Müteşabih Hadislerin İçerikleri

Müteşâbih Hadisler Konusunda Bediüzzaman’ın Görüşleri ve Tespitleri-3

C-Müteşabih Hadislerin İçerikleri

Hz. Peygamber (ASM) devrindeki insanlar açısından kâinatın ve insanın yaratılışına, hem onların sevk ve idare edilişine dair çoğu mesele bilinmiyordu. Hem Allah (CC) tanınmıyordu. Allah’ı hakkıyla tanımak, tevhid hakikatiyle her şeyin Ondan olduğunu ve Onun kontrolü altında bulunduğunu bilmek olduğundan, hem Allah ancak külli ve cüz’î icraatlarıyla ve yarattıklarıyla tanınabildiği noktasından müteşâbih hadisler gerekliydi. Bu açıdan müteşabih hadislerin bir kısmı bu sahalardadır.

Her fani gibi bir gün ölecek olan dünyanın eceli olan Kıyamet hadisesi, Kıyamet öncesi dünyanın ve insanlığın durumu da bilinmezler arasındaydı. Ümmeti olması hasebiyle Kıyamete kadar ömür sürecek Müslümanların ahvali Hz. Peygamber’i (ASM) birebir ilgilendirdiğinden, Kur’anla tescillenmiş şefkati gelecek zamandaki ümmetinin dertleriyle onu dertlendirdiğinden Hz. Peygamber’in (ASM) birçok müteşâbih hadisi gelecek zamanla ilgilidir. Özellikle Âhirzaman hadisleri…

Hem insanların ölümleri ve Kıyamet sonrası olaylar olan Berzah âlemi hadiseleri, Mahşerdeki yaşanacak sahneler, Hesab ve Sırat Köprüsü, Cennet ve Cehennem, Ebedî Saadet ve Rü’yetullah konuları da bilinmezler arasındaydı. Bundan dolayı bu konulara dair hadisler de yine müteşâbihlerin bir kısmını teşkil ederler.

Bu sahalara dair muhkem içerikli âyetler[1] var olduğu gibi, birçok hadis-i şerif de muhkem[2] yapılıdır. Bundan dolayı “Bu sahalara dair her hadis, müteşâbihtir” demek yanlış bir ön kabuldür.

D-BAZI MÜTEŞÂBİH HADİSLERİN TE’VİLLERİ

  1. Allah’a (CC), Kâinata ve İnsana Dair Müteşâbih Hadisler

Kâinata dair müteşâbihlerin anlaşılması konusunda Bediüzzaman bu tarz rivayetlere İsrailiyat’ın karıştığını da belirterek bir nümuneyi Muhâkemât isimli tefsir mukaddimesinde şöyle ele alır:

“Pûşide olmasın, Sevr ve Hûtun kısas-ı meşhuresi, İslâmiyetin dahil ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen, Mukaddeme-i Saliseye git, göreceksin, hangi kapıdan daire-i İslâmiyete dahil olmuştur.

Amma, İbn-i Abbas'a olan nispetin ittisali ise: Dördüncü Mukaddemenin aynasına bak; o ilhakın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: "Arz, Sevr ve Hût üzerindedir." Hadis olarak rivayet ediliyor.

Evvelâ: Teslim etmiyoruz ki, hadistir. Zira, İsrailiyatın nişanı vardır.

Saniyen: Hadis olsa da zaaf-ı ittisal için yalnız zannı ifade eden âhâddendir. Akideye dahil olmaz. Zira yakîn şarttır.

Salisen: Mütevatir ve kat'iyyü'l-metin olsa da, kat'iyyü'd-delâlet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddemeye müracaatla, On Birinci Mukaddemeyle müşavere et! Göreceksin, nasıl hayalât, zahirperestleri havalandırmış, bu hadisi, mahamil-i sahihadan çevirmişlerdir.”[3]

Bediüzzaman hadis diye aktarılan bu sözün kaynağını ve İslam dâiresi içinde görünme sebebini bu şekilde izah ettikten sonra bu rivayete hamledilecek manalardan tespit ettiği 3 tanesini sıralar. Hadisi önce ilm-i tevhid ve ontoloji bilimi açısından ele alır:

“İşte vücuh-u sahiha üçtür:

Nasıl Sevr ve Nesir ve İnsan ve diğeriyle müsemmâ olan Hamele-i Arş, melâikedir. Bu Sevr ve Hût dahi, öyle iki melâikedir. Yoksa, Arş-ı Âzamı melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizam-ı âleme münafidir. Hem de lisan-ı şeriatte işitiliyor: Herbir nev'e mahsus ve o nev'e münasip bir melek-i müekkel vardır. Bu münasebete binaen o melek o nev'in ismiyle müsemmâ, belki âlem-i melâikede onun suretiyle mütemessil oluyor.

Hadis olarak işitiliyor: "Her akşamda güneş Arşa gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor."[4] Evet, şemse müekkel olan melek; ismi Şems, misali de şemstir. Odur, gider, gelir.

Hem de hükema-i İlâhiyun nezdinde, herbir nevi için hayy ve nâtık ve efrada imdad verici ve müstemiddi bir mahiyet-i mücerrede vardır. Lisan-ı şeriatta "melekü'l-cibal" ve "melekü'l-bihar" ve "melekü'l-emtar" gibi isimlerle tabir edilir. Fakat tesir-i hakikîleri yoktur. Müessir-i Hakikî, yalnız Zat-ı Akdestir.

b1.gif Esbab-ı zahiriyenin vaz'ındaki hikmet ise: İzhar-ı izzet ve saltanat tabir olunan dest-i kudret, perdesiz daire-i esbaba mün'atıf olan nazara karşı, zahiren umur-u hasiseyle mübaşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat daire-i akide denilen hak ve melekûtiyette herşey ulvîdir. Dest-i kudretin perdesiz mübaşereti izzete münasiptir.

[5],[6] b2.gif

Bediüzzaman bu hadisi ikinci olarak iktisâd bilimi açısından ele alır.

“İkinci mahmil: Sevr, imaret ve ziraat-i arzın en büyük vasıtası olan öküzdür. Hût ise, ehl-i sevahilin, belki pek çok nev-i beşerin medar-ı maişeti olan balıktır. Nasıl biri sual ederse, "Devlet ne şey üstündedir?" Cevap verilir: "Kılıçla kalem üstündedir." Veyahut "Medeniyet neyle kaimdir?" "Mârifet ve san'at ve ticaretle" cevap verilir. Veyahut "Nev-i beşer, ne şey üzerinde beka bulur?" Cevap ise: "İlim ve amel üstünde beka bulur."

Kezalik, vallahu a'lem, Fahr-i Kâinat buna binaen cevap vermiş. Şöyle sual eden zat, İkinci Mukaddemenin sırrıyla, böyle hakaike zihni istidat kesb etmediğinden vazifesi olmayan birşeyden sual ettiği gibi, Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevap buyurdu ki: "Yer, sevr üstündedir." Zira, yerin imareti nev-i beşer iledir. Nev-i beşerden olan ehl-i kurâ'nın menba-ı hayatları, ziraat iledir. Ziraat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevahilin âzam-ı maişetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir maden-i ticaretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir…”[7]

Bediüzzaman son olarak hadisi astroloji ve astronomi noktasında ele alır.

“Üçüncü Mahmil: Sevr ve Hut, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar eğer çendan farazî ve mevhumedirler. Asıl ecramı nazım ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cari ve lafzen ve ıstılahen cazibe-i umumiye ile müsemma olan âdâtullahın kanunu o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden “Arz burçlar üstündedir.” olan tabir-i hakîmane caizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedide nokta-i nazarındadır. Zira hikmet-i atîka burçları semada, hikmet-i cedide ise medar-ı arzda farz etmişlerdir. Bu tevil yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.

Hem de mervîdir: Sual taaddüd etmiş. Bir kere “Hut üstündedir.” Demek bir aydan sonra “Sevr üstündedir.” denilmiştir. Yani feza-yı gayr-ı mahdudenin her tarafında münteşir olan mezbur kanunun huyût ve eşi’alarının nokta-i mihrakıyesi olan Hut Burcu’nda temerküz ettiğinden, küre-i arz Delv Burcu’ndan koşup Hut’taki tedelli eden kanunu tutup şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı veyahut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını Burc-u Sevr üstünde yapmış demektir.”[8]

Bediüzzaman Lem’alar kitabında Hz. Yunus’un (AS) kıssasını tefsir ve tahlil ederken[9] bu hadisin ifade ettiği 4. bir yöne işaret eder: Psikolojik yön… Çünkü Kur’an Hz. Yûnus’u sâhibü’l-hût[10] diye isimlendirir. Bu ifade “Büyük balığın arkadaşı” demektir. Bediüzzaman, Hz. Yunus (AS) kıssasından insan öfkesinin sınırlarını aştığında onu bir balina gibi yuttuğuna yönelik psikolojik bir tespit yapar ve insan nefsinin bu yutucu yönüne “hevâ-yı nefis” (nefsin düşkün olduğu hal ve özellik) der.

Psikoloji bilimi noktasında insanlar öfke-merkezli ve şehvet-merkezli, dışa dönük ve içe dönük karakterli şekilde 2 sınıf olduklarından bu hadis mecâzen der ki: “Dünya hayatı, öfke merkezli dışa dönük karakterler ve şehvet merkezli içe dönük karakterler üzerinde duruyor.” Hût, insan iradesini yutucu öfkenin; Sevr ise, insan iradesini ezici şehvetin sembolü ve manevi âlemlerde tecellisidir.

Dikkat edilirse bu hadis-i şerif Bediüzzaman tarafından ontolojik, ekonomik, astrolojik ve psikolojik olarak 4 farklı yönden ve 4 farklı bilim dalı açısından tefsir ediliyor. Hem manevi âlemler olan melekût, gayb ve rüya âlemi gibi boyutlar da inkâr edilmeden… Bu âlemde bu surette görünmeyen hakikatler melekût âleminde aynen bu surette temessül ediyor, diyor. Bu açıdan müteşâbih hadisleri tefsir edecek kişinin maddi âleme dair fen bilimlerini bilmesi şart olduğu gibi, mânevi âlemlere dair dinî ilimleri, gayb âlemlerini ve o âlemlerin temessül kanunlarını da iyi bilmesi zaruridir. Aksi takdirde ya hadisi mevzu diye inkâr edecektir, bazı din âlimleri gibi veya hadisi “hurafedir” diye reddedecektir bazı fen âlimleri ve dinsizler gibi… Böyle hem zâhir hem bâtın her iki âlemi de bilip hadisi her cihetle ele alabilen kişilere Bediüzzaman “asfiyâ” der.[11]

Bediüzzaman Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisiyle insanın yaratılışına dair müteşâbih bir hadis-i şerifi şöyle te’vil eder:

“Bir hadis-i şerifte varid olmuş ki:

[12] b3.gif (ev kemâ kàl.) Bu hadis-i şerifi, bir kısım ehl-i tarikat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acip bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı mânevîsine bir suret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarikatin ekserinde sekir ve ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telâkkilerinde belki mâzurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren, onların esas-ı akaide münâfi olan mânâlarını kabul edemez. Etse hata eder.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi,[13] b4.gif sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, [14] b5.gif sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnat nokta-i nazarında vardır.

Şu mezkûr hadis-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki:

İnsan, ism-i Rahmân'ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından tezahür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi ve zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahmân gösterildiği gibi, insanın suret-i câmiasında, küçük bir mikyasta, zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahmân'ın cilve-i etemmini gösterir demektir.

Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânü'r-Rahîmin delilleri ve aynaları olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zât-ı Vâcibü'l-Vücuda delâletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir ayna parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten "O ayna güneştir" denildiği gibi, "İnsanda suret-i Rahmân var" vuzuh-u delâletine ve kemâl-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü'l-vücudun mutedil kısmı Lâ mevcude illâ Hû bu sırra binaen, bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemâline bir ünvan olarak demişler.” [15]

Bediüzzaman bu hadisi tekrar ele aldığı Emirdağ Lahikası-I isimli eserinde şöyle der: “Cenab-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murat, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.”[16]

Bediüzzaman önce bu hadise dair tasavvuf ve kelam erbabınca telakki edilen mânaları ele alıp tasavvuftan ehl-i zikir ve ehl-i fikrin hadis hakkındaki anlayışlarının hükmünü bir kelam âlimi olarak tayin ediyor. Bu tahlil, İslamî ilimler olan Hadis Felsefesi, Tasavvuf ve Kelam Tarihi açısından hadisi ele almadır. Sonra hadisi, ontoloji ve teoloji bilimleri açısından ele aldı. Kelam ilminin marifetullah noktasındaki “Muhâlefetün li’l-havâdis” zâtî düsturuyla hadise yaklaştı. Sonra hadisi ilm-i tevhid noktasında, insan ve kâinatın yaratılışlarının getirdiği zaruretle, Allah’ın isim ve sıfatlarına şehadeti, delaleti ve aynalığı cihetini inceledi. Hatta bu aynalık meselesinde Fizik Biliminin “Yansıma Çeşitleri ve Kuralları” konusuyla meseleye işaret ediyor.

2) Gelecek Zamana Dair Müteşâbih Hadisler

Bediüzzaman gelecek zamana dair, özellikle Âhir Zaman hakkındaki hadisleri, İstanbul’da kaldığı 1907-1910 yılları arasında kendisinden sorulduğu zaman te’vil etmiştir. Bunları o vakit kaleme almamıştır. Fakat 1930-1940’lı yılların başında bu hadisler halk tarafından kendisine tekrar sorulunca Şualar kitabının 5. Şua isimli kısmında onları kaleme almıştır. 30’a yakın hadis bu risalede te’vil edilmiştir. Bu hadislerden birkaç tanesi şudur:

SEKİZİNCİ MESELE

Rivayetler, Deccalın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını[17] gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş.

b6.gif Bunun bir tevili şudur ki: İslâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyandır[18], İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır.[19] Yoksa Büyük Deccalın cebir ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.”[20]

Bediüzzaman Mehdi-Deccal hakkında 100 farklı kaynaktan gelen hadislerin tamamını ele alarak, hadis ilmi bulunmamasına rağmen hadisleri okuyan kişilere sağlıklı bir perspektif ve bakış açısı sunuyor. İslam âlemi içinde çıkıp deccallik yapacak kişiyi Hz. Ali, “Süfyan” diye isimlendirdiği için İslam deccali ile dünya deccali ayrıdır, deyip dünya çapınca insanları aldatmaya çalışarak deccallik yapan kişi veyahut rejimine “Büyük Deccal” ismini veriyor.

ON İKİNCİ MESELE

Rivayetlerde var ki, "Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür."[21]

b6.gif Bunun iki tevili vardır:

Birisi: Büyük Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mucizâne bir ihbardır.

İkinci tevili ise: Hem Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam var. "Bir günü, bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır" diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.”[22]

Bediüzzaman bu hadisi önce Coğrafya bilimi noktasında sonra ise, Siyaset ve Kamu Yönetimi Bilimleri açısından ele alıp te’vil ediyor.

İKİNCİ KÜÇÜK MESELE

Dördüncü cihet ve sebep: Büyük Deccalın, ispritizma nevinden teshir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalının dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ, rivayetlerde "Deccalın bir gözü kördür"[23] diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccalın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan, yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.[24]

Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avâm-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler.”[25]

Bediüzzaman, gayb ve şehâdet âlemlerinden ibaret olan yaratılış dünyasına deccalin ve dinin bakış yönlerinin farkını açıyor. Deccal ve dinsizlik, sadece maddi gözle görülen şehadet âlemini görür ve insanları madde dünyasına çağırıp aldatır, diyor. Buna mukabil Kur’anın, yaratılış âlemini gayb ve şehadetiyle, maddesi ve manasıyla bütün olarak ele alıp insanları aldatmadığını ve insanlara hakkı gösterdiğini ifade ediyor.

Rüya ilmine ve manevi ilimlere vâkıf kişilerce sabit olduğu üzere sol göz, madde ve dünyayı görür; sağ göz ise, mâna ve âhireti görür. “Rahmânın iki eli de sağdır ve yümünlüdür”[26] hadisinin bildirdiği üzere sağ, daima hayırlı ve uğurludur. Sol ise, uğursuz ve hayırsızdır. Deccalin sağ gözü, kördür. Kur’anın hidayetine mazhar olan Mehdînin ise, her iki gözü de açıktır.

[1] Mesela: Cennetin müttakilere vaad edildiğini bildiren Ra’d Suresi, 13/35 âyeti…

[2] Mesela: “Mahşer günü mizanda en ağır gelen amel güzel ahlaktır” (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, 10/458) hadisi gibi…

[3] A.e., s. 71-72.

[4] Tirmizî, Fiten, 22.

[5] A.e. s.72-73.

[6] Yâsin sûresi, 36/38.

[7] A.e. s. 73-74.

[8] A.e., s. 74-75.

[9] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, İstanbul, Söz Matbaacılık ve Yayıncılık, 2012, s. 27-30.

[10] Kalem Sûresi,68/ 48.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, İstanbul, Söz Matbaacılık ve Yayıncılık, 2012, s. 119

[12] Buhârî, İsti’zan, 1.

[13] Şûra sûresi, 43/11.

[14] Rûm Sûresi,30/ 27.

[15] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, İstanbul, Söz Matbaacılık ve Yayıncılık, 2012, s. 178-179.

[16] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, İstanbul, Tenvir Neşriyat, 2007, s. 137.

[17] Süyûtî, el-Örfî Va’di fî Ahbâri’l-Mehdî: 2:233, 334.

[18] Hz. Ali, manevi müşahedesinde İslam âlemi içinde çıkacak deccâli, Taif kuşatmasında aldığı yara ile bir gözü kör olan, mal ve iktidar düşkünlüğü ile tanınan Ebu Süfyan suretinde gördüğü için ondan “Süfyan ve Süfyânî” diye bahsetmiştir.

[19] A.e., s. 234.

[20] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, İstanbul, Söz Matbaacılık ve Yayıncılık, 2004, s. 716.

[21] Müslim, Fiten, 110.

[22] A.e., s. 719-720.

[23] Buhârî, Fiten, 26.

[24] Bediüzzaman Avrupa Medeniyeti’nin şahsa verdiği terbiyeyi incelediği bir eserinde şöyle der: “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin… Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani, harika, menhus zekândır… İşte, felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb-âşinâ parlak iki gözüyle iki âleme nazar eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret eden hüdâ-yı Kur'ânî der ki…” (Lem’alar, s. 203-211)

[25] Nursi, Şualar, s. 730-731

[26] Müslim, İmare, 18.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum