1. YAZARLAR

  2. Caner KUTLU

  3. Eserden Müessire
Caner KUTLU

Caner KUTLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Eserden Müessire

A+A-

“Herkes kazandığına karşılık bir rehindir. Ancak ahiret mutluluğuna ulaşanlar başka... ” Müddesir suresi

İ'lem Eyyühel-Aziz!
Her bir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenahî gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâki kalan gayeler, gayr-ı mütenahî olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icad eden zâta aittir. Öyle ise, büyük bir mahlukun küçük bir mahluka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünki bir hayatın bütün faideleri, bir zîhayata ait değildir ki, abes olsun. Evet sath-ı arzda her sene yapılan ziyafet-i âmme-i İlahiye nev'-i beşere halife olduğu münasebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.

Mesnevi-i Nuriye

“…Hepsi istifadesi için değildir” demek, Allah bana vermiş, demek ki istediğim gibi kullanır, sahip çıkarım (tekebbür) dememektir.

Medeniyet mehasinleri olarak kazandıkları da insanın kullanımına tamamen açılmış değildir, ihtiyaç nispeti bellidir, dışındakiler israftır ve israf haramdır. Bir büyük saraya gelen iki yolcu için her şeyi sahipsiz görüp helal haram demeyip saldırmakla, miri malı görüp Sahib’inin her yerde bulunan telefonu ve memurlarıyla emirlerine bağlamak arasında asılı durmak meselesidir. Buradaki ikircikli durum iman ile küfür, mü’min ile kafir farkını ortaya çıkaracaktır.

Hatta beden (vücud da bir saraydır) benim, tasarruf benim de değildir. Hür olmak, güneş gibi olmaktır... (Yazının ilerleyen satırlarında Güneşin özgürlüğü meselesi açıklanacaktır)

İsraf etmemek ve şükür etmek hayat sahibi olmanın karşılığıdır. Bu şekilde, ancak mü’minler için kainat “onun mülkü gibidir” olur. Mü’min emaneti Sahibine sattığı için karşılığında kainatı almıştır. Allah’ın sanatını ve sahrasını, ancak bu şartla kendine bir tarla olarak bulabilecektir.

Sanatın hakikati, eserdeki binlerce gayelerden ve erişilmesi mümkün görülen, ancak ulaşılamayacak ve tekrarlanamaz olmasıdır. Bunun için sanatçı sanatı vasıtasıyla hem kendini tanıtmak ve bunu yaparken de araya pek çok Kafdağları yükseltmekle kendini gizlemek arasında bir gizli alemleri inşa edecektir. Mesela Allah'ın kelamındaki söyleniş binlerce gayeleri içinde bulunduran, bu nedenle, hem anlaşılır hem de tekrarı imkansız (mucize), yani şiddet-i zuhuruyla gizlenen İlahi sanatın bir gösterisi olarak karşımıza çıkar.

Bediüzzaman'ın icazdaki i'caz olarak formüle ettiği İlahi sanat eşyanın tümüne yayılmış bir hakikattir. Bu sebeple Kur’an (ve kainat) meydan okur: Bir benzerini getirin.

Bediüzzaman İlahi sanatın bir gösterisi olan kainatı şöyle tarif ediyor: garip, acib, güzel...

Bu gösteride (kainat bir meşherdir) hiç bir şey diğerinden küçük ya da büyük değildir, sanat itibariyle, ressam Miro'nun dediği gibi, bir çakıl taşı bir dağdan daha değerli olabilir. Sanat bakışı şeyi küçümsemeyi reddeder. Bu aynı zamanda muhatap için şükür demektir.

Her şeyin bir şey olmaktan başka nimet olduğu; yani inam, verildiğini düşünmek, Bediüzzaman’a göre imanın ilk muharriklerindendir.

Aynı şekilde her şey bir eser olduğu gibi bir de sanatı vardır.

Nimetten tad, sanattan zevk ortaya çıkacaktır. Tad ve zevk iki yönlüdür, biri Sanatkâr’da hasıl olan lezzet-i mukaddese ve zevk-i mukaddesedir. Muhatap olarak tad ve zevk peşindeki insan ruhu ise iman ve şükür ile yol almaya başlayacaktır.

İbn-i Arabi, peygamberle diğer yüksek ruhları karşılaştırırken, peygamberlerin hakikati bütün olarak bulduklarını, diğerlerinin ise hakikatin kendilerine ulaşabildikleri kısmı ile muhatap olabildiklerini ifade eder. Sanat yaklaşımındaki her eser yüksek ruh, ince zevk ve ayrıştırıcı tad olarak insan midesine gönderilecektir. Burada mide denilince, beden, akıl, kalp ve ruha ait pek çok mideler olduğunu unutmamak gerektir. Her bir midenin de ağzı ve dilleri vardır. Bunlar eşyanın tad ve zevklerini kapısında karşılayan ‘adi birer kapıcı’ hükmündedirler. Sanatın malzemeleri de aynı kapsamdadır.

Eğer kişi buradaki tad ve zevki asıl olarak kabullenir; midelerde sindiremez ve öze ulaştıracak perdeleri aşmaya çalışmazsa yalnız kapıcıyı hakim duruma getirir, kabuğa mahkum olur ve insan ruhu; bir tiyatro oyunu gibi ceviz kabuğunda, efendinin itle oynamasına sahne olur.

Tevhid anlayışı putperestliği, bütün şubeleriyle birlikte reddeder.

Bilim adamları son dönemde bir endişelerini dile getiren bir bildiri yayınladılar. Buna göre: yapay zekanın, yani insanın yazılımını yaptığı makinenin gelecekte insana karşı bir güç olacağı ve insanla bir çatışma unsuru haline geleceği öngörülmektedir. Bu öngörüdeki kabul, insanın makinelere karşı tanrı rolüne bürünmesi ve makinenin tıpkı insanın kendi tanrısına yaptığı gibi ona karşı koyup öldürecek olmasıdır. (Nietzche, tanrı öldü, demişti)

Bu durumda, tanrı üst bir akıl ve gücü ifade eden görece bir yüce varlık olarak düşünülmektedir. İnsan da eserine bir ömür verdiğini ve kaderini içine bıraktığını zannediyor. Tanrı da aynı şeyi insana yapıyor; yani, insan için tanrı bir üst akıl ve gücü ifade eder, dolayısıyla insanın akıl ve gücü arttırılırsa tanrıya yakınlaşır ve onu ele geçirebilir. Evrenin sırrını araştırmak bu anlamda tanrının işini çözümleme ve ona rakip olabilme şansını verecektir. Çünkü, tabiat bu durumda, ortada bir alandır, yani üstün olan aklın ve gücün emrine kolayca girebilecek nötr bir alandır. İnsan da yaptığı makine ve yapay zeka ve güçle kendine ait kullar üretebilmektedir. Bu da gelecekte tıpkı insanın pozisyonu gibi yeni tanrı-kul döngüleri meydana getirebilecektir.

Bediüzzaman’ın, “felsefeci efendi!”, “ey kozmoğrafyacı!”, “firavun-u zelil” diye hitap ettiği ve hayvandan aşağı bir seviyeyi layık gördüğü bu kafanın insanlığı bir felakete götürmekten başka bir işe yaramayacağı ortadadır. Kıyamet için hiçbir sebep olmasa da, bu kafalar ve ruhlar için elbette bir cehennem hak edilmiş olacaktır. Şüphesiz Dante’nin, İlahi Komedyasında hayal ettiği cehennem koşukları, gerçekte, “içimizdeki beyinsizler” ve “içimizdeki beyinsizlere uyarak helak olanlar”dan oluşacaktır.

“Haddinden tecavüz etmiş sanatçılardır” dediği bu kişilere Bediüzzaman'ın cevabı: Allahu ekberdir.

Mutlak irade kıyasa gelmez, mülkünde (başkalarına) devir daime izin vermez, varlığında tek olduğu gibi icraatını da kimseye bırakmaz. Bu noktada Kur’an’da “Allah’a eş ve çocuk isnad etmekten dolayı” kainatın nasıl hiddetlendiği anlatılır.

Bilimin ve sanatın haddini aşması süreci de bunu tetikleyen bir şey olduğu görülmektedir.

Sanatın içine yerleştirilmiş iki put, biri tabiat diğeri de benliktir; bu iki put sanatta, bilimden de sert bir değişmez olarak kalmaktadır.

Tarihte sabittir: insan yaptığı esere tapmaya meyyaldir. İnsan, eserinin mahkumu oluyor ve aynı şeyi Allah’tan da bekliyor. Halbuki, “Allahu ekber”dir, yani zıtları birleştiren sonsuz bir güçtür. Mutlaktır. İçine zıt giremez. Eserlerinde de böyledir, hiç bir insan eseri, makinesi Allah’ın mülkünden bir yer alamamıştır, çünkü onun için sivrisinekle dağ aynı cüssededir, sanatça belki sinek yıldızdan öndedir. Sanatın nihayeti “Allahu ekber” dir.

Leonardo Da Vinci de sanatı ikinci bir yaratım, sanatçıyı da ikincil tanrı olarak görüyordu. Bunun için, yaptığı çalışmalarla tabiatın birebir taklidini yaparak sanatı yeniden bir yaratıma dönüştürmeyi amaçladı. Nihayetinde insan bedeni olarak ‘vitruvius adamı’ gibi Allah’ın yarattığı her bir sanat eserinin geometrisini bularak yenilerini yapabileceğini insan zihnine yerleştirdi.

Rönesans insanı, Hıristiyan üçlemesini sağlamlaştıran ve putperestliği tahkim eden bir zihniyet üretti.

Hıristiyanlığın putperestleşmesine karşı başlayan hareketler, aydınlanma ile sanatta da isyanı beraberinde getirdi. İnsan bu şekilde bir tanrıcılık oynamayı reddetti, özgürlüğün peşine düştü. Ancak Batı'nın burada çözümü arkeoloji ve antropoloji gibi disiplinlerle geçmişte araması, iyice insan tarihinin karanlığına mahkum etti.

İslam ise ortadaydı, ter ü taze hakikatleriyle insanları yeni hale tam olarak yakınlaştırabiliyordu.

Giacometti gibi yeni form peşinde, sonsuzluğu ifade edecek gerçeküstücü bir biçimin arkasından arayışlara girdi. Burada da tabiatın formu bozuluyor, gerçeklikten uzaklaşıyordu. Aslında her birimizden sonsuza uzanan bir siyah çizgi vardı ve Miro'ya göre tamamlanmamış bir resmin peşindeydik hepimiz.

Elbette sanat görünenin ardından başlayacaktır. Bediüzzaman da başlangıçta, sanatı tabiatı taklidden ibaret görür; buradaki yaklaşım ise, taklidin tahkike yol açması, oradan ilmelyakin, aynelyakin ve hakkalyakin olarak marifetullah binasını inşa etmesidir. Buradaki sistematiği çözülmediğinde taklid ya üçlemeye ya da buna karşı gelişince de gerçekten koparak bir başıbozukluğa sebep olacaktır.

Bediüzzaman roman bakışını, örneğin, güneşi sarı saçlı bir aktris olarak tasvir etmesini örnek vererek eleştirir. Diğer taraftan, güneşi başıboş bir ateş topu olarak tanıtan modern bilimi de eleştirir. Birlikte, Hıristiyan düşüncesinin güneşi bir tanrının mahkumu zevksiz ve tadsız bir hayata da mahkum etmesini eleştirir..

Bediüzzaman'a göre:" şems, emr-i ilahiye temessül eden ve her bir hareketini meşiet-i ilahiyeye tatbik eden bir çöl paşasıdır". Muhakemat.

Böyledir, çünkü, Bediüzzaman'a göre: “şems de hürdür. ” Bu hürriyet Batının başıbozukluk ya da Sani'ine isyan eden sanatkar, ustasına karşı çıkan makine (pinokyo gibi) durumunda değildir, mümkün de değildir.

Bediüzzaman'a göre sanatın hür olmasının, yani Güneş'in hür olmasının "gerek ve şartı" (yani matematiği) şu şekilde düzenlenir: "Öyle ise Şems de hürdür. Kanun-u İlahiye itaat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır". Muhakemat.

Sanatın Sani'ine karşı durumu ile sanata ve sanatlara karşı, esere karşı duruşu burada ortaya konulmuş oluyor. Allah, bütün sanatların ve sanatkarların Sani'idir, hadis-i şerifi, buradaki hükmü işaret ediyor.

“Dünya bir makineyse biz onun bir yedek parçası olamayız. ” “O zaman biz neyiz?” diye soruyor Batı insanı.

Dünya’ya alüfte fistanı giydirir, der Bediüzzaman Batı romanı için.

Dünya, bir hayvana benziyordur, hatta kainat da bir büyük hayvandır. Dünya üzerindeki bir küçük hayvanı büyütsek dünya gibi, dünyayı küçültsek bir küçük hayvan gibi görünecektir. Her bir insan da bir dünyadır; hatta alemdir. İnsan büyütülse bir alem, alem küçültülse bir insan olarak görünecektir. Dünyanın da kozmoğrafyanın hesaplarına sığışmayan gayeleri ve sanatları vardır. Aynı şekilde bir karıncanın da, mikrobun da...

Allah’ın böyle pek çok hayvanatı bulunur. ”

Ayrıca, kafirler, “Allah’ın, dünyanın imarı için gönderdiği bir kısım hayvanatıdır”.

Sanatın alan şeylerin bütününü ifade eden soyutta saklıdır. Her bir eser, bir kalemin ucundaki lekedir. Bu lekeler birleşerek bir kelam olurlar. Kelamın aslı mana demektir; yani, her bir dizilen varlık aslında bir anlamı oluşturuyordur.

Bediüzzaman bunu: "efkar ve hissiyatın mecra-i tabiisi nazm-ı maanidir" olarak şifreler.

Kainatta birleşerek görünen bu büyük resme (şeriat) güzellik diyoruz. Üstad bunu şöyle tanımlıyor: nizam-ı ekmelde her bir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir".

Bunun için her bir şey, her şey kadar güzeldir. Kainatta görünen şeriattaki hüsn-ü mücerred Bediüzzaman'a göre imanın anahtarıdır, çünkü, iman bir hüsn-ü münezzeh ve hüsn-ü mücerreddir.

Bu demektir ki: her bir şeyin sanatı, o şeyin fıtratındandır, fıtratı ise bütün kainatla bağlı bir yerdedir. Bu, yerin tam noktasını (merkez) bulması ile güzellik ortaya çıkabilir. Sanatın güzellikte ilerlemesi, ancak iman sahrasında olabilir.

Bu güzelliğin kelamdaki inkişafını bir çok boyutlu tablo üzerinden Bediüzzaman şöyle anlatır:

Nasıl mütedahil tasvirlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa, o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.

Muhakemat

Hippokrates'in dediği gibi; Hayat kısa, sanat uzundur, yani, hayat sahibinin hayatı binde birdir, geri kalanı sanattır.

Bediüzzaman, yeni medeniyetin temellerini oluşturduğu eserlerinden Münazarat’ta kendini tanıtır ve mesleğini anlatır:

“Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannedip derlerdi ki:

Sual: Sen tâcir misin? Cevap: Evet, tâcirim, hem de kimyagerim.

Sual: Nasıl? Cevap: İki madde var, mezc ettiriyorum. Bir tiryak-ı şâfi, bir elektrik-i muzî tevellüd eder.

Sual: Nerede bulunur? Cevap: Medeniyet ve fazilet çarşısında, cephesinde insan yazılan ve iki ayak üstünde olan sandık içindeki, üstüne kalb yazılan siyah ve pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.

Sual: İsimleri nedir? Cevap: İman, muhabbet, sadâkat, hamiyet.

Buradaki sahne, aynı dönemde yaşayan ve elektriğin sihrinin peşindeki Tesla’yı hatırlatmaktadır. Bediüzzaman da bir elektrik üretmek ve bunu kullanmak için çalışmaktadır. Daha sonraları bunun Kur’anda elektrikten bahseden ayetlerin aynı zamanda Risale-i Nur’a işaret ettiğini söylediğinde, aradığının Kur’andan gelen manevi elektrik olan Nur’lar olduğu görülecektir.

Üstad, buradaki fonda bir insan fotoğrafı çekmektedir. Fotoğrafın Bediüzzaman zihnindeki yerini, fotoğrafın içindeki pek çok resimler bulunmasını ifadelerinde çokça kullanmasından anlaşılıyor.

Yeni dönemde sanat da bir fotoğraf gibi iç içe resimlerden oluşmaktadır. Londra’da bir yemekte Charlie Chaplin, “Gertrude şu çimlere bak der”. Gertrude Stein şöyle der: “Beni Turner’ın resimlerindeki yeşil etkiler. ”

Aynı Turner ise fotoğraf makinesini gördükten sonra “artık işinin bittiğini” söyler ve bundan sonra ressamların sabah kalkarak zihnine günün ilk ışıklarını toplamayı bırakıp, makinenin içinden geçen ışıktan, elektrikten gerçekliği kovalayacağını düşünür.

Bir fotoğrafçının dediği gibi: aradığı simetri ve sonsuzluktur. Bütün sanatçılar için de bu böyledir.

Bediüzzaman Sözler adlı eserinde sanatın da doğru sözünü yakalar: Malûmdur ki, mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel san'atlar, gayet güzel bir programa istinad eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delâlet eder. Demek, ruhun mânevî güzelliğidir ki, ilim vasıtasıyla san'atında tezahür ediyor. " (32. Söz)

Tersinden bakarak da, 'Şehrin manzarasında gökdelen minareyi eziyorsa' diyor Gai Eaton, 'orada maddiyat maneviyata galip gelmiş demektir'. Buna örnek olarak, eski şiirimizdeki ya da mesnevilerde anlatılan saray yaşamlarındaki işret meclisleri gibi tasvirlerde, şeriatla edeb arasındaki ya da emr-i İlahi ile gelenek ve töreler arasında yükselti ve alçaltıları görmek mümkün olabiliyor. Dolayısıyla biz insanın ve insanların ruhlarını her şekilde sanatlarında tezahür etmiş olarak görebilmekteyizdir.

İnsan ruhunu sıkıştıran sanatındaki kendi iradesinde bağlı olarak programı, ilmi, zihni ve ruhunun kabiliyetidir.

Zaman kısıtlaması ve mekan kısıtlaması (ceviz kabuğu) insan ruhunu sıkıştırır, zihni dondurur ve soyut düşünceyi keser ya da atar.

Örnek: S. G Gottsched bir yazısında oyun yazarlarının Aristoteles'in öngördüğü tiyatroda mekan, zaman ve olay birliğine uymalarını şart koşuyor. Goethe bu kurallara isyan ederek: "Mekanda birlik acımasızca bir hapishaneye tıkılmak gibidir, zaman ve olayda birlik ise düş gücümüze vurulmuş ağır ve sıkıcı prangadır" diyor. (Burke)

Eşyaya “mana-i harfi ile bakmak, mana-i ismi görmek” Bediüzzaman'ın sanattaki zihin prangalarını açar, işleyişinin programını oluşturur. Bu, aslında küçük resimden büyük resme (birden bine) doğru yol alacak bir çalışmayı içerir.

Sanat umumen buradaki bakıştadır.. her bakışın iki yönü vardır, mana-i harfi ve mana-i ismi; bu ikisi her bakış için sıralı ikiler oluşturacak şekilde bağlı manalardır. Bunlar da aşağıdan yukarıya yükselerek devam eder. Cam, ayna; ayna suret, suret şahıs, şahıs isim, isim sıfat, sıfat şuunat, şuunat ve zat ikilileri gibi...

Bunların doğru yere yerleştirilmesi (nazm-ı maani) zorunludur. Doğru ve tam yerinde gerçekleşmesi belagati netice verecektir. Belagat sanatın her türünde ve insanın tavırlarında karşılıkları bulunan bir alandır.

Aksi, neyi netice verir? Birincisi suretperestlik, ikincisi mecazı hakikat zannetmek; ya da diğer bir netice, mecazı reddetme... Bunu evrensel boyutta şöyle görebiliriz: Biri sanatı görüp Sanii görmeyerek tabiatperestlikte donmak... İkincisi, Sanii görüp sanatı görmeyerek istihsan etmekten (tad ve zevk) geri durmak...

Bir mü’min için nimetten in’ama, eserden sanata başlayan tad ve zevk, imanın hüsn-ü münezzeh ve hüsn-ü mücerred bostanında cilveleşen yüksek ruhların neş’esine dönüşerek lezzet-i mukaddese bir şükür olarak “barekallah”, ”maşallah”, sübhanallah” gibi hitap çiçekleri açacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum