1. HABERLER

  2. ÖZEL

  3. Haydar Baş'ın avaneleri Said Nursi ve Nur talebelerine ahlaksızca saldırıyor
Haydar Baş'ın avaneleri Said Nursi ve Nur talebelerine ahlaksızca saldırıyor

Haydar Baş'ın avaneleri Said Nursi ve Nur talebelerine ahlaksızca saldırıyor

Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerine ahlaksızca, haysızca saldırıyorlar.

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Siyasetçi mi, hoca mı, ilim adamı mı, kemalist mi, şia mı? Ne olduğu belli olmayan Haydar Baş ve avaneleri Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerine ahlaksızca saldırılarını sürdürüyor.

Risale-i Nur'dan cımbızla yaptıkları alıntılar üzerinden hakaret eden ve terbiye sınırlarını aşan Haydar Baş'ın avaneleri iftiralarında boğulacak.

Hemen hemen her gün bir isim saldırırken bugün Yusuf Karaca "Sait Nursi’yi değil imanınızı kurtarın!" başlıklı, Mehmet Emin Koç "Nursî’nin şizofrenik Mehdilik iddiaları" başlıklı yazıları ile ahlaksızca çarpıtma yorumlarını yazdılar.

Adı geçen avaneler cevabı defalarca verilen konuları ısıtıp ısıtıp tekrar gündeme getiriyorlar. Bediüzzaman'ın Kur'an'ın mucizeliğini ve Peygamber Efendimizin (asm) Peygamberliğini anlatan kitapları Vatikan'a göndermesini, savaşta ölen Hıristiyanlarla ilgili ehlisünnetin çizgisini anlatmasını, evlenmemesini, Hacca gitmemesini vs. benzeri konuları ahlaksızca bir üslup ve iftirayla anlatıyorlar.

Bunlara ilaveten Yusuf Karaca adlı avane Bediüzzaman Hazretlerinin kabrinin bilinmemesini "Nursi Vatikan’da yatıyor olabilir" şeklinde yine yalan, yanlış ve ahlaksızca bir iftira ile zihin bulandırmayı amaçlarken "Sait Nursi arka ayağını kaldırmış" ifadesi ile insanlıktan çıktığını gösterdi.

BUNLARA EN İYİ CEVAP TÜKÜRÜKTÜR AMA...

Aslında bu tipler Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin İstanbul'u işgal eden İngiliz Başpapazına verdiği cevabı hakediyor: "Altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hatta bir kelime ile değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum... yüzüne tükürmek lâzım geliyor... tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!"

Ancak onları okuyup da inanana olabilir diye ilgili cevapları yayınlıyoruz:

DİYALOG İLE ALAKALI BEDİÜZZAMAN’A SIÇRATILMAK İSTENEN ÇAMURLARA BELGELERLE CEVAPLAR

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz:

Bir belgesel veya YouTube videosunda, ya cehaletlerinden ya da Nura düşmanlıklarından dolayı, son fitne hadisesini de fırsat bilerek Bediüzzaman ile fitne başı Gülen’i aynı kefeye koyan bazı hezeyanlar yayınlanmıştır. Hata ve yalanlarla dolu bu iddiaları çürütmek bizim vazifemizdir.

Bediüzzaman Hazretleri, Papa’ya mektup falan göndermemiştir. Tam tersine Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğini isbat eden Zülfikar Mecmuası adlı eseriyle tevhidi isbat eyleyen Asay-ı Musa kitabını 1951 yılında Papa’ya göndermiştir. Kaldı ki, Bediüzzaman’ın “İslam’dan taviz vererek İslam’a hizmet edilmez” düsturu hayat prensibidir. Bediüzzaman’ın şu sözlerini önceden hatırlatmak istiyoruz:

“Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı teslim olup terk-i silâh edecek.” Sözler ( 703)

“Dinsiz bir millet yaşamaz. Asya, din noktasında Avrupa’ya benzemez. Ve İslâmiyet, hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa uymaz. Ve dinsiz bir müslüman, başka dinsizler gibi olmaz.”

“Ben ise bütün Avrupa'ya boykot yapıp, yalnız memleketimin mamulâtını giyerim”

“Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” Mektubat ( 57 )

Bediüzzaman’ın Papa’ya Gönderdiği Kitaplar ve Papa’nın Cevâbî Mektubu: 22 Şubat 1951

Bedîüzzaman Said Nursî ile birlikte Denizli ve Afyon hapislerinde mevkuf bulunan Selâhaddin Çelebi, babası merhum Nazif Çelebi ile birlikte Nur eserlerini ilk defa teksir makinasıyla biner nüsha neşretmişler ve dünyanın muhtelif merkezlerine göndermişlerdir. Bu merkezlerden çeşitli teşekkür mektupları gelmiştir. Bunlar arasında Papalıktan gelen cevabı aynen alacağız.

Hazret-i Üstâd, bütün hayatında, Avrupa’nın ve ecnebilerin İslâm âlemine vurdukları hainane darbelerden ve musallat ettikleri gizli ifsad komitelerinin ifsadlarından ve İslâm âleminin içine soktukları medeniyet namı altındaki san’at ve terakkiyât hususları hariç mimsiz pis, rezil sefahat ve lehviyattan, ayrıca da İslâm âleminde türettikleri ırkçılık gibi pis hasletlerden dolayı; Avrupa’ya karşı daima nefretli davranmış ve onların bu cihetteki durumlarına muhabbeten, dostluktan, hele hele taklidden iğrenmiş, uzak kalmış ve o tip bir taklidçiliği her zaman milliyetsizlik, tinetsizlik saymıştır. Avrupaya karşı bu şekil bir muhabbeti aynı zamanda çok zararlı, çok hatarlı ve körü körüne bir iltihak addetmiştir.

Ama bunun yanında da, her zaman Hıristiyanlık âleminden hakikî dindar bir ruhani cemaatinin İslâma iltihaklarını, yardımlarını bazı sahih hadislerin işaretleriyle olacağını da ümidle beklemiştir. Evet Hazret-i Üstâd bunları Resulullah Efendimizin (asm) Hazret-i İsa (as) ile ilgili hadis-i şeriflerinin işaretlerinden aldığı kesin bir kanaatla, bu büyük hâdiseye hep muntazır kalmıştır. Hatta Avrupa’da, Amerika’da bu hakikat lehine ve ona işaret edici en ufak kıpırdanışları dahi çok ehemmiyetle değerlendirmiş ve hadislerdeki o büyük hakikatin bir alâmeti, bir nişanı, bir işareti olarak tatbik etmeye çalışmıştır. Risâle-i Nur eserlerinde bu mevzu’un bir çok defalar ele alındığı okuyanların malûmlarıdır.

1950’de Almanya’ya Berlin’e gönderilen Zülfikar ve Gençlik Rehberleri münasebetiyle, yine ehemmiyetle değerlendirmeli beyânlarda bulunmuştur. Daha sonra aynı yıl içinde Papa’ya gönderilen Zülfikar eseri ve 1953’de İstanbul’da Üstâd’ın bizzat gidip Fener Patriğiyle görüşmesi dahi, onun bu meseleye ne derece ehemmiyetle baktığını ve o büyük hakikatın tezahürünü ne kadar ve nasıl beklediğini göstermeye kâfidir.

Papa’ya gönderilen Zülfikar kitabıyla ilgili girişim ve Hazret-i Üstâd’ın bu husustaki ifadeleri gelecek şekildedir ve 29.12.950’de Salâhaddin Çelebi’nin Üstâd Hazretlerine yazdığı bir mektubunda ezcümle şunları yazmıştır:

Câmi’ül-Ezher’e ve Pakistan Sefirine, Roma Vatikan Papa’ya birer Zülfikar hediye edilecektir.

Almanya’da Müslüman reisi Berlin cami imamına bir Zülfikar hediye edilmiştir. Vasıta olan Hacı Bey söyledi: “Berlin gazetelerinde gayet kıymettar olan Bedîüzzaman Hazretlerinin Zülfikar’ını ilan etmişler.” Tayyare Acentası Hacı Bey tarafından Zülfikar hediye edilmiştir...

Abdurrahman Salâhaddin Çelebi.

Buna karşılık Papa’dan gelen cevap aynen şöyledir:

Papalık Makam-ı Âlisi Kalem-i Mahsusu Başkitabet Dairesi, Vatikan
22 Şubat 1951
Numara: 23 22 47

Efendim!

Zülfikar nam el yazısı güzel eseriniz İstanbul’da Papalık makam-ı vekâleti vasıtasiyle Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lûtuflarını dileklerini tebliğe beni memur ettiklerini arza müsaraat eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım.

İmza: Vatikan Kâtibi.[1]

Bahri Çağlar anlatıyor:

“Pa­pa’nın ce­va­bî mek­tu­bu ben­de”

Üs­tad, Pa­pa’ya Zülfikar’ı gön­de­ri­yor. Pa­pa ce­va­ben mek­tup ya­zı­yor. Mek­tup­tan bir par­ça: “‘O gü­zel el ya­zı­lı gön­der­miş ol­du­ğun Kur’ân tef­si­ri Zülfikar Mecmuası­nı al­dım. Ce­nab-ı Hak sa­na lü­tuf ih­san et­sin.’

Bu mek­tup şim­di ben­de... [2]

Risâle-i Nur’un çeşitli yerlerinde Zülfikâr-ı Mucizât, Zülfikar Mecmuası, Zülfikar-ı Mucizât-ı Kur’âniye Mecmuası gibi isimlerle anılır. Pek çok yerde ise Asâ-yı Mûsâ isimli risâleyle zikredilir ve her iki Risâlenin iman hakikatlerini ispat konusundaki önemi hatırlatılır.

Başta Kur’an-ı Kerim’in pek çok açıdan mu’cize oluşunun ele alındığı 25. Söz ve Hz. Peygamber’in (a.s.m.) peygamberliğini ispat eden 19. Mektup Risâleleri olmak üzere, aynı çerçevede Risâle-i Nur’un çeşitli yerlerinde yer alan bölümlerin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Üstad Bedîüzzaman bu eserinin başında, özellikle hâfızlar ve hocaların Zülfikar’a şiddetle muhtaç olduğunu ifade eder.

Bu eserin Hıristiyan Âleminin bir nevi dini ve ruhani reisi olan Papaya gönderilmesiyle, vahdaniyet-i ilâhiyye, Risâlet-ı Muhammediye Aleyhisselâtü Vesselâm ve Kur’ân’ın kelamullah olduğunu ispat eden bu eser, mezkûr tebliği de yapmış oluyordu.[3]

Fener Patriği ile görüşme

Üstteki hâdise ve mesele münasebetiyle, Hazret-i Üstâd Bedîüzzaman’ın 1953 yaz aylarında, hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği Alt Henagoras ile görüşmesini burada kaydetmek lâzımdır. Üstâd’ın bu görüşmesi manidardı. İslâm ve hakikî Hıristiyanlık dinlerinin barışmasının veya hiç olmazsa esas mes’elelerde ittifakın tebliği gibi idi.

O günlerde Üstâd’la beraber bulunmuş halen hayatta Nur Talebelerinden bir çoğu rivayet ederler ki: Bir gün Hazret-i Üstâd, yanında Üniversiteli Ziya Arun olduğu halde, Fener’deki Patriğe gitmiş, görüşmüş ve ona:

“Hristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammedi de (A.S.M) peygamber ve Kur’ân-ı Kerimi de Kitabullah olarak kabul ederseniz, ehl-i necat olacaksınız.” dedi.

Patrik Althenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum...” deyince Bedîüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhanî reislerine de söylüyor musunuz?”

Patrik: “Söylüyorum, amma onlar kabul etmiyorlar.” diye cevab vermiş.

Bu hâdiseyi nakleden, Üstâd’ın o sıra beraberinde bulunmuş birçok talebesi hâlâ hayattadır. Merhum Ahmed Aytimur, şimdi Almanya’da bulunan Abdulmuhsin, Mehmed Fırıncı vesaire...

Mehmed Fırıncı anlatıyor:

"Üstadın Fener Patriğiyle görüşmesi"

Çarşamba'da Ziya Arun kardeşimizle birlikte gezmeye gitmişlerdi. Eve döndüklerinde Ziya Arun heyecanlı bir şekilde. Üstadla birlikte Fener Patrikhânesine gittiklerini ve Üstadın Patrik Athenagoras'la görüşüp konuştuğunu anlattı. [4]

[1]   Emirdağ Lâhikası, c. II, sh. 62.

[2]  Bahri Çağ­lar Ağabey 1899 Bar­la do­ğum­lu­dur. Ağustos 1984’te Barla’da vefat etmiştir. Bah­ri Ağabey, 1927 se­ne­sin­de Bar­la’ya nef­ye­dildi­ğinde Bedîüzzaman Hazretlerini bir hafta kadar evin­de mi­sa­fir eden ders­hâne­nin bi­ti­şi­ğin­de­ki Yo­kuş­ba­şı Mes­ci­di’nin imamı Mu­ha­cir Hâfız Ahmed’in da­ma­dı­dır. Özcan, Ağabeyler Anlatıyor, c. I, sh. 69 vd.

[3]   Badıllı, Bedîüzzaman Said-i Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c. III, 1837.

[4]   Şahiner, Son Şahitler, c. IV, sh. 307 vd.

HRİSTİYANLARA ŞEHİT DEDİ Mİ?

Metin Karabaşoğlu cevap veriyor:

Bir başka iddia da Bediüzzaman’ın Hristiyanların şehit olabileceği veya cennete gidecekleri yönünde beyanı...

Nüzul-ü İsa meselesiyle ilgili mütevatir sahih hadisler var. Bediüzzaman’ın ilgili izahı da vardır. O da güya suiistimal edilmek isteniyor. Bediüzzaman ne diyor? Ahir zaman hadislerinin “süfyaniyet diye tarif edilen bir akım Müslümanlar içerisine dalalet ve nifakı yerleştirmeye çalışacak” diyor. Buna karşı “mehdi aleyhisselam ve onun ordusu mücadele decek” diyor Hadis-i Şerif. Hakaiki imaniye ve İslamiye yolunda çalışacak. Aşama aşama ittihad-ı İslam’ı temin edecek. Bütün o nifak ve ifsat komitesini bertaraf edecek. Rivayetlerden böyle bir şey anlaşılıyor diyor.

“İsa aleyhisselam gelecek, şeriatınla amel edecek veya mehdinin arkasında namaz kılacak” manasındaki hadislere, rivayetlere atıfla Müslümanların dünyasında bu olurken, dalalet ve nifak alemi İslam’da bertaraf edilirken, Hristiyanlar içerisinde ki söylediği bir şey var Bediüzzaman’ın. Nasraniyet ya ıstifa ya intifa bulacak. Ya yok olup sönüp gidecek veya arınacak. Nüzul-ü İsa hadislerini de bu manada yorumluyor.

Hristiyanların içerisinden çıkacak bir grup o batıl itikatları terk edecek. Ki Hristiyanlık tarihi içerisinde böyle şeyler olagelmiş. Mesela Newton. Newton bir Hristiyandır ama teslisi reddeden bir Hristiyandır. Bu manada teslisi problem olarak gören ve bu arınma çabası içerisinde olanlar hep olagelmiştir. “Ahir zaman şartlarında Hristiyanlar içerisinde böyle bir şey Allahu alem çıkacak” diyor. Kelimeler orada önemli mesela Hristiyanlığı terk edip, “hakiki dindar İseviler” diyor. “Hakiki İsevilik” diyor. İnen ilk İncil bulunamıyor. Belki Allahu alem bunlara da bir işaret var. Bulunacak çıkacak, onların önünde bir delil olacak. Aslında onlara sunulan teslis ve diğer şeyler İsa aleyhisselamın mirasının çiğnenmesi belki bunları görecekler. Allahu alem bilmiyoruz. “Ve bu tasaffi süreci içerisinde Hz. İsa nüzul edecek” diyor. Onlar İslam’a tabi veya dahil olacaklar. Kur’an’a iktida edecekler. Burada gene bir eşitleme yok.

ARI SU İÇER BAL AKITIR, YILAN SU İÇER ZEHİR DÖKER

Hiyerarşi var arada

Evet, sadece muharref Hristiyanlıkta İslam’a geçiş sürecinde bir tasaffi aşamasından bahsediliyor. Yine Bediüzzaman’ın getirdiği izahta itikat açısından hiçbir sorun yok. Hristiyanlıkla İslam’ı eşitlemek diye bir şey yok. Kur’an’ı devre dışı bırakmak diye gene bir şey asla söz konusu değil. Bu izahları yan yana koyduğunda orada bir geçiş sürecinden bahsedildiği çok net bir şekilde anlaşılıyor. Ama tekrar söyleyeyim. Anlamak isteyen anlar. Anlamak istemeyen, bilakis düşmanlık etmek, iftira etmek, bir Müslümanı, bir iman kahramanını dalaletle ve hatta küfürle veya nifakla itham etmek isteyen neticede yapmak istediğini yapar.

Bediüzzaman, “Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker” diyor. Birisi Müslümanca hassasiyetle yazılmış bir izahı doğru anlar, birisi de yanlış anlamak ister ve yanlış anlar. Biri bal akıtır biri zehir akıtır. O da herkesin kendi tıynetine, karakterine kalmış. Herkesin kendi imtihanı. Gene Nüzul-ü İsa ile ilgili Bediüzzaman’ın o izahlarında hiçbir yanlışlık yok. Bizim alnımız ak başımız dik. Ne Kur’an ne İslam’a karşı bir hürmetsizlik ve de diğer taraftan güya Hristiyanlığı şu muharref haliyle İslam’la eşitleme gibi bir şey asla söz konusu değil.

BEDİÜZZAMAN “ŞEHİT HIRİSTİYANLAR” DEDİ Mİ?

“Şehitlik” melesine gelirsek... Kastamonu Lahikasında yazılmış bir mektuptur bu. 60’lı yılların üretimi içerisinde bunu görüyoruz. Yümni Sezen 90’ların ortasında, sonra Cübbeli Ahmet Hoca bir ara böyle bir şey söyledi. Fakat kendisiyle konuşuldu. O da sonra doğru bir tavır gösterip “Bana böyle söylediler” dedi. Kim söyledi? Cübbeli Ahmet Hocaya onu sormak lazım. O söyleyenlerin peşine düşmek lazım. Kim onlar? Muhtemelen Cübbeli Ahmet Hocaya öyle söyleyenlerle mesela Yümni Sezen’e belge verenler aynı. Kastamonu Lahikası’nda Söz Basım Yayın tertibiyle 76 numaralı mektup. Bunu kimseden saklamadı, Bediüzzaman da saklamadı. Saklanacak bir şey yok çünkü burada. Tamamen Ehl-i Sünnet akidesine uygun. Üstad da Şafii, Eşari gelenekten gelir. Şafii, Eşari çizgiye muvafık ve Gazali’nin o çizgideki duruşuyla birebir mutabık bir izah var burada.

Ama güya “Bediüzzaman Rusya’daki Hristiyanlar şehadete erer” demiştir diye fotokopi dağıtılıyor. O fotokopiyi kim verdi acaba? Bunu da açıklasalar? Cübbeli Ahmet Hocaya veya Yümni Sezen’e, ne bileyim 1995 ve 2005’lerde verenler aynı mı? Ve bunların böyle iyi saatte olsunların birilerine böyle bir şey verip Risale-i Nur aleyhine bir kampanya üretmek için çabalamak gibi bir amaçları mı var? Bunlar kimlerdir, vazifeyi kimler vermiş, hangi derinlerdir, bu ülkedeki derinler mi başka ülkelerdeki derinler midir? Burada ta 27 Mayıs ilahiyatçılarına veya 27 Mayıs sonrası Risale-i Nur’a karşı devlet eliyle yürütülen külli taarruzun derinleriyle ilgili bir şey var orada. Bu dünyada ortaya çıkmazsa o derin mahfiller, hesap günü çıkacaktır.

Buna karşılık Bediüzzaman’ın Kastamonu Lahikası’na aldığı metin ve hiç de utanılacak, akidevi olarak problem görülecek bir şey değil. Bilakis tamamen Ehl-i Sünnet çizgisine muvafık bir izahtır. Bediüzzaman “Rusya’da ölen Hristiyanlar şehadete erer” diye bir ifadesi var mı? Yok. Böyle bir cümle çıkaran tahrif ediyordur, çarpıtıyordur. Burada aşama aşama söylenen bir şey var. Şartlar ne? II. Dünya savaşı, çok sert bir kış. Bediüzzaman bir şefkat kahramanı olarak, bir mümin olarak izah ediyor. Kendisi Rusya’da Kostroma tarafında esir olarak da yaşamış. Oranın soğuğunu tecrübe etmiş biri olarak düşünüyor. “Allah’ım, şu soğukta üstlerine bomba yağıyor. Çoluk, çocuk, yaşlı, hasta bu insanlar dünyada rahat yüzü görmüyorlar. Peki, rahmet-i İlahinin bunlara bir hissesi nedir?” şeklinde iç dünyasına gelen bir sorudan bahsediyor.

EHLİ FETRET, EŞARİ, ŞAFİİ ÇİZGİSİNCE EHL-İ NECATTIR

İnsani bir soru

böyle bir soruya saygılı olmak insani kaliteyi gösterir.

Buradan hareketle bunu Allah’ın merhametine, adaletine sığıştıramayıp isyana gitmek de var

Dünya açısından bakarsak hakikaten çok zor bir şey. Zaten Müslüman değiller, bir de ahiretleri de berbat. Her açıdan kaybediyorlar böyle midir acaba? Yoksa bu dünyada bu azabı yaşamalarına karşılık Rahmet-i İlahinin ahirette onlar için bir hissesi var mıdır? “Böyle bir soru içerisinde düşündüm” diyor? Evet, dünyaları mahv u perişan oluyor bunların ama Kur’an ne söylüyor? Eşari çizginin ısrarla vurguladığı bir şeydir. “Peygamber göndermediğimiz bir kavme azap edici değiliz.” Bu çerçevede nedir? Peygamberin gelmediği veya peygamber mesajının ulaşmadığı veya mesajının gölgelendiği dönem, fetretle tarif edilir. Ve ehli fetret, Eşari Şafii çizgisince, ehl-i necattır. Bir peygamber gelmedi veya gelen peygamberin haberi onlara doğru bir şekilde ulaşmadığı için onlar affa mahzardır, müstahaktır. Şimdi böyle bir şey var.

Bu çizgi içerisinde bakıyoruz. Bu insanlar bir musibetin darbesi altındalar. Komünizmin hakimiyeti var. Sovyet anayasasına baktığımızda dinsizlik resmi olarak dayatılır. Kaldı ki Maturudi itikadınca da bu insanlar neticede bir Allah’ın varlığını kabul ediyorlar. İmam Maturidi diyor ki “ehl-i fetretin ehli necat olabilmesi için aklıyla Allah’ın varlığını kabul etmesi gerekir.” Bunlar Allah’ın varlığını reddediyorlar da değil buradaki tarif edilen insanlar. Oraya da gene aynı şekilde muvafık düşer ama Eşari çizgiye birebir muvafık düşer.

“Dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu” diyor. Şimdi bu tarife, bir kere bunlar şehit olurlar diye bir ifade yok. Ne var? “Eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir.” Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Rum suresinin 30. Ayetiyle ilgili, “yüzünü Hanif olarak dine çevir Allah’ın yarattığı fıtrata ki onda bir değişiklik bulamazsın” tefsir sadedinde ne söylüyor? Meşhur hadis. “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra annesi babası Yahudi, Hristiyan, Mecusi yapar.” Müslüman yapar yok bak. Çünkü zaten Müslüman olarak doğar. Teklif, yükümlülük ne zaman başlıyor? Sinni buluğa erdiğinde, akıl baliğ olduğundaki 15 yaş bir üst limit olarak alınmış. Bediüzzaman fıkıhtaki çerçevede konuşuyor. Zaten 15 yaşının altındaysa akıl baliğ olmamış her çocuk Müslümandır bizim nazarımızda. Annesi babası ne olursa olsun. Akıl baliğ olduğunda imtihanı başlar. “15 yaşının altındaysa zaten o Müslümandır ve bir musibete maruz kalıyor ve öldürülüyor o savaş şartlarında. Bunlar şehit hükmündedir diyor.”

Şehit hükmündedir derken gideceği makam belli

Affa mazhar olacak. Dolayısıyla Allah bu çoluk çocuğu dünyaları perişan ama inşaallah cennetiyle onları ödüllendirecek bu dünya için bir kayba karşılık inşaallah ebedi bir lütfa erecekler. Vicdanındaki, kalbindeki hüzün böyle şey oluyor ki. Usulü imaniyeye, akideye tamı tamına muvafık bir şekilde.

Ondan sonrası için ne diyor? “Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.” Niye Müslümanlar gibi? Çünkü onlar şeran Müslüman. Burada bir sorun yok. Bediüzzaman gram hassasiyetiyle, tartarak konuşan bir insandır. Buradaki her bir kelimeyi izanla ve insafla okuyan Bediüzzaman’ın neyi, niye, hangi kayıtlar altında söylediğini anlar.

Bir şey daha söyleyeyim. Bu mektup II. Dünya savaşında orada ölen bir masumlar, mazlumlar için -ki fetret tarifi içerisinde-. Çünkü din-i hak onlara ulaşmış değil. Hani İslam’dan belki haberleri var ama İslam’ın daveti, Kur’an’da olduğu şekliyle, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın tebliğ ettiği şekliyle kendisine ulaşmamış olanlardan bahsediyor. Çocuksa zaten dünyanın neresinde olursa olsun bu genel bir hüküm. Çocuk olmayanlar için de sonrasında söyleyecek.

BU NASIL BİR ŞEREFSİZLİK, ADİLİK, DENAET, ALÇAKLIKTIR VE REZİLLİKTİR

Burada bir alçaklığı da söyleyeyim. Tutup bu bahsi nasıl bir şerefsizlik, adiliktir, denaettir ve alçaklıktır ve rezilliktir ki bu bahsi alıp çarpıtıp “I. Dünya savaşında Osmanlıya karşı savaşan İngiliz askerlerinin şehit olduğunu söylemiştir” diye çarpıtanlar var. Bu nasıl bir şerefsizliktir, nasıl bir adiliktir, nasıl bir alçaklıktır.

Bediüzzaman’ın hayatı ortada, tarzı olarak sen Nur talebesi olmayabilirsin ama bir Müslüman olarak böyle bir adiliği Bediüzzaman gibi bir Müslüman alime nasıl yakıştırabilirsin? Böyle, böyle imiş diye ağzıyla nasıl dolaştırabilir. Sadece iftira eden sopa yemiyor biliyorsunuz, iftira ayetinin üzerine. Mış mış mış diye bu apaçık iftiradır demeyip tahkik de etmeyip bunu dolaştıranlar da malum o iftiranın cezasına uğruyor. Hucurat süresi “Ey iman edenler! Bir fasık bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” buyuruyor. Fetebeyyenu. Gıcığın vardır bir şekilde, bir problemin vardır, o haber işine gelir senin gördün mü? Vay alçaklar vay adiler vay. Şimdi mesela hesabını nasıl verecek bilmiyorum.

Aptalca ve ahmakça konuşup, “iftira ettim Allah beni affetsin” demeyip kendince çarpıtarak hala yalan konuşmaya devam eden, Bediüzzaman gibi bir alime iftirayı hem sürdüren hem başkalarının alçakça ve adice iftira etmesine sebebiyet veren biri var. Hem kendisinin hem o sebep olduğu bütün o iftiraların vebaliyle bu dünyada yaşayacak. Hesap günü Nur Talebelerinden helallik dilemedikçe -ki biz helal etsek Üstadımızın hakkı var o hesap gününe kaldı zaten. İnsan biraz kendini düşünüyorsa Allah var, ahiret var, hesap günü var bir düşünür Allah sormayacak mı? Ben sana emretmedim mi ey kulum bir fasık bir haber getirirse fetebeyyenu, doğru mu yanlış mı araştırın. Araştırmadın ne olur? Araştırmadın da işine geldi böyle bir şey istiyordun zaten ve ona göre hüküm verdin konuştun ve eyleme giriştin. Sonra ayetin devamı ne diyor? Pişman olursunuz. Bu dünyada pişman olursun en kötüsü de hesap günü pişman olursun.

Buradaki hükmün II. Dünya savaşı itibarıyla yeri, kaydı belli ve itikadi anlamda hiçbir sorun yok. Hele ki bunu bir de alıp Hutuvat-ı Sitteyi yazmış, İngiliz siyasetini bu zamanın şeytanı diye tarif etmiş, İstanbul’da İngiliz işgaline karşı verdiği mücadeleden dolayı özel davetle Ankara’ya davet edilmiş, savaşında da Rus işgaline karşı savaşırken yaralanıp gazi olmuş Bediüzzaman’a, “Osmanlı’ya karşı savaşan İngilizlerin şehit olduğunu söylemiştir” diye söyleyenler, çıkıp nasıl kirlettilerse sözlerini aynı şekilde kirlettikleri zihinlerdeki o kirli izleri temizlemedikçe, onlar için davacıyız. Müslüman olarak böyle bir alçaklığa tenezzül etmek benim anlayabildiğim ve izah edebildiğim bir şey değil. Bunu da söyleyeyim. Böyle bir ahlaksızlığı bazıları nasıl kendilerine yakıştırabiliyorlar ve nasıl kendilerinden utanmıyorlar bunu yaparken, bu da izah edebildiğim bir şey değil.

“ONU CEHENNEMDEN KURTARIR”IN İZAHI NEDİR?

Şimdi burada ne dedi? 15 yaşındakilerin altındakiler için tamamen Kur’an ve sünnet ve Ehl-i Sünnet çizgisi itibarıyla söylenmesi gerekeni söyledi. Burada ehli fetret kaydı henüz yok. Çünkü çocuklar için zaten böyle bir şey söz konusu değil. Çünkü teklif akıl baliğ olmakla başlıyor zaten. 15 yaşından yukarı olanlar “eğer masum ve mazlum ise.” Bir kere burada kayıt var. Zulme bulaşmış değil masum, ahlaksızca işlere kalkışmamış masum, mazlum zulmeden değil zulme maruz kalan. Bir kere kayıt var masum ve mazlum ise mükâfatı büyüktür. Belki onu cehennemden kurtarır. Çocuk için şehit olur dedi şehit hükmündedir dedi. Çocuklar Müslümandır. Savaşta musibete maruz olarak öldürülmüşler. Müslüman olarak şehit olmuş diyor, şehit hükmünde olur diyor. 15 yaşında yukarı olanlar ise masum ve mazlum ise, mükafatı büyüktür. Nedir? Belki onu cehennemden kurtarır. Şimdi şehittir nerede cehennemden kurtarır nerede? Şehadet biraz sonra gelecek.

Keza şehit hükmündedir dahi de onu söyleyelim. Mesela Allah için cihatta katledilen kişi şehittir. Mesela lohusa halinde ölen bir kadın şehittir, ama hükmü şehittir. Şehit değil şehit hükmündedir. Burada bu kelimeler de önemli. Şehittir, şehit olur, şehadete erer ayrı, şehit hükmündedir ayrı, bir nevi şehadet sayılabilir ayrı. Bunların hepsi bilerek kullanılmış kelimeler. Alıp kelimeleri bağlamından söküp kendine göre yorumlayıp bühtan üretme hakkına sahip değildir.

Onu cehennemden kurtarır dedi niye? İzahı nedir? “Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî Aleyhissâlatü Vesselâma bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek.” Nüzul-ü İsa hadisi izahları elbette şimdi henüz fetret onlar açısından diyor. Hak dinle müşerref olmaya henüz sahip değil. Belki İslam’dan, Müslümanlardan, peygamberden haberi var ama İslam daveti pürüzsüz bir şekilde ulaşmış değil. Bu durumdaki kişilerden bahsediliyor.

Orta çağda Hristiyanlar propaganda için güya Kur’an tercümeleri yazmışlar. Tamamen iftiralar yüklü şekilde. Bu tercümeler ulaşan bir insan “ben Kur’an’a inanmıyorum” dediğinde Kur’an’ı reddetti diyebilir miyiz? Hayır. Kur’an indiği şekliyle ona ulaştı ve reddetti ise mesuldür. Haberdar oldu kabul etmedi mesuldür. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın tevhit davetinden haberdar oldu, onun risaletinden olduğu şekliyle haberdar oldu, reddetti mesuldür.

Ehli fetret kimdir? Bu durumlarda olmayan kişidir. Tarifi burada belli. Ehli fetret dedi zaten. “Fetret derecesinde bir lakaytlık perdesi gelmiş” dedi. Tarif var. Ondan sonra “elbette fetret gibi karanlıkta kalan” tekrar vurguladı aynı şeyi. “Hristiyanlar şehittir” dediğini nasıl üretebilirsin? Ne diyor? “Fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hristiyanlar.” Elinde bir tek ne var? Muharrif haliyle Hristiyanlıktan haberdar, din namına elinde bir o var. Dinsiz olmamış, o haliyle onu benimsemiş. Hak dinin daveti, hatemu’l-enbiyanın daveti, kendisine ulaşmamış bu anlamda da ehli fetret. Elinde olan imkanı değerlendirmiş. En nihai vahiy ve risaletin haberi ona ulaşmamış bu insan nasıl bir insan? Bu insan için kötü bir insan diyebilir miyiz bu haliyle? Hak davet, hatemü’l-embiyanın daveti kendisine ulaştığı halde reddediyorsa o zaman artık bir asabiyetle hareket ediyor. Fetret metret söz konusu değil. Bir itiraz ve ret ve inat söz konusu diyebiliriz. Şimdi bütün bu kayıtlardan alıp “Hristiyanlar şehittir dedi” diye bir insan eğer söylüyorsa o önce bir kere okuma dersi alsın.

BU MEKTUP BEDİÜZZAMAN’IN UTANCI DEĞİL BEDİÜZZAMAN’IN ŞEREFİDİR

Muhtemelen zaten çoğu bu doğru metinden okumuyorlar. Kulaktan dolma ve ikinci, üçüncü kaynaklardan besleniyorlar

Yüzde 90’ı böyle. Yanılmıyorsam Hz. Ali’ye veya tabiinden bir zata ait bir söz. “Anlamak için öğrenmek için sor, eziyet vermek için sorma” diyor. Burada da anlamak için okunur, öğrenmek için okunur. Hata bulmak ve itham etmek için okunmaz. Şimdi okursun anlamaya çalışırsın. Anlamadın veya yanlış buldun. Evet söyleyebilirsin. Bunu müzakere edelim. Ama buradaki kayıtlar net ve belli. Bu kayıtlar dahilinde Bediüzzaman’ın burada itikada, Ehl-i Sünnete aykırı bir şey söylediğini Kur’an ve sünnetin hükümlerini berhava ettiğini söylemenin imkanı yok.

Bilakis bu şekilde iftira edenler Kur’an’ın “İftira etmeyin ve iftirayı yaymayın” emirlerini çiğniyorlar.

Burada gene Bediüzzaman açısından, Risale-i Nur açısından utanılacak, yerinilecek, eyvah aman kimseler duymasın denilecek bir şey yok. Bu mektup Bediüzzaman’ın utancı değil Bediüzzaman’ın şerefidir. Bediüzzaman’ın Ehl-i Sünnetin itikadi ölçülerini, yaşadığı zaman ve zemin içerisinde kendi duygu ve düşünce dünyasında nasıl içselleştirdiğini ve nasıl pratize ettiğinin örneğidir. Dolayısıyla bizim utancımız değildir bizim şerefimizdir. Biz bu mektubu yazan Bediüzzaman’ın itikadından da İslami ilimlerdeki ve akaitteki dikkatinden ve muvazenesinden ve hassasiyetinden de ve şefkatinden de şeref duyarız. Bu Kur’an’a sünnete Ehl-i Sünnet çizgisine birebir mutabık bu şeyi Bediüzzaman’ı karalamak için kullanmaya kalkanlar utansın. Utanç onlara düşer bu bahisle ilgili olarak. Asla ve asla bize değil.

Bu meseleleri anlamak istemeyenlere anlatmak gibi bir durumumuz yok. Anlamak istemeyenden, izansızdan, insafsızdan, vicdansızdan biz bir şey beklemiyoruz. Ama zehirledikleri insanlar tahkir edebilecek durumda değil. Onlar için konuşuyoruz.

SAİD NURSİ NEDEN EVLENMEDİ?

Bilindiği gibi evlenmek Peygamberimizin (asm) bir sünnetidir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, sünnet-i seniyyeye çok bağlı bir İslam alimi olduğu ve insanları sünneti yaşamaya, eserlerinde çokça teşvik ettiği bilindiği halde neden evlenmemiştir?

Hayatta iken bu sual kendilerine sorulmuş ve şöyle cevaplamıştır:

(Başka hariç memlekette mühim yerlerde ceridelerle sorulan "Neden sünnet-i seniyeye muhalif olarak mücerred (bekar) kaldın?" sualine bir cevabdır.)

Evvelâ: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka (dinsizlik) hücumu karşısında, (dine hizmet için) her şeyini feda edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur'an-ı Hakîm'in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim.

Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlas-ı hakikî ile hakikat-ı Kur'aniyeye hizmet edebileyim.

Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için a'zamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı diniyesini (dinî hareketlerini) rıza-i İlahî'den başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu.

Bîçare bir kısım âlimler ve ehl-i takva insanlar, çoluk-çocuğunun maişet derdi için bid'alara fetva verdiler veya taraftar göründüler.

Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedî'yi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a'zamî fedakârlık ve a'zamî sebat ve metanet (yılmamak ve sağlamlık) ve herşeyden istiğna etmek (uzak durmak) lüzumu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki; tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez.

Çünki o kırk sene zarfında birtek sünneti (evlenmeyi) yerine getiren bazı hocalar, on kebaire (büyük günaha) ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler.

Saniyen: Âyet-i kerimede (Size helal olanlarla evlenin) ve hadîs-i şerifteki (evleniniz, çoğalınız) gibi emirler emr-i daimî ve vücubî (süreklilik ifade eden ve farz olan emirler) değildirler. Belki istihbabî (müstehab) ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de herkes için her vakit değildir.

Hem de... "Ruhbaniyet İslâmiyette yoktur." manası, ruhbanîler gibi tecerrüd (bekar kalmak) merduddur (reddedilmiştir), hakikatsızdır, haramdır demek değildir. Belki (insanların enhayırlısı onlara en faydalı olandır) hadîsinin sırrı ile hayat-ı içtimaiyeye (topluma) hizmet etmek için, içtimaî bir âdet-i İslâmiyeye terviçtir (topluma bakan bir İslami adet olan evliliğe teşviktir).

Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakikat inzivaya, mağaralara muvakkaten (belirli bir süre için) girmişler. Dünyanın fâni müzeyyenatından (süslerinden) istiğna ve tecerrüd etmişler (uzak durup bekar kalmışlar); tâ ki, hayat-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler.

Madem şahsî ve hususî kemalât-ı bâkiyesi (ebedi ahiretini kurtarmak) için dünyayı terkedenler, selef-i sâlihînden çok var. Elbette hususî değil, küllî ve umumî olarak (şahsı için değil toplum için) çok bîçarelerin saadet-i bâkiyeleri için (ahiret saadetleri için) ve dalalete düşmemeleri ve imanlarını takviye edip kurtarmaları için ve hakikat-ı Kur'aniye ve imaniyeye tam hizmet etmek ve hariçten (dışarıdan-Avrupa'dan) gelen, dâhilde (içerden) çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zâil (geçici) ve fâni dünyasını terketmek, elbette sünnet-i seniyeye muhalefet değil; belki hakikat-ı sünnete mutabakattır. Ve Sıddık-ı Ekber'in (Hz. ebu Bekir'in) "Cehennem'de vücudum büyüsün, tâ ehl-i imana yer bulunmasın." diye fedakârlıkta a'zamî sadakatın bir zerresini kazanmak fikriyle, bîçare Said bütün ömründe tecerrüdü (bekar kalmayı), istiğnayı (kimseye muhtaç olmamayı) ihtiyar etmiş (seçmiş).

Salisen: Risale-i Nur'un talebelerine "Başkaları evleniyorlar, siz tezevvüçten (evlenmekten) vazgeçiniz" denilmemiş, denilmez. Fakat talebeler birkaç tabakadır. Bir tabakanın hakikî ihlası kaybetmemek ve hakikî fedakârlık ve a'zamî bir sadakat taşımak için, dünya ihtiyaçlarına mümkün olduğu kadar ömrünün muvakkat bir kısmında bağlanmaması bu zamanda lâzım geliyor.

Eğer hizmet-i Kur'aniye ve imaniyede yardımcı bir hanım bulsa alır. Hizmetine zarar vermez. Lillahilhamd bu neviden çok Nur talebeleri var, zevceleri onlardan geri kalmıyorlar. Belki kadınlardaki şefkatten gelen ücretsiz fıtrî kahramanlık ve hakikî ihlas cihetiyle zevcinden daha ileri gidebilir.

Nur talebelerinin yetişmiş kısımlarından ekserisi evlenmişler, bu sünneti yerine getirmişlerdir. Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz (eviniz) bir küçük Medrese-i Nuriye (Nur Medresesi), bir mekteb-i irfan (ilim okulu) olsun ki; bu sünnet (evlenme sünneti) tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar âhirette size şefaatçı olsunlar. Dünyada da iman dersini alıp size hakikî evlâd olsunlar.

Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi, o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada faidesiz ve âhirette davacı olarak "Ne için imanımı kurtarmadınız?"diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münafî olur." (Hanımlar Rehberi-Risaleonline)

Bediüzzaman neden hacca gitmedi?

Mustafa Özcan'ın yazısı:

Bediüzzaman’la alakalı olarak bazı sorular vardır. Hala bazılarının zihinlerinde takılı olarak durmaktadır. Bunlardan bazıları şunlar: Neden sakal bırakmadı, neden evlenmedi ve neden hacca gitmedi? Bunlardan bir kısmına zaten kendisi cevap verdiği için üzerinde durmuyoruz. Bediüzzaman hacca neden gitmedi sorusuna ise yetersiz cevaplar verilmiştir. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı verilmelidir ve bu yazı o bağlamda küçük bir denemedir.

Kimileri bunu ‘istitaat’ yani güç yetirme şartıyla bağlantılı izah etmek istemiştir. Bunun yetersizliği ise açıktır.  Halbuki, bunu İmamu’l Haremeyn Cüveyni’nin ‘Giyasi lilümem’ kitabının ışığında izah etmek daha gerçekçidir. Ulema, toplumsal görevler nedeniyle toplumsal mazeret bağlamında sultanların hacca gitmemelerine cevaz vermiş yani onları bu bağlamda mazeret sahibi yapmış ve mazur görmüştür. Bu da aslında zımni olarak istitaat dairesini ilgilendirebilir. Osmanlı sultanlarının da kadir oldukları halde hacca gitmeyişleri gıyapları halinde devlet katında boşluk ve fitne doğması ihtimaline binaen verilen bir cevaza mebnidir. Keyfi değildir. Ulema bu bağlamda ulu’l emrin bir kanadı olan sultanları bu görevden muaf tutmuşlardır. Lakin hac yerine avla meşgul olan Avcı Mehmet gibi sultanlar da bu kapsama girer mi? Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Ümera gibi ulema da bu hususta içtimai görevlerle mücehhezdirler ve ulu’l emrin ikinci şıkkını temsil etmektedirler. Bundan dolayı sultanlar için geçerli olan mazeret kapısı onlar için dahi açık olsa gerektir. Bu hususta, Bediüzzaman’la aralarında mukayese yapılabilecek alimlerden birisi ihlas kahramanı Hamalı Şeyh Muhammed Hamid’dir. Bediüzzaman’ın Ankara’ya gittiğinde derinden derine bir ilhad ve ateizm dalgasının vatan sathına yayılmakta olduğunu görür, dehşete kapılır ve buna mukabele olarak Arapça Habab risalesini yazar. Zafer sarhoşluğu neredeyse bir dinsizlik cereyanını tetiklemektedir. Benzeri hal Suriye’de de istiklalden sonra baş gösterir ve bu dinsizlik cereyanının önünü almak için Hamalı Muhammed Hamid de mukabele ve önlem olarak ders halkaları tertip eder.
*
Muhammed Hamid, hayatında tek bir defa hacca gider ve daha fazla gitmez. Neden daha fazla hacca gitmediğinin sorulması üzerine verdiği cevap sanki Bediüzzaman savunması gibidir :” Arkamda boşluk bırakarak bir kez daha nasıl hacca gidebilirim? Söz konusu mevsimde ulemanın çoğu hacca giderek arkada boşluk bırakmakta ve insanların dini ihtiyaçlarını savacak ulema kalmamaktadır. Talebelerimi medresede tek başına bırakarak nasıl nafile olarak hacca gidebilirim ki? Talebeleri eğitmek boynumun borcudur… (1)”
Bediüzaman da bütün satıhı/yüzeyi bir Medresetü’z Zehra olarak görmüş ve iman hizmetini boynunun borcu olarak telakki etmiştir. Bu da müzahamet halinde olan içtimai görevlerle ferdi ibadetler arasında zaman zaman tercih yapmasını zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla içtimai görevler istitaat/güç yetirme meselesini etkilemiştir. Dolayısıyla kendisini iman hizmetine adamış ve bu anlamda dünyasını belki de ahretini de feda etmiştir.

Bu itibarla,  toplumsal görevler ve hizmetler muvakkaten veya kalıcı olarak bazı amellerin tehirini beraberinde getirebilir. Bu bağlamda, Bediüzzaman’a benzer isimlerden birisi de Cezayir’in Muhammed Hamid’i veya İzzettin Kassam’ı olan Cemiyetü’l ulema’nın kurucusu Abdulhamit Bin Badis’tir.  Bin Badis, 4 yıl boyunca Tunus’da Zeytune Üniversitesinde öğrenim görür ve şer’i ilimlerini tahsil ettikten sonra Mekke’ye gider ve haccını yapar. Bundan sonra da yine ülkesine dönüş yolunda geçmişte emsallerinin yaptığı gibi 1 yıl kadar Kahire’de eylenir ve ulemasıyla tanışır ve fikir teati eder ve memleketine döndükten sonra ise akkültürasyon (batılılaştırma)  ve de-Algerianization (Fransa’nın Cezayirlileri Cezayirli kimliğinden arındırma siyaseti) dalgalarıyla mücadele eder ve bu bağlamda, Malik Binnebi ile Bin Badis arasındaki emperyalizmle mücadeledeki yöntem farkını ele alan Kanadalı Fred A. Reed, Bin Badis’i Yeryüzünün Lanetlileri (Wretched of the Earth) kitabını yazan Frantz Fanon’un müjdecisi ve öncüsü sayar ve kabul eder (2).

Bin Badis genel olarak gelenekçi değildir ve Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani çizgisinde yer alır. Lakin onun toplumsal ve içtimai bağlamda misyon anlayışı ayniyle Bediüzzaman’la müttehittir. Fransız baskısından dolayı kendisini yurtdışına çıkarmak isterler o ise şunu söyler: Ülke dışında olsam bile buraya gelmem ve buradaki içtimai vazifeyi deruhte etmem gerekir. Bediüzzaman da ayın çıkışı yapar ve kendisini dönemindeki baskılardan dolayı İran’a götürmek isteyenlere benzeri tepkiler verir. Ve şöyle der : “İmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı; çünkü, en ziyâde burada ihtiyaç var... (Tarihçe-i Hayat, Sayfa 441)” Cezayir’in Beşir İbrahimi gibi alimleriyle birlikte efsanevi Cemiyetü’l Ulema’ul Müslimin kurucularından olan Abdulhamid Bin Badis de aynı ifadeleri kullanmaktadır. O da kendisini Hicaz’a götürmek isteyenlere karşı aynı argümanı kullanmıştır (3).

Hac, Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi günümüzün en önemli farizası olan ittihad-ı İslam’ın ikamesi meyanında yıllık bir prova niteliğindedir. Allah tamamına erdire…
Yoksa bu dini vazifeyi yapamaması bir ihmal sonucu olmadığı gibi, Hallac’a atfedildiği surette bir batini tevil de değildir.

"Bediüzzaman, mehdilikle ilgili ne düşünüyor? 'Ben Mehdiyim' dedi mi?" cevabı için TIKLAYINIZ

"Said Nursi'nin işgalci İngilizleri perişan eden eseri" haberi için TIKLAYINIZ

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
7 Yorum