1. YAZARLAR

  2. Ahmet NAS

  3. Kürt Sorununda İslamcıların Kusurları Var mıydı?
Ahmet NAS

Ahmet NAS

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Sorununda İslamcıların Kusurları Var mıydı?

A+A-

Kürt Sorununda İslamcıların Kusurları Var mıydı?

Akif Beki ve Yasin Aktay’ın,‘ Cemal Uşşak’ın diğer dindar gruplar adına açıklama yapmasının doğru olmadığı’nı söylemesi ne anlama gelmektedir? Cemal Uşşak, kendi mahallesini eleştirdiyse, Aktay ve Beki, bundan neden rahatsız oldu?  Akif Beki ve Yasin Aktay, kendi mahallesini eleştirebiliyor mu? Eleştirdiyse, eleştirileri nelerdi? Yoksa Aktay ve Beki, ‘islamcılık, kürt sorununu ta en baştan mı tespit ettiler? Milli görüş çizgisinin Kürt sorununa ilişkin olarak bakışları nasıldır? İslamcılar ve İslamcılığın, kürt sorununun oluşum sürecine katkısı var mıdır? Ve çözüm önerme kabiliyetine sahip midir?

Beki ve Aktay’ın makalelerinde, bu soruların cevabını da bulmak isterdim. Her iki yazar da Cemal Uşşak’ın öz eleştirisini, ‘özeleştirinin kimler adına yapıldığı’na hasretmişlerdir. İslamcıların, kürt sorununa ilişkin olarak nasıl bir tespitte bulunduklarına dair bir ifade, her iki yazarın da yazılarında gözükmemektedir.  Bu yüzden, yukarıdaki soruların cevabını, bu makalelerde maalesef bulamadığımı itiraf etmeliyim.

İslamcıların, Kürt sorununda kusuruna geçmeden önce, İslamcılık kavramının üstündeki pusu dağıtmak gerekir. Öncelikle İslamcılık, irdelenmesi gereken bir kavramdır. Kendilerini dindar olarak tanımlayan herkes İslamcı değildir. İslamcılık, dini anlayışın, ancak devlet iktidarıyla bir anlam ifade ettiğini iddia eden, dünyevi bir düşünce tarzıdır. Bir tür siyasal islam davası güden ideolojik bir yapıdır. Klasik islam düşüncesini bu günkü İslamcı motiflerle süslemek, İslamcılığın, modern bir ideoloji olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Batı emperyalizminin, üzerinde yükseldiği Müslüman ve doğu halklarının, sömürgeciliğe karşı islami uyanışı, Tunaya tarafından ‘islamcılık’ olarak tavsif edilmişti. Ancak, XIX. yüzyılın sonundan başlayarak, günümüze kadar uzanan bir islami gelişme, İslamcılık kavramsallaştıması ile anlaşılabilecek bir konu değildir. Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Hasan Elbenna ve Said Nursi gibi şahsiyetlerin hiçbiri, İslamcılık kavramı ile anlaşılabilecek nitelikte değildir. İslamcılık kisvesi, bu şahsiyetlerin hiçbirisine giydirilemez. Bu kisvenin, İslamcılar tarafından, hiçbir sorgulanmaya tabi tutulmadan giyildiğini/giydirildiğini görmek şaşırtıcıdır.

1960’lı yıllardan sonra, bir siyasi parti ekseninde şekillenen siyasal islamcı düşünce, uzunca bir süre, demokrasi karşıtı bir duruş sergilemişti.Uzun yıllar boyu, bu düşüncenin iktidara gelebileceğine dair inanç zayıflamıştı ki, 28 Şubat sürecinde, iktidar şansını yakaladı. 28 şubat sürecine yol açan bu deneyim, İslamcılığın, kendi düşünce dinamiklerini gözden geçirmek zorunda kalmasına yol açmıştı. Ve iktidardan önce, istibdat sorununu çözmesi gerektiğini öğrenmiş oldu. Bu bakımdan 28 şubat süreci, İslamcı kesimin, demokratlaşmasında önemli bir köşe taşı mesabesindedir.

Bu güne gelindiğinde, Said Nursi’nin risaleleri ve onu takip edenlerin önemli bir çoğunluğu, siyasete mesafe koyarak, dini bir siyaset malzemesi/aracı yapmıyorlardı. Öte taraftan, siyasetle iç içe durup, dini düşünceyi siyasi mekanizmalarla topluma ulaştırmak edenler de siyasetin sihirli değeneğini dinin hizmetinde kullanmak istemekteydiler. Bu her iki duruş,hem geçmişin anlaşılmasında hem de geleceğin şekillenmesinde ve bu arada kürt sorununun da anlaşılmasında rol oynamaktadır.

Dinin siyasete alet edilmesi riskini taşıyan siyasal islam düşüncesi, 28 şubat süreciyle başarısızlığa uğradı. Dinin siyasete alet edilmemesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek olan Said Nursi’nin siyaset felsefesi ise ‘başarı’ şeklinde ortaya çıktı. Buna rağmen, Nursi’nin fikirleri siyaset arenasında çok dile getirilemedi. Bunun en önemli sebebi, Nursi’nin yolunda olduğunu iddia edenlerin önemli bir kısmının, bir partiyi vitrinlerinin en önemli unsuru haline getirmeleridir.

Aslında burada, iki kavramın savaştığını söyleyebiliriz: Sivil islam-siyasal islam. Sivil islamın başarısının çok fazla dile getirilmesi mümkündü.  Ancak, sözünü ettiğim kambur, bu başarıyı gölgede bırakmıştı.

Bu başarı-başarısızlık ikileminden yola çıkarak bakabilirsek, eleştirilerinde, Yasin Aktay’ın ve Akif Beki’nin ne dediği daha iyi anlaşılacaktır. Her iki yazarın da siyasal islam’ın başarısızlığına dair bir öz eleştirisine rastlamıyoruz. Ayrıca yazılanlar, önceden demokrasi karşıtı olup da birden bire nasıl oluyor da demokrat kesilmelerini izah etmiyor. Açıkçası, Beki ve Aktay, Said Nursi’nin siyaset felsefesinin, bu günkü Türkiye ve uluslararası konjonktürde geçerli olduğunu tasdik etmektedirler, ancak bunu, ifade edememektedirler. 

Beki ve Aktay, yazısında Cemal Uşşak’ı eleştirse de kürt sorunu konusunda, kendisi çok şey söylemiyor.Esasen, Beki ve Aktay’ın sözünü ettiği dönemde, Türkiye’deki İslamcıların önemli bir bölümünün Türk milliyetçiliğine yönelik, kollektif bir fikri eleştirisi de olmamıştı.

‘İslamcı’ bir bakışla, ‘milliyetçi’ bir bakış arasında kuşkusuz çok farklılıklar vardır. Ancak bu farklılıklara rağmen, bazı benzerlikleri olduğunu göz ardı edemeyiz. ‘İslamcı’ bir bakışla ‘milliyetçi’ bir bakışın temel benzerliği, ikisinin de idolojik duruşudur.

Birisi, ‘milliyet’i eksene alırken, diğeri, ‘din’i eksene alıyor. Her iki kesimin eksene aldığı kavramlar, zahiren farklı olmasına rağmen içinde ‘biz’i barındırdığından, her ikisi de ‘biz’in egosunu tatmine dönüktür. Bu yüzden biri ‘milliyetçi’ sıfatına layık görülürken, diğeri ‘dinci’ sıfatına layık görülmekte.İkisi de bir tür ‘enaniyet-i neviye’ (cemaatçilik)yapmakta. Biri, ‘milletçi’ iken, öteki, ‘ümmetçi’lik yapmaktadır.

Bunun dışında, milliyetçilik de İslamcılık da siyaset yoluyla, iktidarı hedefler. Her iki güruh da demokratik yolla iktidara gelebilir. Ancak, iktidara geldikten sonra, demokrasi, ikincil derecede kalır. Asılolan kendi iktidarlarıdır. Bu yüzden her iki güruh da iktidara geldikten sonra, istibdadı çok ciddi bir sorun olarak görmez.  II.Abdulhamid’in istibdadına, istibdat demenin zorluğu, her iki gruhta daaşikar olarak görünür. Bu konuda, her ikigruhta da siyasetin bir gereği olarak istibdadın kullanılabileceği, açıktan savunulamazsa bile, zımnen kabul edilmekteydi.

Oysa ki, klasik islamiliteratür, istibdada karşı duran düşünür/alimlerle doludur. Hatta iktidar sahipleri, iktidarı paylaşmak isteseydiler bile, bir çoğu, ilkesel olarak, zalim sultanlarla aynı karede görünmek istememişlerdi. Yukarıda bir vasfını da ‘ideoloji’ olarak ifade ettiğim İslamcılığın, klasik okuldan önemli bir farkı budur. Konunun bir ucu, islam devleti ve şeriat devleti kavramlarına da uzansa da bu yazının sınırlı olan yerinden dolayı, bu konuyu ileriki yazılarımda detaylandırmak istiyorum.

İslamcı bakış aslında, milliyetçi bakışa göre daha evrenselci olması mümkün iken, Türkiye Cumhuriyeti sınırları söz konusu olduğunda, her ikisi de üniter yapıdan taviz vermemekteydi. Bu yüzden,üniterliğinkuşatması ve baskısı altında, kürt dili ve kültürel  yapısı, İslamcılara rağmen asimilasyondan kurtulamamıştı.

İslamcıların, iktidarda olmamasından dolayı bu asimilasyondan sorumlu tutulamayacakları iddiası, doğru olabilir. Ancak bu asimilasyonun meşruiyeti, hemen hemen tüm dini gruplarda yansıma bulmaktadır. İslamcılık, her ne kadar iktidarda değilse bile, İslamcı olmayan diğer dini gruplar gibi onlar da toplum içinde etkindirler ve aktiftirler. Söz gelimi, herhangi bir dernek veya vakıf içinde, kültürel öğeler barındıran davranışlar ne kadar serbest idi? Kendisini kürt olarak kabul eden bir vatandaş, böyle bir dernek veya vakıfta kendisini ifade edebilir miydi edemez miydi?

Bu soruları sorarken, bütün dini grupların bu tür bir yapıda olduğunu söylemek istemiyorum. Ama Türkiye mozayiğinin bir parçası olan İslamcıların,kürt sorunu konusundaki davranışının, genel olarak dindar gruplardan çok da farklı olmadığını ifade etmeye çalışıyorum.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti iktidarının, kürt varlığını yok sayması ve buna göre politikalar gütmesini anlıyoruz. Zira bu, cumhuriyetin kurucu iradesinin geldiği ittihatçılığın bir yansımasıydı.  Ancak, 1950’den ve özellikle 1964’lü yıllardan sonra, içinde kısmen liberalleri ve kısmen de dindar grupları barındıran ‘muhafazakar’ iktidarların, milliyetçilikte, milliyetçi partilerle yarışması da anlaşılır gibi değildi. Bu konuda, Türkiye toplumunun liberal, muhafazakar, Kemalist ve İslamcıların aynı karede görünmeleri ve üniterliği tartışmaya bile açmamaları ilginçti.

Bu güne gelindiğinde, bütün kesimlerin öz eleştiriye başlaması, kürt sorunun çözümüne yönelik küçük bir adım bile olsa, iyi bir adımdır. En azından, ilerideki büyük adımların habercisidir.

NOT: Kurban bayramının, İslam alemine ve bütün insanlığa hidayete vesile olmasını diliyor, Özellikle depremde zor durumda olan kardeşlerimizin ve büyüklerimizin, huzur içinde bir bayram geçirmesini Allahtan niyaz ediyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.