Yusuf KAPLAN

Yusuf KAPLAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Sadede gelelim, lütfen: Film'in "politika"sı mı, "poetika"sı mı? (1)

A+A-

Sadede gelelim, lütfen: Film'in "politika"sı mı, "poetika"sı mı? (1)

Fatih Özgüven'in bu "tartışma"ya girmesi iyi oldu. Böylelikle, bir düzey ve nitelik kazanabilir "tartışma". Yazdığı yazı, henüz "diyalojik konuşma"ya imkân tanımayacak kadar keskin tanımlamalarla ve "aşırı-yorumlar"la malul olsa da, Özgüven'in entelektüel ilgileri ve düzeyi, söylediklerini ciddiye alıp tartışmayı hak ediyor.

Öncelikle, yaptığı "mahfazasız muhafazakâr" tanımlaması, beni tanımlamıyor: Ben, kendimi, "muhafazakâr" biri olarak görmedim hiçbir zaman: Muhafazakârlık, modernliğin ürünü ve bir başka görünümü çünkü. Ben kendimi, Müslüman olarak tanımlarım. Nokta.

Muhafazakârlık, bir müslümanın üzerinde, Salah Birsel'in deyişiyle, "yapıştırma bıyık" gibi duran, iğreti bir gömlek, hatta kirl/etic/i bir leke: Zorla giydirilmeye çalışılan "pornografik" ve paganografik, dolayısıyla ayartıcı bir niteliksizleşme, "soysuzlaşma" biçimi: Modernliğin içinde/n Müslümanlık üretilemez: Modernlik, yeniden-üretilir ve meşrûlaştırılır yalnızca: Mahfazasızlık, tam da böyle bir şeydir oysa.

* * *

İkinci olarak, "hoşgörü eksikliği" ithamında bulunuyor Özgüven. Buna sadece "insaf!" der, güler geçerim. Bu "tartışma"nın patlak vermesine yol açan "!f Film Festivali"nin "yaşamasını sağlayan" adam benim çünkü.

Şöyle ki: Festival'in düzenleyicisi Serra Ciliv, 2010 İstanbul sürecinde yaşadıkları tuhaf sorunlardan ötürü, festival'in bittiğini düşünüyordu. Serra Ciliv'le yaptığımız ilk görüşmede, "artık bu iş bitti; yazık oldu" deyince, "hayır bitmedi; hallederim ben bu işi" demiştim. Sonuçta, kurum içinde verdiğim "savaş" sonucunda, festival yoluna devam edebildi: Olup bitene, Serra Ciliv de inanamadı.

Benzer bir "marjinal" proje, Işıl Özgentürk tarafından sunulmuştu. O projenin nasıl hayata geçirildiğini, oradaki destekleyici, önaçıcı ve yüreklendirici tutumumu, Işıl Özgentürk anlatsın.

Son olarak, 2010'da yaptığımız en imajinatif projelerden biri, aralarında Aida Begiç gibi dünyanın en yetkin yönetmenlerinin de yer aldığı 6 ülkenin filmcilerinin ortak projesi "Unutma Beni İstanbul"'un hayata geçirilmesi için verdiğim mücadeleye Hüseyin Karabey ve diğer arkadaşlar tanıktır.

* * *

Ben düşüncenin, sanatın dalga-kıracak ve dalga-kuracak ayrıksı yeteneklerin keşfedilmesi, "desteklenmesi" ve önlerinin açılmasıyla gerçekleştirilebileceğine inanan biri olduğum için, pek çok yönlerine, düşüncelerine katılmadığım ama bir şekilde karşılığı olan ya da önaçacak girişimleri destekledim, desteklerim. Başkalarına, -topluma, toplumun temel değerlerine- haksız saldırılar, hakaretler içermediği sürece, inanmadığım ve katılmadığım bir şeyin önünü kesmem, kesmedim de hiçbir zaman.

Çünkü "ben", "İyilik varlıktadır; kötülük yokluktadır" diyen İbn Arabî'lerin, İbn Sînâ'ların, Bediüzzaman Said Nursî'lerin öncülük ettiği, ön açtığı ve yeninden-yeşertme mücadelesi verdiği asil ve mütevazi bir medeniyetin çocuğuyum.

* * *

Gerçek bu. Ve bu mudur, "hoşgörü eksikliği"? Yoksa Uğur Vardan'ın, 30 yıla yakın bir süre, evine ekmek götüremeyecek şartlarda yaşamasına rağmen, sinemaya haklı-haksız gerekçelerle uzunca bir süre mesafeli yaklaşan çevrelerde sinemanın yaygınlaşması, film kültürünün gelişmesi için (tuzu kuru, "sırça saraylarda" yaşayan, sinemanın üzerine bir heyula gibi çöken, kendileri gibi düşünmeyenlere nefes bile aldırmayan sol-seküler "çetelerin" kontrolündeki "sinemasal iktidar" da dâhil) adeta yeldeğirmenlerine karşı mücadele veren bir meslektaşını, Ali Murat Güven'i aşağılaması, "sinema yazarı olarak addedilmeyecek biri" olarak aforoz etmeye kalkışması mı? Hangisi? Özür dilerim ama Uğur Vardan kim ki, bir meslektaşının "biletini kesme" cesaretini kendinde bulabiliyor? Hangi film teorisi, film estetiği ve entelektüel birikimiyle böyle bir işe soyunabiliyor? Ali Murat Güven'i, İhsan Kabil'i veya beni fikirlerim/iz/den ötürü eleştirebilirsiniz; ama aforoz edemezsiniz! "Engizisyon mahkemesi misiniz siz?" diye sorarlar adama!

* * *

Kaldı ki, bu, yeni tanık olduğumuz bir olay da değil. Mağduriyet edebiyatı yapacak biri değilim; ama bu olay, Türk sinema ortamının yaklaşık yarım asırdır tanık olduğu, kendilerinden farklı düşünen sinemacılara, sinema çevrelerine karşı takındığı ötekileştiricilik, yok sayıcılık, aforoz edicilik hâdiseleriyle karşılaştırıldığında konuşulmaya bile değmeyecek kadar küçük bir olaydır. Buraya girmiyorum; sadece hatırlatmakla yetiniyorum. Buraya girecek olsam, Türkiye'deki tuzu kuru "sinemasal iktidar"ın aktörlerinin "yatacak yeri" olmayacağı bütün çıplaklığıyla gün ışığına çıkar.

İroniye bakar mısınız: Türkiye'de "muhafazakâr" bir parti iktidarda; ama film sektöründe de, edebiyat ortamında da, sanat'ın neredeyse bütün alanlarında da Cihangir'le Nişantaşı arasına sıkışmış bu daracık çevre'lerin "yat borusu ötüyor" hâlâ! Sonra da "sansür var!" diye ortalığı toza dumana katıyorlar! El insaf!

Benim asıl üzerinde durmak istediğim mesele, bu/nlar değil: Bunlar, sinemanın "politika"sıyla ilintili, arızî meseleler çünkü. Sinemanın asıl meselesi, yarım asırdır konuşulamayan meselesi, poetika'sı, dili, entelektüel ve estetik sermayesi. Pazar günü, buradan devam ediyoruz "tartışma"ya...

Yeni Şafak

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.