Risale-i Nur istikbal marşımızdır

Risale-i Nur istikbal marşımızdır

Edebiyatçı Mustafa Oral: İstiklalin manzumu İstiklal Marşı ve istikbalin mensuru olan Risale sadeleştirilemez

A+A-

Röportaj: Taha Çağlaroğlu-RisaleHaber

 

Edebiyatçı Mustafa Oral, Risale-i Nur, edebiyat ve dil üzerine konuştu

 

Edebiyat dünyamızda Risale-i Nur'un ele alınıp işlenmesi, edebiyatçılarımızın ve sanatçılarımızın risalelerden istifadesi konusunda neler söylemek istersiniz ?

 

Her kültür hareketi taşıyıcıları üzerinden sonraki nesillere aktarılır. Ağaç hakkında hüküm vermenin yegane yolu meyvesi olmasa bile en kestirme yolu olduğu bir gerçektir. Risale-i Nur kaleme dayalı iman, kültür ve aksiyon hareketi olarak meydana çıkarak tezini insan-insan, insan-kainat, insan-Allah ilişkisi üzerine bina etmiştir. İnsan, kainat ve Allah arasındaki ilişki Risalede Esma-i Hüsna sistematiği ile açıklanır. Bu güne kadar Risale-i Nur’dan beslenen aydın, düşünür, bilim insanı ve yazarlar tarafından iman hizmeti bağlamında Risalede bahsedildiği şekilde Esma-i Hüsna’nın “esma” tarafının hayli işlendiği görülmektedir. Bununla beraber “hüsna” tarafının risaledeki dil ve duyarlılıklar dikkate alınarak yeterince işlendiğini söylemek zor. Bu alandaki çalışmalar çok sathi kalmış olup, Risale’nin edebiyat ve sanat tarafına yapılan vurguların klasik edebiyat ve sanat kuramlarını ve anlayışlarını, bu alanda yazılan çok az sayıdaki şiir, hikaye ve romanın belli bir dil ve edebiyat düzeyini aşamadığını görüyoruz.

 

Öte yandan Risaledeki edebiyat ve sanat kavram ve kuramlarından hareketle Risale dili oluşturmaya çalışanlar da yok değil. Ne var ki bu tür çalışmalar Nur Talebeleri arasında çok fazla karşılık görmediğinden, bunların edebiyat dünyasında gün yüzüne çıkması gecikmiştir. Bu durum, Risalenin edebiyat ve sanat anlamında ehil ellere ulaşmasını geciktirerek, bir çok edebiyatçı, yazar ve düşünürün “Risale’ye karşı mesafeli olmasına neden olmuştur.

 

Bu gün “elif” ekolu olarak bilinen bir grup şair ve yazar Risale dilinin inşası anlamında Nur Talebeleri arasında ince bir damar olarak varlığını sürdürmekle beraber yine de kendilerini ifade edecek zemin sıkıntısı çektikleri aşikardır. Bu ekolun kurucu öğesi olan Suad Alkan dünya edebiyatının ve sanatının geldiği noktayı dikkate alarak “Risale, edebiyat ve sanat” konuları üzerine ilk defa düşünen, bunları dillendiren, bunun kuramsal altyapısını atan kişi olarak dikkat çekmektedir. Bu ekolden beslenen Nurullah Çetin, Mehmet Kaplan ve Osman Gökmen kuramsal ve akademik metinleri ile, Taha Çağlaroğlu şiir ve denemeleriyle, Nejat Aday, Caner Kutlu ve Cahit Külekçi hikayeleriyle Risalenin edebi ve sanatsal tarafına vurgu yapmışlar, örnek metinler ortaya koymuşlar. Burada Sadık Yalsızuçanlar’a ayrı bir cümle açmak gerekiyor. Yalsızuçanlar öyküden romana, denemeden makaleye uzanan edebiyat türlerinde gerçekten de kilometre taşı niteliğinde eserler ve örnek metinler vermiş, Risale dilinin edebiyat çevrelerinde tanınmasına ve orta ve üst düzey okuyucular arasında kabul görmesine en büyük katkıyı sağlamıştır.

Başa dönersek… Bu gün edebiyat ve sanat dünyasında Risale dili, edebiyatı, sanatı üzerine yeterince eserin yayımlanmamış olması, bunlardan hareketle örnek edebi metinlerin oluşturulamaması Risale-i Nur taşıyıcılarının/talebelerinin içerden bir ses olarak bu konuda örnek metinler ile tartışma ve müzakere zemini oluşturamaması olarak açıklanabilir. 

 

Bir Bediüzzaman estetiğinden söz edilebilir mi? Bu estetiğin ortaya konması için sizce ne gibi çalışmalar yapılabilir?

 

Risale-i Nur Sezai Karakoç’un değişiyle bir İslam kültür ansiklopedisi niteliğindedir. Bediüzzaman dinde, dilde, düşüncede, medeniyette, kültürde bütün İslam birikimini yenileyen ve onu hayatımıza taşıyan en büyük  -ifademi mazur görün- “Kur’an taşıyıcısı” olarak karşımıza çıkmıştır. Risalenin bana kalırsa en güçlü yanı müellifinin din dilini Kur’an’ın üslubuyla dönüştürerek i’cazlı bir şekilde, okuyanı aciz bırakan bir üslupla insanlara ulaştırmasıdır. Bu minvalde Risaledeki en belirleyici metin Kur’an’ın diğer ilahi ve beşeri kitaplardan en önemli üstünlüğünü olan edebi, sanatsal, i’cazlı dilini anlattığı Mucizat’ıKur’aniyye Risalesidir. Keza Eski Said döneminde kaleme aldığı Muhakemat, Asar-ı Bediyye ve yer yer Mesnevi Nuriye Bediüzzaman estetiğinin boyutlarını göstermesi açısından önemli ipuçlarıdır. Bir Bediüzzaman estetiği yukarıda belirttiğimiz kitaplarda mevcuttur ama bir Bediüzzaman estetiğinden hakkıyla söz etmek için ortada bu eserlerin şerhi niteliğinde emsal metinler yeterince yoktur. Bunun için yukarıda isimlerini zikrettiğimiz metinler inceden inceye tetkik edilerek, edebiyatın ve sanatın geldiği noktalar da dikkate alınarak karşılaştırmalı şekilde şerhleri yapılmalı, bunları müzakere zeminleri oluşturulmalı, edebiyat türleri dikkate alınarak atölye çalışmaları yapılmalı, bunların yazılı ve görsel basında dolaşıma sokulması sağlanmalıdır.

 

Bediüzzaman’ın “imanın güzelliği, hakikatın güzelliği, nurun hüsnü, çiçeğin hüsnü, ruhun cemâli, suretin cemâli, şefkatin güzelliği, adaletin güzelliği, merhametin hüsnü, hikmetin hüsnü”(Şualar, 4. Şua) biçimindeki izahı çerçevesinde Risale-i Nur’daki estetik tablo konusunda düşünceleriniz nelerdir?

 

Kainatın mülk tarafı zıtların hareket halinde olduğu alemdir. Varlıklar arasındaki alaka iyi-kötü, hak-batıl, iman-küfür gibi zıtlıklar üzerinden ilerler. Bunlar içinde en dikkat çekeni güzel-çirkin dengesidir. Güzel ve çirkin insanın başka varlıklarla ilişki kurmasında, varlıkların birbirleriyle mukayesesinde en temel ölçü ve değerdir. Güzellik nispi bir kavram olmakla beraber kainatta güzellik esastır. Çirkinlik tebeidir, kıyas-ı vahididir. Zira güzelin güzelliğini artıran çirkinin çirkinliğidir. (Mesnevi-i Nuriye)

Kainatta mutlak hakim hüsündür. Alemin yaratılışında asıl maksat ve mutlak galip hüsün, hayır, hak ve kemaldir. Allah güzeldir ve güzeli sever. O her şeyi en güzel şekilde yaratmıştır. Zira Cemil-i Mutlaktan güzellik gelir. (Sözler). Kainattaki güzellik ezeli ve ebedi “Güzel”den süzüldüğü için imkan dairesinde daha güzeli tasavvur ve tahayyül edilemez.

 

Kalblere “hüzün ve Rabbani aşkları intiba” eden yegane unsur güzelliktir. Sani-i Hakiki yarattığı her varlıkta sanatını tecelli ettirerek, güzelliğini görmek ve kalplere göstermek ister. Zira hüsün elbette aşk ister. (Sözler) Bunun için her varlık üzerinde, o varlığa renk ve şekil veren tezahürlerde ve tecellilerde hüsün ve güzelliğin ortaya çıkmasını sağlayan sistemi kainatta, onu temaşa ve takdir edecek latifeyi de insanda derc etmiştir.

Sanatkar akıl, kalb, ruh, sır, şuur ve hayal gibi latifeleri ile Sani isminin tecellilerine ve tezahürlerine mazhardır. Her güzelliğin kaynağı hüsn-ü mücerret olduğundan sanatın nihai hedefi soyut güzelliği yansıtmaktır. Sanatçı latifeleri vasıtasıyla Sani ismine ayine olarak kamil imandaki “hüsn-ü mücerred ve münezzeh” makamına erişir.

Sanatçı için hüsn-ü mücerret, meziyetler ve latifeler belagat çiçeklerinin bostanıdır (Muh.) Bu anlamda Risale’deki imanın, hakikatin, nurun, şefkatin, adaletin güzelliği, çiçeğin, merhametin, hikmetin hüsnü, ruhun ve suretin cemâli gibi terkipler anahtar kavramlar olarak dikkat çekmektedir.

 

Sizce Risale-i Nur, edebiyatımızda, edebî eserlerimizde yeteri kadar derinlikli işlenmiş midir?

 

Risalenin edebiyatımızda, edebi eserlerimizde yeteri kadar derinlikli işlendiğini söylemek çok zor. Risalenin ve Bediüzzaman’ın konu edildiği şiirler, hikayeler, romanlar yazılmıştır. Fakat bunların belli bir edebi dili aştığını söylemek zordur. Yavuz Bahadıroğlu ve İslam Yaşar’ın iyi niyetli çalışmaları da buna dahildir. Bununla beraber Türk ve dünya edebiyatını yakından takip eden “içerden” edebiyatçılarda yok değil. Bu anlamda Sadık Yalsızuçanlar’ın öyküleri ve romanları, Taha Çağlaroğlu’nun şiirleri, Nejat Aday, Cahit Külekçi ve Caner Kutlu’nun hikayeleri Risaleden beslenerek ortaya konulan örnek metinler olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bütün bunlar Risalenin edebiyat ve sanat tarafının Türk ve dünya aydınları tarafından yeterince tanınmasına, anlaşılmasına ve bu yönde örnek metinler ortaya çıkarmasına imkan vermemektedir.  Bununla beraber burada modern Türk edebiyatının ustalarından Sezai Karakoç’un Risaleye yaptığı göndermelerini, Rasim Özdenören’in “Hastalar ve Işıklar” kitabındaki atıflarını, Arif Ay’ın “Bediüzzaman” şiirini Risaleden beslenme adına burada anmakta yarar var.

 

Risalelerdeki edebî ve estetik duyarlılığı modern sanat anlayışlarıyla yeniden ele almak mümkün müdür?"

 

Su bulunduğu kaba göre şekil alır. Fakat suyun içinde bulunduğu kap ne olursa olsun, suyun özü değişmeyecek, sadece bulunduğu kabın görüntüsüne bürünecektir. Risaledeki edebi ve estetik duyarlılıkların 50 yıl önceki insanın dil ve üslup kabulleri ile sınırlı kalması düşünülemez. İnsan da bir sudur ve bulunduğu çağın/kabın şeklini alır. Zamanla değişen değer yargıları elbette dilde, düşüncede ve edebiyatta yeni söylemler, kaplar ve kalıplar ile kendini gösterecektir.

 

Bir edebi ve estetik metin bulunduğu çağın tarihini taşır. Çağlara göre toplumu düzenleyen normlar ve değerler değiştiği gibi edebi verimlerde tema/konu, şekil ve tür olarak sürekli değişim halindedir. Tarihin bir döneminde masallar ve hikayeler ön plana çıkarken bir başka döneminde destanlar, türküler ve şarkılar geçer akçe olabilir. Türk şiirinde bir dönem hece ve aruz ön planda iken kimilerine göre Ahmet Haşim ve Yahya Kemal ile, kimilerine göre de Nazım Hikmet’le birlikte modern/serbest şiire geçilmiştir.

Tarih ve edebi metin bütünlüğünden hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bu gün hece veya aruz vezni ile bir şiir/naat yazılamaz. ((Şayet yazılırsa bunun edebi değerinden ziyade akademik veya folklorik değerinden bahsedilebilir. Cemal Süreya’nın da dediği gibi zaten folklor (ve akademi) şiirin (edebiyat ve estetiğin) düşmanıdır.)) Çünkü bu gün modernleşen, kentleşen insan topluluklarının dünyası hece ve aruz tarzı şiirdeki estetiğin ve ahengin çok çok uzağındadır. Bundan 50 yıl önce Mehmet Akif, Arif Nihat Asya ve Necip Fazıl gibi şairlerin naatları beğenilirken günümüz insanın beğenilerini Sezai Karakoç, İsmet Özel, Turgut Uyar gibi şairlerin naatları yansıtmaktadır. Benzer şeyleri Risale için de söylemek mümkün. 50 yıl önce Risaleyi ve müellifini anlatmak için Hasan Feyzi ve Ahmet Feyzi gibi şairlerin şiirleri okuyucuda bir karşılık buluyorken, bu gün Arif Ay’ın, Suad Alkan’ın, Taha Çağlaroğlu’nun şiirleri modern şiirin geldiği noktaya daha fazla yakın durmaktadır. (Edebi beğenileri 50 yıl öncesini yansıtan kişiler için elbette  Arif Ay’ın, Suad Alkan’ın ve Taha Çağlaroğlu’nun şiirleri pek anlam ifade etmeyecektir.)

 

Estetik ve edebiyat amaç değil araçtır. Asıl olan içeriğin aktarılmasıdır. Bir edebi metnin klasikleşmesi ancak çağın değişen iktisadi, siyasi, sosyolojik, psikolojik ve edebi/sanatsal şartları dikkate alarak çağdaş/modern kalıplarla sunulması ile mümkündür. Bu bakımdan Risale merkezli bir dil ve düşünce atmosferi oluşturulurken Risaledeki edebi ve estetik duyarlılıkların modern sanatın imkanlarından yararlanılarak dillendirilmesi tercihten öte bir zorunluluktur. Bu anlamda Yahya Kemal ve Tanpınar bizim için emsal teşkil edebilir. Yahya Kemal Osmanlı medeniyeti ve gelenek ile olan ilişkisini yenilenerek değişim şeklinde uygularken, Tanpınar değişerek yenilenmeyi önemsemiştir. Risaledeki edebi ve estetik duyarlılıkları modern sanata göre güncellerken ve buna uygun örnek metinler ortaya koyarken  “değişim, dönüşüm yenilenme, eklemlenme…” gibi kavramların üzerinden bir tekrar yoruma ve şerhe girişebiliriz.

 

Dergilerde şiir ve  öykü yayımlayan biri olarak Risalelerin sadeleştirilmesi meselesine nasıl bakıyorsunuz?"

 

Vasat yazarlar için söz (dil) anlamın gömleğidir. Has yazarlar için ise dil deridir.  Gömlek bedenden çıkarılıp yerine başka bir gömlek konulduğunda bedene zarar vermez. Ama deri bedenden söküldüğünde insanın yaşaması mümkün değildir. Risale için dil deridir. Risale Kur’an’ın üslubunda yazılan Kur’an’ın en son ve ebedi dersidir.  “İmanın gözüyle ve Kur'an'ın talimiyle ve nuriyle ve Resul-i Ekrem AleyhissalatüVesselam'ın dersiyle ve ism-i Hakîm'in göstermesiyle” yazılmıştır. Risalenin hiçbir harfine Nursi’nin iradesi müdahale etmemiştir. Nasıl ki hadis imamları hadis külliyatlarını oluştururken her seferinde rüya aleminde Efendimizden (s.a.v.) onay almışlar ise Risale de başta Kur’an olmak üzere Efendimiz’in (s.a.v.), Hz. Ali’nin ve Geylani Hazretlerinin onayından geçerek son şeklini almıştır.

 

Risale usulü, üslubu ve esası ile bir bütündür. Onun içinde ayetler, hadisler, bütün bir insanlık birikimi erimiş madenler gibidir. Birbirine karışan süt ve bal gibidir. Sütü baldan, deriyi cesetten, tırnağı etten ayırmak nasıl mümkün değilse, Risalenin dilini de anlamından/esasından ayırmak mümkün değildir.

Kur’an İslam’a en büyük hizmeti yapmış olan Arap medeniyetini “dil” aracılığı ile kayıt altına alan ebedi ve edebi kitabe hükmündedir. Nasıl ki Arap yarımadasında Arapça dışında bir dilin “resmi” dil olarak kabul edilmesi mümkün değilse, aynı coğrafyada Arap dilinin değiştiği, geliştiği, içine yeni kelime ve kavramların girdiği, insanların anlama kapasitesinin düştüğü  Arapça bilmeyen milletlerin de bu coğrafyada yaşamaya başladığı… gerekçesiyle Kur’an’ın dilinin Arapça olarak sadeleştirilmesi düşünülemez. Kur’an dili cennet dilidir. Arapçanın özelliklerini bilerek Kur’an’a yönelmek varken ve bu durum bize daha bu dünyada cenneti yaşatmayı vaat ediyorken Kur’an’ı sadeleştirmeye gitmek nasıl mümkün olabilir. Bununla beraber elbette Arapça dilini bilmeyenler için “dil” engelini aşmak için ihtiyaca binaen Kur’an’ın tercümeleri yapılacaktır.

 

Nasıl ki Kur’an Arap Medeniyetini kayıt altına almışsa, Risale de asırlardır İslam’a bayraktarlık etmiş (Türk, Kürt, Laz, Çerkez vb. milletlerin sentezinden oluşan) Türk İslam Medeniyetini kayıt altına almıştır. Risale medeniyet dilidir. Mehmet Akif ile birlikte Nursi bu toprakların değerleri ile bütünleşmişyegane kalem erbabıdır. Gerek Risale, gerekse Mehmet Akif anıt eserlerdir. Risale ve Safahat bu medeniyetin yeniden inşasında kurucu öğelerdir. İstiklal Marşının sadeleştirilmesi milli bağımsızlığın sonu demek olduğu gibi Risale’nin sadeleştirilmesi de özelde dini bağımsızlığın genelde bu medeniyetin, bütün insanlığın edebi saadetinin sonu demektir. Türkiye dünyanın, Risale de Türkiye’nin kalbidir. Kalp öldüğünde beden yaşayamaz. Nasıl ki Kur’an Arapça olarak sadeleştirilemezse, bu Kur’an medeniyetinin istiklalinin ve istikbalinin manzumu olan İstiklal Marşı ve mensuru olan Risale de sadeleştirilemez. Bize düşen Risaledeki esası, üslubu ve usulü yeni yazınsal formlar ile güncelleyerek insanlığın gündemine taşımaktır.

Milli Eğitim okullarında senelerce İngilizce okutulduğu halde dünyada İngilizceyi en kötü konuşan millet biziz. Bunun nedeni İngilizce derslerinin Türk mantığına göre yetişen öğretmenler tarafından verilmiş olması. Risaleyi sadeleştirenler kendi mantalitelerinden hareketle sadeleştirmiş olacaklar. Böyle bir durumda okurlar Nursi’yi değil, sadeleştirenin kafasındaki Nursi’yi okuyacak. Bunun da ne kadar faydalı olabileceğini siz tahayyül edin. Bu durum bana bizim gibi batı şehirlerinde yaşayıp da İslam’ı sonradan öğrendikten sonra “Kur’an’ı tecvitle öğrenmek zor geliyor; ben önce elifbayı öğreneyim; sonra tecvidi de öğrenirim” diyen, ama seneler geçmesine rağmen bir türlü elifbadan tecvide geçemeyen bizim gibilerin halini hatırlatıyor.

 

Bana öyle geliyor ki bizler Kurban bayramlarında deri toplamak için gösterdiğimiz gayreti başörtüsü özgürlüğü için göstermiş olsaydık bu gün başörtüsü bir sorun olmaktan çıkardı. Yine bana öyle geliyor ki bizler okullarımızda İngilizce ve Türkçe öğretmek için gösterdiğimiz gayreti özelde Risalenin dili için, genelde Kur’an’ın dili Arapça için göstermiş olsaydık yeryüzü bu günkünden daha huzurlu olurdu.

 

Bu tartışmalarda beni üzen en önemli şey Risale yazarının ve onun kanuni mirasçılarının ısrarla karşı çıkmasına rağmen bu sadeleştirme çalışmalarının bazı yazarlar tarafından savunulması. Yahya Kemal şiirindeki bir mısra için 26 yıl beklemiş. Değişik dergilerde şiirler ve hikayeler yayımlayan biri olarak bu durumu hazmedemiyorum. Hangi yazar kendi eserlerinin sadeleştirilmesine kayıtsız kalabilir ki. Burada İsmet Özel’in bir sözü aklıma geliyor. İsmet Özel’e okuru “Ben sizin şiirlerinizi anlayamıyorum” demiş. İsmet Özel de “Şiirlerimi nerede okudun?” demiş. Genç okur “Otobüste” deyince; Özel “Ben onu otobüste yazmadım” demiş. Risale kanla yazılmış, hapislerde, sürgünlerde, yokluk, kıtlık içinde yazılmış. Beş yıldızlı otel konforundaki kafalarla okunursa anlaşılması elbette mümkün olmayacaktır. Kendi emeğine saygısı olan hiçbir yazar eserlerinin sadeleştirilmesine katlanamaz. Yazılarına müdahale edildiği için gazeteden ayrılmayı göze alan yazarların Risalenin sadeleştirilmesi yönünde görüş belirtirken bu durumu da dikkate almalarını tavsiye ederim.

 

Bizler hala Risale konusunda kapsayıcı düşünemiyoruz. Risale kaleme dayalı bir iman ve aksiyondur. Risale sadeleştiği zaman satırdan sadıra düşer. Bediüzzaman da Barla’da kerametlerle dolu bir hayat yaşamış efsanevi bir evliyadan öteye gidemez. Bizler Suad Alkan, Sadık Yalsızuçanlar, Caner Kutlu gibi Risalenin şerhi niteliğinde eserler ortaya koyan edebiyatçılarımızı insanlığın gündemine taşımadıkça bu tür sadeleştirme olayları ile daha çok karşı karşıya geleceğiz. Diyeceğim o ki Nur şakirtleri maalesef bu talihsizliği yaşamayı hak etti. İnşallah sonuçları hayırlı olur.