza çıkan bir beşinci unsur olarak o husumetin içerisinde.

HUSUMET FEDAİSİ OLMAKLA KENDİNİ İDEAL MÜSLÜMAN ZANNEDENLER VAR

Eski Said’in yeni Said’in bütün hayat tecrübesi ortada. Siyasetle ilgili özellikle. Risale-i Nur’da bu husumete karşı cevap mevcut zaten. Bu noktada Risale-i Nur adına Risale-i Nur’un duruşundan bir korkum bir endişem yok. Ama endişem şu olur. Anlamak isteyene ancak anlatabiliyorsunuz. Düşman olmak isteyene nüfuz edemiyorsunuz. Husumetten besleneni muhabbete davet edemiyorsunuz. Risale-i Nur’dan yana endişem yok. Ama husumet fedaisi olmakla kendini ideal Müslüman zannedenler açısından endişem var. İnsafla yaklaşan herkesle, katılmayabilir en ağır eleştiriyi getirebilir orada yeter ki insafı olsun yeter ki anlama niyeti olsun yeter ki kendi tekelinde görmemek olsun meseleyi, o noktada herkesle. Bugün zıt yerde olabiliriz en azından müzakere edip birbirimizi anlayabiliriz. Anlamak istemeyene anlatamayız, husumetten zevk alana muhabbet etmeyi öğretemeyiz. Sorun Risale-i Nur’la ilgili değil. Ama bu ruh hali konusunda endişeliyim. Onu ifade etmek isterim.

“27 MAYIS İLAHİYATÇILARI” DİYE BİR DOKTORA ÇALIŞMASI LAZIM

Ve en temel nokta 27 Mayıs ilahiyatçıları diye bir doktora çalışması lazım bu ülkede. 27 Mayıs sadece bir siyasal mühendislik değil. Bütün bir toplumsal alanı ilgilendiriyor. 1950’de yaşanana karşı devrim diyorlar. Tekrar o “Kemalist asr-ı saadet” dedikleri o tek parti dönemine bütün bir toplumu döndürmek için siyaseti nasıl dizayn etmeliyiz, toplumu nasıl dizayn etmeliyiz, dini algıyı nasıl dizayn etmeliyiz? Burada önümüzdeki engeller neler? Siyasette engel şu, toplumsal alanda şu, dini alanda engeller şu.

metinkarabasoglu6.jpgRisale-i Nur hareketi çok büyük bir engel. Karşı devrimin ana unsurlarından biri kendilerine göre. Adalet Partisi tek başına geldiğinde 1965’te İnönü “beni Nurcular devirdi” diyor. Bu birilerine “saldırın” demek. Aynı Fethullah Gülen gibi sözlerin arasında birilerine talimat veriyor ya bu yeni bir şey değil. İnönü de bunu yapıyordu. 50’lerde de yaptı 60’larda da yaptı. İhtilal şartlarında bu noktada o dini hayatı yeniden düzenleme, Kemalizm açısından tehlike gördükleri, Kemalizm’in tahkimi açısından problem oluşturduğunu düşündürdükleri unsurları bertaraf etme gibi bir şey var.

Ama dindara bunu böyle anlatamazsınız. Dindara nasıl anlatmanız lazım? Sureti haktan görünerek bunu anlatmanız lazım. Ne yapmanız lazım? Neda Armaner diye bir Kemalist “din psikoloğu” bir ilahiyatçı Ankara ilahiyattan işte böyle “nurculuk akımı ne kadar dalaletli bir akım” diye saçma sapan, okumadan, anlamadan bir kitap belki de ısmarlama bir kitap yazdırmanız lazım. Ne yapmanız lazım? Mustafa Sabri Efendi, şeyhülislamdır. Bunu Müslümanlar nezdinde bir itibarı var. Yüz elliliklerden olmuş, bu ülkeyi terke mecbur kalmış, Mısır’da yaşamış hayatının sonraki dönemlerinde kısa bir Trakya hayatından sonra. Mehmet Akif’le orada ayrı muarefeleri var. Güya onun adına “Tuhfetü’r-Reddiyye ala Mezheb-i Saidi’l-Kürdiyye” diye şey yazmanız lazım.

Mustafa Sabri Efendi, şeyhülislam olarak. Ki bak alçaklığı görüyor musunuz? Mustafa Sabri Efendiyi bu ülkede barınamaz hale getiren, yüz ellilikler arasına alan sizsiniz ey Kemalistler. Ondan sonra doğup büyüdüğü, -Tokatlıdır kendisi- diyardan uzaklarda yaşamaya ve ölmeye mahkum ettiğiniz, mecbur ettiğiniz adamın ismini kullanarak güya o yazmış gibi, o yazmış da Arapça, sonra tercüme edilmiş gibi bir şey yayınlıyorsunuz. Tabi maskaralık şöyle ortada Mustafa Sabri Efendi yanılmıyorsam 1957’de vefat ediyor. Orada atıflar var. Bakınız diyor mesela filan kitap basım tarihi 1959. Bu yapılıyor. Nedir? Bunlar hep bir projenin parçası.

TEK PARTİ DÖNEMİ DAHİL HİÇBİR DİYANET İŞLERİ BAŞKANI RİSALE-İ NUR ALEYHİNE BİR BEYANNAME İMZALAMAMIŞTIR

Diyanet işleri başkanına “nurculuk sapkın bir şeydir” filan vs. diye bir şey imzalatılmak isteniyor. Burada şunu da ifade edelim. Tek Parti dönemi dahil Türkiye Cumhuriyet tarihinin hiçbir zaman diliminde hiçbir diyanet işleri başkanı Risale-i Nur aleyhine bir beyanname imzalamamıştır, yayınlamamıştır. Din işleri yüksek kuruluna bu noktada gelen hiçbir şeye mahkemelerden veya başka şeylerden Risale-i Nur aleyhine bir şey yazılmamıştır. Bu noktada da diyanetin o kadar siyasi baskıya maruz kaldığı halde ihtilal şartları ve tek parti şartlarına rağmen Allah onlardan razı olsun. Orada bir mücahedeyi, bir iman kahramanının hukukunu gördükleri ve gözettikleri için. İkincisi diğer taraftan zaten ehli olan okuduğunda Birinci Söz “bismillah her hayrın başıdır” diye birinci cümleden başlayıp okuduğunda zaten hani katılmadığı yerler olabilir ki mesela 48’li yıllar, Afyon Mahkemesinde bazı bilirkişiler “Cifir ebcetler olmasa daha uygun olurdu. Bu biraz sorunlu bir şey” filan demişler. Ama bunu teferruat bir konu olarak alıyor. Özünde, esasında ne diyor? İslam itikadına, ahlakına, ameline aykırı bir şey yoktur. Hayrına faydalı şeylerdir, bahislerdir diye ifade ediyor. Onu da ayrıca belirtelim. Bir teşekkür ve bir hakşinaslık. Onlar bir hakşinaslık yapmışlardır biz de onların hakkını burada zayi etmeyelim.

27 Mayıstan 65’e kadar gelen süreçte böyle bir ekip oluşturulduğunu, diyanet işlerinde bir ekip ki diyanet işleri başkan yardımcılarından birinin o dönemde radyoda da ihtilal şartlarında çıkıp dini sohbetler eden, tamamen Kemalist bir dindarlık pazarlamaya kalkan nasıl oluyorsa Kemalist modern bir dindarlık pazarlayan Saddettin Evrim isminde bir emekli tuğgeneraldir. Düşünebiliyor musunuz? Bir emekli tuğgeneralin diyanet işleri başkan yardımcısı olduğu şartlar.

Ve esasen şimdi açıp diyanet işleri başkanı yapamıyorsunuz. Bu çok sırıtacak. Görünüşte bir tane ilmiyle itibar edilen biri olsun. Biz başkan yardımcısı üzerinden altta işi görelim. Başkanı da o yönetsin ve kontrol etsin. Bundan dolayı Ömer Nasuhi Bilmen çok kısa bir sürede emekliliğini istemiştir. Sekiz-dokuz aylık bir süre içerisinde. Ondan sonra Hasan Hüsnü Erdem bir hadis hocasıdır. Ona yönelik tazyikler olduğunu biliyoruz. Onun o tazyiklerine karşı Risale-i Nur aleyhine Sadettin Evrim’in hazırladığı bir şey var. Diyanetten sorumlu devlet bakanıyla birlikte ona tazyikleri oluyor bu noktada “imzalayınız yayınlayınız” sonra kabul etmiyor sonra istifa ediyor filan. Bunları biliyoruz.

Zaten sonrasında bu defa bu iki ismin devre dışı kaldığı bir sürede bu defa anayasa mahkemesi ki 27 Mayıs’ın bir meyvesidir bu anlamda neye karşı kurulduğu o şartlarda bellidir. Anayasa mahkemesinden emekli bir isim Tevfik Gerçeker diyanet işleri başkanı oluyor. 60 ihtilalinden o güne kadar Yaşar Kutluay’ın önce zeminini hazırladığı, bugün bazı alnı secdeye değen kişilerin kaynak olarak gösterebildikleri ve güya onun üzerinden Risale-i Nur ve Bediüzzaman’a iftira edebildiklerini görüyoruz. Makale denmeye bin şey ister. Başlangıcı o kadar kötü niyetlidir ki. Güya Üstadın hayat hikayesini öyle bir anlatır ki haşa peygamberimizin doğum ve çocukluğunu anlatır gibi anlatıyor. Ne tarihçe-i hayatta ne Bediüzzaman’ın onayıyla yazılmış, talebeleri tarafından yazılmış tarihçede asla yer almayan bir anlatımdır bu. Ama zaten niyet iyi değil. Niyet bir iftira üretip “bak bunlar gördün mü Said-i Nursi’yi peygambere benzetiyorlar” dedirtmek.

Ondan sonra Altındağ müftüsü Turan Dursun o ofsayttan vuran pası alır ve ofsayttan gol yapar. Allah da belasını verir. Mürted olarak ölür. Böyle bir şey içerisinde. Orada üretilmiş Yaşar Kutluay’ın makalesinde görüyorsunuz zaten. İftira dolu öyle bir rezillik ki İslam tarihinde ne kadar sapık mezhep varsa hepsi sanki gelmiş Bediüzzaman’da buluşmuş, Risale-i Nur’da toplanmış. Bu kadar kötü niyetli, bu kadar alçakça, bu kadar rezil bir şeydir. Makale görünümlü şeydir, iftiranamedir o. O ana şeyi oluşturuyor onun üzerinden ilave kitaplar yazıyor Neda Armaner. Diyanet namına 64 yılında yayınlıyorlar. Turan Dursun kendi ismiyle korkuyor önce Doktor Ziya Ersay adına yayınlanıyor.

27 MAYIS İLAHİYATÇILARININ, DİYANET İÇİNDE BİR EKİBİN VE ANKARA İLAHİYAT ORTAKLIĞINDA ÜRETİLEN İFTİRALAR

Gelip bugün papağan gibi tekrarlanan şeylerin çoğu o 27 Mayıs ihtilalinde, 27 Mayıs ilahiyatçılarının diyanet içinde bir ekibin ve Ankara ilahiyat ortaklığında ürettiği iftiraların özetidir. Papağan gibi hala tekrarlıyor birileri. İhtilalci, Kemalist, dindarlıkla problemli belli isimler dindarlık namına yapıyor. 200 sene önce hadisle ve İslami ilimlerle ilgili oryantalistlerin ürettikleri bütün vehim bühtanları bugün ilahiyat fakültelerinde, tekrarlayan ve bunlarla ilahiyat fakültesinde çocukların zihinlerine mahfeden iğdiş, eden şeyler var. 200 sene, 100 sene önce oryantalistin ürettiği söylemin papağanı olmuş ilahiyatçılar nasıl varsa aynı şekilde 50 sene 55 sene önce 27 Mayıs ihtilalcilerinin ürettiği Risale-i Nur ve Said Nursi aleyhine söylemin papağanı olmuş -bu utanç onlara yeter- dindar kişiler var. Allah izan ve insaf nasip etsin. İftira ayetini hatırlayalım. Allah’ın bir aciz kuluna bir kadına iftira atıldı. Ve gelen ayet ne kadar sert bir uyarı yüklüydü. İftirayı üreten de iftirayı yayan da iftira karşısında sessiz kalan da uyarılıyor iftira ayetlerinde. Allah bir kuluna yapılan bir haksızlığı yapanın yanına kar bırakmaz. Onlar adına endişe ederim Risale-i Nur adına değil.

(Devam edecek)

RÖPORTAJIN ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ

Said Nursi’nin talebesi Zübeyir Gündüzalp, F.Gülen’i defalarca uyardı

Bediüzzaman’ın bu uyarısı dindarların kulağına küpe olmalı

Said Nursi ile F.Gülen’i yan yana anmak alçaklıktır 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum