1. YAZARLAR

  2. Mehmet Ali ERDEM

  3. Zikir ve tefekkür
Mehmet Ali ERDEM

Mehmet Ali ERDEM

Yazarın Tüm Yazıları >

Zikir ve tefekkür

A+A-

Bir önceki yazımızda velayet yollarının anlatıldığı Telvihat Risalesinin birinci bölümünde yer alan tasavvufun tanımı ve mana sistematiğini ele almıştık. Bu yazıda ikinci bölüm ile devam edeceğiz.

2. Bölüm: Allah’ın anılması (zikir) ve tefekkür, kalbî manevi yolculuğun ve ruhen yapılan hareket ve gezilerin anahtarı ve vesilesidir

Allah’ın anılması (zikri ilahi) ve tefekkür[1], kalpte yapılan manevi yolculuğun ve ruhen yapılan hareket ve gezilerin anahtarı ve vesilesidir. Bu zikir ve fikrin güzellik ve iyilikleri saymakla bitmez. Ahirete (uhrevi) ilişkin sağladığı sınırsız faydaları ve insana kattığı fazilet ve mükemmellikleri bir kenara bırakarak yalnızca şu sıkıntılı dünya hayatına ait küçük bir yararı belirtelim:

Her insan, hayatın sıkıntısından ve ağır yükümlülük ve yüklerinden bir derece kurtulmak ve rahat bir nefes almak için, bir teselli ister, bir zevki arar ve gayri insaniliği giderecek bir yakınlığı araştırır. İnsanlık oluşturduğu medeniyetlerin sonucunda geliştirdiği sosyal yakınlaşmaları, toplu alışkanlıkları, hoşlanılan kalabalıkları sayesinde, on insandan bir ikisine geçici olarak, belki farkında varamadan ya da duyarsızca ve sarhoşçasına bir yakınlık ve bir alışkanlık ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde tek başlarına yaşıyor, ya geçim sıkıntısı onu ücrâ köşelere sevk ediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen yakınlıklarından mahrumdurlar. O hal onlara dostluk/yakınlık verip teselli etmez.

İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî yakınlığı ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine yönelerek Allah diyerek kalbiyle yakınlık kurup, o dostlukla, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı yakın bir dostmuş gibi tebessüm vaziyetinde düşünüp, “Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz kulları her tarafta bulunduğu gibi, bu ürkütücü yerde de çokturlar. Ben yalnız değilim; yabancılık hissiyle korkmak/çekinmek mânâsızdır” diyerek, imanlı bir hayattan dostane bir zevk alır. Hayattan alınan mutluluğun mânâsını anlar, Allah’a şükreder.

Niyazi Mısrî “Allah Hu Diyen”  şiirinde aynı duyguları paylaşır[2]:

Her kişiye kendinden akrab olan dost zatıdır
Ey Niyazi dilde mihmanımdır Allah Hu diyen
Akrab: yakın. Mihman: misafir.

Üstadın zikir ve tefekkürün gerekliliğine ve faydalarına ilişkin olarak yaptığı bu tahlilleri günümüze/güncele çekerek analiz edelim.

Hoşlanılan kalabalıkların oluştuğu en yoğun alanlar müzik, siyaset ve spor arenalarıdır.

Tarkaaaaaaan” diye bağırıp kendinden geçen sanatseverler(!) ile “….bakaaaaaaaaaan” diye feryat eden veya “vur de vuralım, öl de ölelim” diyen parti taraftarlarının(!), “seninle doğduk, seninle öleceğiz” diyerek tribünlerden sarkan futbolseverlerin(!) karşılanan sosyal ve psikolojik ihtiyaçları açısından birbirlerinden hiçbir farkları yoktur. Afyon yutmuşçasına “kendinden geçme”ye yarayan ka(la)balıklarda! oluşturulan bu anafor, aslında “kendini bulma”ya yönelemeyiş ile ters orantılı olarak gelişmektedir. Kendini bulamayan ve yönetemeyen insanların yönetilmesi ve istenildiği gibi yönlendirilmesi ise daha kolay olmaktadır.

Çok farklı alanlarda, birbirinden oldukça uzak dünyalara ait olduklarını düşünen insanlar tarafından verilen bu benzeşik kelimelerle ve tonlamalarla verilen tepkiler bazen birbiriyle tamamen örtüşmektedir: “En büyük XXX, senden büyük yok”, “Türkiye seninle gurur duyuyor” şeklinde sporcusuna, sanatçısına, siyasetçisine yapılan bu tezahüratlar…

Hep aynı sloganlarıı bağırıyor olmamız ne kadar sığlaştığımızın göstergesidir.

Hızlı şehirleşme ve elektronik iletişimin artmasıyla, bireyin daha kalabalık ve yoğun bir dünya hayatı içinde eskisinden daha fazla yalnız kaldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Bugünün dünyasında bilgisayar ya da cep telefonuyla girilen internet, sanal dünya bizleri bir yandan dünyaya açarken bir yandan da içine girdiğimiz, bazen kaçıp saklandığımız bazen kendi kendimize gülüp oynadığımız mağaramız gibidir.

Dedeli-torunlu aileler tarihe karışmaya başladığı gibi çekirdek aileler bile atomlarına bölünmüş vaziyettedir; önce avluda buluşmaya veda ettik şimdi de oturma odası/salon/hayat dediğimiz mekânlarda bir araya gelemiyoruz artık, stüdyolara girmeye başladık. Dağlar gibi gökdelenlerde tek başımıza yaşamaya başladık.

Yaşlanınca huzur ya da yaşlı bakım evlerinde bulduğumuz bir köşeye çekiliyoruz.

Yani Üstadın yaklaşık bir asır önce söylediklerini farklı bir tarzda ama aynı sonucu verecek şekilde yaşıyoruz.

Aslını, özünü, ruhunu, Öz nurunu bir kenara bırakarak mutluluğu sadece dış dünyada arayan insan, milyonların arasında da olsa, hatta o milyonlar onu çılgınca alkışlıyor da olsa yalnızdır.

Allah’ı hatırlayan, zikreden ve tefekkür ile yakınlaşmaya çalışan bir insan yalnız değildir; çölde de olsa yalnız değildir, okyanusun ortasında bir adada da.

Bu hoşlanılan kalabalıkların sağladığı geçici haz ve mutluluklar, zamanla sınırlı duygudaşlıklar insanın derdine derman olamaz (Bu tür mutluluk ve duygudaşlıklar da bir noktaya kadar beşeriyetin bir gereği olarak algılanmalıdır). İnsanın Allah’ı hatırlaması ve anması, kendi iç ve ruh dünyası ile de iletişim kurmasını sağlayarak aklı gibi kalbinin de çalışmasına yol açacaktır. Allah’ı anarak ve düşünerek kalbiyle yakınlaşan, tanışan insanın etrafına ve olanlara bakışı da değişecektir. Zikrettiği Yaratanının herkes ve her şey tarafından anıldığını fark edecek, yalnız olmadığını anlayarak yalnızlığından kurtulacaktır.

İşte bu Üstadın tabiriyle ilahi zikir ve tefekkür ile Yaratana yaklaşmadır.

Bunun için insanın öncelikle kendine dönmesi, bir kısmı dinî gibi gözüken ama çoğu bu dünyaya, maddi âleme ait istek ve düşünceleri kalbinden çıkarması icap eder. Önce tövbe ile kalbini arındırması sonra da Allah’ı zikir ile gönül hanesini lütuflara mazhar olabilecek/dayanabilecek hassas güzelliğe getirmesi sonrasında da yüreğini tefekkür ile mana denizlerine dalmaya hazırlayarak ilhamları beklemesi gerekiyor.

İnsan zikir ve tefekkür sayesinde yalnızlığından kurtulduğu gibi Allah’a yakınlaşma ile hayattan daha derin ve anlamlı zevk alacak, ayrıca da şükredeceği için ebedi hayatını da güzelleştirmeye başlayacaktır.


[1] Tefekkür: (a.i. fikr'den. ç. tefekkürât.) 1-Bir mesele hakkında zihni faaliyet gösterme, düşünme, fikir üretme, zihni yorma. 2-Derin düşünme, maksadı kavramak için zihnini eşyanın manasını anlama haline yöneltme, eşyaya ait bilgileri kalbe getirme. 3-Mantık kaidelerine uygun bir şekilde düşünme, fikir geliştirme.

4- (tasavvuf). Müridin kendi nefsinin ve yaratıcının sırlarına erebilmesi için, iç dünyasına eğilerek derin düşünceye dalması, yaratılışın ve yaratılmışın üzerinde gönül gözüyle temaşalarda bulunarak yaratıcıya yönelmesi, gönülle düşünüş. (http://www.risaleinurenstitusu.org/shared/lugat/lugat.asp)

[2] http://www.halveti.tc/niyazi_misri_divani.php

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.