1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Bediüzzaman’ın Halk Partisi Genel Sekreterine Mektubu
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın Halk Partisi Genel Sekreterine Mektubu

A+A-

Emirdağ Lahikasının erisale tasnifine göre 164. mektubu[i] Bediüzzaman’ın o dönem Halk Parti genel sekreterine gönderdiği mektubdur.

Bediüzzaman yirmi sene boyunca kendisine edilen haksız ve zalim muameleler için bir istida (dilekçe) resmî makamlara vermediğini, hükümet ile konuşmadığını bildirir. Yirmi sene sonra ilk defa bu istidayı yazmıştır. Hilmi Ural dahiliye vekili iken ona hitaben yazmış fakat o zaman göndermeyip Hilmi Ural Halk Parti genel sekreteri iken göndermiştir.

Bediüzzaman, hükümet hesabına kendisini muhatap aldığını bildirdiği Hilmi Ural’a önemli ikazlarda bulunur.

Halk Partisinin millete karşı ehemmiyetli bir vazifesi olduğunu söyler. Bu vazife de, Hakaik-i Kur’aniyeyi terbiye-i medeniye yerinde esas tutmaktır.

Türk milleti ve Türkleşmiş olanlar bin seneden beri İslam Âleminin yüzünü güldürmekle beşeriyeti de küfr-ü mutlaktan korumaya vesile olmuşlardır diyen Bediüzzaman eğer din zararına medeniyet propagandasının yerine Hakaik-i Kur’aniye ve imaniyeyi tervice çalışmazlarsa İslam âleminin uhuvvet ve muhabbeti yerine dehşetli bir nefret ve adavet meydan bulacağını ve bununla da küfr-ü mutlak ve anarşiliğe mağlub olunacağını haber veriyor. Bu mağlubiyet Türk milletinin parça parça olmasına sebebiyet verecektir diyor. Dikkate değer bir noktadır ki Bediüzzaman daha İkinci Dünya Harbi devam ettiği hengamda ve anarşilik bugüne nisbeten yok derecesinde iken anarşiliğe karşı hükümeti şiddetle ikaz etmektedir.

Bediüzzaman mektubunda iki dehşetli cereyandan bahseder. Bu cereyanlara karşı ancak Kur’anın kuvveti ile durulabileceğini de ihtar eder. Bu cereyanlardan birincisini böyle tanımlar: “küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyan…”

Bu şiddetli cereyanın karşısında ancak İslamiyetin hakikati ile mezcolmuş, ittihad etmiş ve geçmişte de bütün şerefini İslamiyet’te bulmuş bir millet dayanabilir diyen Bediüzzaman Kur’an hakikatlerinin bu milletin can damarı olduğuna da dikkat çekiyor ve terbiye-i medeniye yerine Kur’an hakikatlerinin düstur yapılmasının önemine vurgu yapıyor. O cereyanın ancak bu suretle durdurulabileceğini bildiriyor.

İkinci cereyan ise; İslam Âlemindeki sömürgelerini iyice kendilerine bağlamak için bu vatandaki kuvvetli İslam merkezini dinsizlikle ittiham ederek bozmak ve böylelikle İslam Âleminin irtibatını manen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adavete çevirmek planı ile bir derece muvaffak olan bir cereyandır ki Bediüzzaman diyor: ”Eğer bu cereyanın aklı başında olsa bu dehşetli planı değiştirip hariçteki Âlem-i İslam’ı okşadığı gibi; bu merkezdeki İslamiyet dinini okşasa, hem o da çok istifade eder, hem azim fütuhatını bir derece muhafaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli beladan kurtulur.”

Mektubun devamında Bediüzzaman eğer medeniyet hesabına mukaddesatı çiğneyen usuller muhafazaya çalışılırsa, iyilikler inkılabları yapan bir kaç adama verilip mevcud dehşetli kusurlar bütün millete aitmiş gibi telakki edilse, Türk milletinin mukaddesatı muhafaza yolunda şehit düşmüş olan ecdadına manevi bir azap ile beraber iyiliklerin küçültülmüş olacağını ve dehşetli kusurlara keffaret olamayacağını vurgular.

Bu mektub bir ihtarnâme niteliği taşımaktadır. Yapılan yanlış uygulamaların olabilecek vahim neticelerini Bediüzzaman nazara vermiş ve vaz geçilmesi, tamire çalışılması yönünde uyarılarda bulunmuştur.  

Yüzde doksanının kalb ve ruhu an’ane-i İslamiye ile bağlanan bu milletin geçici olarak fıtratına muhalif olan emirlere itaat ciheti ile boyun eğse de kalben bağlanmayacağını bildiren Bediüzzaman, bir Müslüman dinin terk etse anarşist olur daha hiçbir kayıt altında kalamaz demiştir.

Bediüzzaman, yapılan tahribatı tamire çalışmalarının kendilerine istikbalde çok büyük bir şeref ve ahirette büyük kusurlarına da keffaret olacağını, bunun kendilerini milliyetperver ve hamiyetperver namına da müstehak edeceğini bildirmiştir.

Risale-i Nur’un bu millet ve vatan için sedd-i Zülkarneyn gibi Kur’ânî bir sed olduğunu ve hiçbir filozofun, dinzisin ona karşı çıkamadığını da hatırlatan Bediüzzaman Hilmi Ural’a hitaben “Siz dünyevi çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz; bir parça da âhiret hesabına konuşan benim gibi kabir kapısında vatandaşların haline ağlayan bir bîçareyi dinlemek lazımdır” der.

Bediüzzaman, kendisine yapılan haksız işkencelerden de bahsettiği bu mektubu malûmatları olması adına Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne de göndermiştir. Kendisinin uğradığı zulümlere dur demesi beklenen Emniyet Müdürü ise bu mektubun Said Nursi için kim tarafından yazıldığını araştırmaya koyulmuş ve kendisine “Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış” diyerek dört-beş defa sıkıntı vermiştir. Bu hali gören Bediüzzaman diyor: “Böylelere müracaat edilmez, yirmi sene sükûtum haklı imiş.”

Bu mektubun bugün yeniden gündemimize girmesi gerekir çünkü “neden bu hale geldik” sorusunun bir cevabı burada gizlidir. Menfî gidişata nasıl “dur” denileceği de açıkça bu mektubda bildirilmiştir. Müslümanların din ile bağlarını kopartmaya çalışanlar bir Müslüman’ın dinden çıkarsa ancak anarşist olacağı uyarısını bugün de dikkate almalılar.  Bu millet ve vatan İslam ile hemhâl olmuş ve fıtratı onunla yoğrulmuş, buna muvafık olmayan bütün cereyanlar, zahiri güzel de görünse, ifsada hizmet edecektir.

Bediüzzaman bu mektubunda da emsali mektublarda olduğu gibi bu vatanı, bu milleti anarşilikten kurtarmak için tesirli eserleri ile çalıştığını vurgulamıştır. Anarşiliğe karşı mütemadiyen uyarıları vardır Bediüzzaman’ın.

Bu mektubun her bir meselesi tek tek de ele alınabilir zira komprime bir hülasa gibidir. Hem bir ikaznâme hem ihtarnâme hem de muhatapları için bir hayırhahtır bu mektub.

Aynı zamanda bu mektubun metni elimizde olması, Bediüzzaman’ın üzerine düşen vazifeyi hakkıyla ifa ettiğinin de bir belgesidir. Kendisine kanunlara muhalif olarak işkenceler edenlere karşı hakkı söylediğinin, hapis, sürgün ve tecritlerin onu vazifesini ifadan geri bırakmadığının da delilidir.  

Bizler de bu mektubları okudukça Bediüzzaman’ın vazifesini hakkıyla yerine getirdiğine şahitlik etmekteyiz. Peki biz bu mektubların talimatı dairesinde vazifelerimizi icra ediyor muyuz???

 

[i] Emirdağ Lahikası – 1 Envar N. s.217-221

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.