1. YAZARLAR

  2. Metin KARABAŞOĞLU

  3. Yûşâ makamı: yeniden
Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Yûşâ makamı: yeniden

A+A-

Yirmi yıl öncesiydi. Mevsimin yine güzden kışa ağmakta olduğu bir zaman... Bir dergide, bir yazı okumuştum. Beni ziyadesiyle sarsan; teşbihler, telmihler, mecazlar, imalar yüklü, sembolik bir yazı.

Bu yazıda beni ziyadesiyle sarsan, bu sembollerden hareketle hale ve istikbale dair verilen mesajlardı.

Musa, Hızır, bahar, yeşil, hikmet, ledün.. simgeleri üzerinden ilerliyordu yazı. Mâlûm, Hızır ile Musa, ‘iki denizin birleştiği yerde’ buluşmuşlardı ve Hz. Musa’nın Hızır’ı tanımasını sağlayan bastığı yerlerin yeşillenmesi ve yanındaki kurutulmuş balığın yeniden hayatlanmasıydı. Hızır demek, yeşili, baharı ve hayatı işaretliyordu böylece.

Sonra, uzun sürmeyen ortak bir yolculuk yaşamıştı Hızır ile Musa. Yolculuğun kısa sürmesinin sebebi, yaşanan her hadisede (gemide delik, öldürülen serkeş çocuk, tamir edilen duvar) Hz. Musa’nın Hızır’a ‘niye böyle yaptın’ diye ille de itiraz etmesi ve ille de soru sormasıydı. Üçüncü itirazın ardından ‘ledün ilmi’ne mazhar Hızır, bu pencereden bakamayan Musa’ya her bir davranışındaki hikmeti anlatacak; ve sonra yolları ayrılacaktı.

Yazı, Kehf sûresinde geçen bu kıssanın tasviri eşliğinde, Bediüzzaman’ın “Ben acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz” sözünü de bu sembolik anlatıya dahil ediyor ve bu sembolik unsurlar biraraya toplandığında, bize şöyle bir mânâ çıkarıyordu:

Bediüzzaman’ın yolunu Musa aleyhisselam çizgisine benzetirsek, bizim yolumuzun da Hızır aleyhisselamın yoluna benzediği anlaşılır. Ve nasıl Hz. Musa Hz. Hızır’ın yaptıklarındaki hikmeti anlayamayıp itiraz etmişse, ‘kışta gelmiş’ Bediüzzaman’ın ayak izlerini takip edenler de ‘baharda gelen,’ dahası ‘baharı getiren’ Hızır’ı temsil eden şahsın veya şahs-ı manevînin yaptıklarını anlayamayıp itiraz edecekler. Gerçekte, onun her yaptığında istikbalde anlaşılacak bir hikmet muhakkak saklı olsa bile...

Son derece mistik ve sembolik unsurlar içeren bu yazı, Sızıntı dergisinin 1993 Ekim sayısında yayınlanmıştı.

Ve bu dönem, bu dergiyle de temsil edilen oluşumun güçlü bir PR çalışması eşliğinde daha kitlesel, dahası küresel bir mecraya doğru ilerlediği bir zaman aralığına denk geliyordu.

Dolayısıyla, bu sembolik anlatı içerisinde, örtük bir şekilde, oluşumun müntesiplerinden şu mesajı almaları bekleniyordu:

Bugünden itibaren, bugün olduğundan farklı adımlar atılacak. Bu adımları, ilk etapta, belki siz de yadırgayacaksınız. Hele ki, sizin de okuduğunuz Risale-i Nur’u aracısız, filtresiz, dolaysız surette üstad edinenler hepten yadırgayacak. Hatta bu yüzden, tıpkı Musa’nın Hızır’a itirazı gibi, onlardan gelen itirazlar sözkonusu olacak. Ama tıpkı Hızır’ın her yaptığında bir hikmet olduğu gibi, onların itiraz ettiği her yeni icraat ve her yeni söylemde de bir hikmet olacak. Ve dahası, ‘kışta gelmiş’ o zâtın bir hükmü ve hizmeti varsa da; ‘baharı getiren’ zât veya ‘baharda gelen zât’ sözkonusu olduğunda, ‘kışta gelen’ zâtın vazifesinin sınırları belli olmuş, söz ve emanet ‘bahar ehli’ne geçmiş demektir!

Sembolik ve mistik anlatı içinde saklı bu örtük anlamlar, ziyadesiyle sarsıcı olmuştu benim için. Çünkü, bir anlamda bu yazı, Risale-i Nur’u merkeze alan bir hizmet anlayışına karşılık, Risale-i Nur’dan istifadeye kapalı olmamakla birlikte bir filtre oluşturuyor; Risale-i Nur’un söyledikleri ile sözkonusu oluşumun manevî önderi durumundaki Fethullah Gülen’in söyledikleri arasında bir farklılık bulunduğunda tercihin kesinlikle ikinciden yana olması gereğine dikkat çekiyordu.

Ve böylece, Risale-i Nur mesleği açısından, en kritik kırılma, kopma ve ayrışma noktalarından birini karşımıza çıkarıyordu:

Bir tarafta, “Mesleğimiz hıllettir” diyerek, “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz” hükmünü veren; “Ben de bir talebeyim, size ders arkadaşıyım” diyen, “Benim sözümü de ben söylediğim için kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim” diyerek, “Siz mihenge vurmadan almayınız” uyarısını yapan Bediüzzaman’ın eseri Risale-i Nur...

Diğer tarafta, Hızır sembolizmi içerisinde, sözlerinde ve icraatında, yaptıklarında, el’an anlaşılamasa bile muhakkak bir hikmet olduğu teslimiyeti beklenen Fethullah Gülen Hocaefendi...

Ve ortaya çıkan nihai mesaj: Risale-i Nur’un ortaya koyduğu ölçüler ile Fethullah Gülen Hocaefendinin sözleri veya icraatı arasında bir farklılık sözkonusu olduğunda, tercih etmeniz gereken, ikincisidir! Hocaefendiyi Risale-i Nur ölçüleriyle değil, Risale-i Nur’u Hocaefendi ile değerlendiriniz!

Hızır-Musa sembolizmi üzerinden verilen bu mesaj, o dönemde ilgili oluşumun sergilediği ‘gözle görülür’ başarı dolayısıyla Risale-i Nur dairesi içindeki birçok grubu, mecrayı ve dimağı da etkilediği ve kuşattığını bir durum tesbiti olarak kaydetmek gerek.

Buna karşılık, Kehf sûresinde anlatılan ilgili kıssada bahsi geçtiği halde bu anlatı içerisinde ‘unutulan’ bir üçüncü isim vardı oysa. Hz. Musa, Hızır’la buluşmak üzere tek başına bir yolculuğa çıkmış değildi. Yanında, Kur’ân’ın ifadesiyle ‘feta’sı vardı. Onun hizmetkârı olan ve ona yol arkadaşlığı yapan bir genç: Yûşâ b. Nun.

Ve gerek Kehf sûresi, gerek bu kıssayla ilgili hadis rivayetleri, Yûşâ b. Nun’un ledün ilmine mazhar Hz. Hızır’la buluşmalarından sonra Musa aleyhisselamı terkedip Hızır’la gittiğini veyahut Hızır aleyhisselamın onu Musa’yı terkedip kendisiyle gelmeye davet ettiğini söylemiyordu. Bilakis, rivayetlerden anlaşıldığı üzere, Yûşâ b. Nun ‘feta’sı olarak hep Hz. Musa’nın yanında olmuş; dahası, onun vefatından sonra da, onun nübüvvet mirasını muhafazaya adanmış bir hayat yaşamıştı...

Dolayısıyla, yazıda ima edildiği üzere eğer bu kıssadan hareketle Risale-i Nur ile sözkonusu oluşum arasında bir Musa-Hızır sembolizmine gitmek doğruysa, kıssanın bize söylediği, Hızır gelince Musa’yı bırakmak değildi. Bilakis, Hızır da gelse Musa’nın yolunu terketmemekti.

Ancak, gözle görülür muazzam bir başarının akılları da kuşattığı günlerdeydik. Bu durumun, Bediüzzaman’ın ‘mihenge vurunuz’ davetinin ihmaline yol açması; böylece, onun aracın safiyetine amacın yüceliği kadar ehemmiyet veren ‘süreç-odaklı’ ilkesel mirasının amacı sağlıyorsa aracı da yücelten ‘sonuç-odaklı’ bir yaklaşıma kurban verilmesi gibi haklı bir endişeye ziyadesiyle mahal vardı. Bu endişe ki, o sıralar yazıyor olduğum bir mecrada beni birbiri ardınca üç yazı yazmaya mecbur bıraktı:

“Hızır’ı beklerken”
“Yûşâ makamı”
“Hızır’ı beklerken Yuşa makamında kalmak”
Açık ismin ve açık atfın bulunmadığı sembolik imalar yüklü bir yazıya, yine açık isim ve açık atıf sözkonusu olmadan verilen sembolik bir cevaptı yazdıklarım. Ve, ‘hikmetinden sual olunmaz’ bir Hızır sembolizminin peşine düşmek yerine, ‘mihenge vuran,’ yani vahyin ölçüleriyle sorgulayan bir ‘Musa hikmeti’ne davet niteliğindeydi. Ayrıca, “Musa’yla evet, ama Hızır gelinceye kadar” imasına karşı, “Hızır da gelse Musa” mesajı içermekteydi.

Daha açık konuşursak, Bediüzzaman’ın bütün risalelerini kuşatan ‘mihengi’ asla unutmama davetiydi. “Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum” endişesiyle kendi sözlerini de ‘mihenge vurma’ya bizi davet eden Bediüzzaman, “Ben lâyuhtî değilim” diyerek kendisinin hikmetinden sual olunmaz, yanılmaz bir otorite olarak algılanmasını bir ‘tehlike’ olarak görüp uyaran Bediüzzaman, birşey daha istiyordu bizden:

“İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”
Ki bu sözler, mü’minler arasında sağlıklı bir müzakere zemininin altyapısını da sunuyordu: Söz, mihenge vurulur, altınsa kabul edilir ve altınsa kalbe konulur. Altın olması gerekirken kalp olduğunu görmüşseniz, yani ‘bakır çıkmış ise’ sözlerim, asla kalbe koymayınız; bilakis, ‘çok gıybeti üstüne takarak’ bana iade ediniz!

Bu ifadesiyle, her eleştiriyi gıybet diye yaftalamaya yatkın anlayışa da bir cevap sunuyordu Bediüzzaman: Kur’ân’ın zemmettiği gıybet, düşünce veya fiilindeki yanlışından dolayı bir mü’minin şahsına yönelik olumsuz söylem üretmektir. Mü’minin şahsını hedef almaksızın sözüne veya icraatına eleştirel bakış ve varsa yanlışlığını veya eksikliğini ifade, âyetin zemmettiği ‘gıybet’in kapsamında değildir! Fikrin veya icraatın eleştiri, gıybet diye mahkum edilemez, engellenemez!

Peki, onun sözünü ettiği ‘mihenk’ neydi?

Onu da, Risale-i Nur’un genelinden, ama özelde “Yirmidördüncü Söz”den, “Yirmibeşinci Söz”den, “Onsekizinci Mektub”dan ve “Onbirinci Lem’a”dan anlıyorduk. Bediüzzaman’ın sözünü ettiği mihenk, ‘Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri’ idi. Yani, karşımızdaki kişi bir velî zât, hatta ledün ilmine mazhar koskoca Hızır aleyhisselam bile olsa, mü’mine düşen, onun sözünü sorgusuz kabul etmek değil, ‘Kitab ve Sünnetin mizanı’yla tartarak değerlendirmekti.

Ama ilgili yazıda, Risale-i Nur’dan istifadeyle istifadeyle oluşmasına karşılık, tartıya uymasa da hikmetine itimad beklenen bir yolun sembolik tarifi vardı...

Bediüzzaman’ın “Yirmibeşinci Söz,” “Onsekizinci Mektub” ve “Telvihat-ı Tis’a”da tarif ettiği üzere, veraset-i nübüvvetin terazileri ve mihengiyle tartmak yerine, velâyetine hürmet edilen bir zâtın ‘meşhudatına itimad’ın beklendiği bir yeni yol...

Bu ise, yine Bediüzzaman’dan, özellikle de Telvihat-ı Tis’a’sından öğrendiğimiz üzere, risklere açık bir yol anlamına geliyordu. Dahası, Risale-i Nur’a yönelik atfıyla, Risale-i Nur’un ilkesel mirasını da dönüştürme riski barındırıyordu.

Bu endişenin, o tarihten itibaren yirmi yıl boyu, sözünü ettiğim bu üç yazı başta olmak üzere, ‘sual olunması gereken’ sözler ve icraatlar sâdır olduğunda hikmetinden sual eden ve şefkatle uyaran nice nice yazılar yazdırdı bize. Ama, yaşadığımız ülkenin hassas şartları içerisinde Allah’ın dininin düşmanlarına fırsat vermeyecek bir kıvamda; ehlinin anlayacağı ama ehli olmayanın farkedip ‘kullanamayacağı’ duyarlı bir üslup içerisinde yazılmış yazılar...

Başka türlüsünü yapabilirdik oysa. Ki, öyle yapan niceleri vardı. Öven, öven, öven; hikmetinden sual etmeyen; ve her daim PR ihtiyacı içerisindeki bir oluşum çerçevesinde farklı farklı karşılıkları olan bir tutum.

Ama öyle yapmadık. Yapamadık. Yapamazdık. Şefkatimiz gerektiği yerde hem uyarmayı, ama hem de dinin ve dindarın düşmanlarına fırsat vermeyecek bir üslupla uyarmayı gerektiriyordu.

Eksik veya fazla, öyle de yaptık. İlgili oluşum içinden feragatla, samimiyetle hizmet etmeye çalışan nice nice dostumuza şifahen bu uyarılarımızı ilettiğimiz gibi, bize yakışır bir üslupla kalemle de bunu yapmayı kardeşlik hukukunun bir gereği bildik.

Biz yanlış bir zaviyeden bakıyor olamaz mıydık?

Olabilirdik.

Uyarı ihtiyacı hissettiğimiz bir hususta, asıl bizim hissiyatımız yanlış olabilir miydi?

Olabilirdi.

Zaten, ‘müzakere’ye açıyorduk kanaatimizi... Eleştiriye, tashihe, tavzihe yürekten açık olarak...

Sonuç?

Sözkonusu yazının müstear yazarının bu meramımızı anladığını, 2010’da yazdığı bir yazıya binaen, kesin bir şekilde biliyorum. Acı ki, ödediği bedelleri de bir derece bilebiliyorum.

Ama ekseriya uğradığımız akıbet, ‘psikanaliz’ oldu. ‘Haset’ okundu kalbimizden. ‘Fitne’ vehmedildi sözlerimizden. Her daim ‘vebal’le korkutulduk. Konuşan dil vardı karşımızda; ama ya dinleyen kulak?

Yazık, binlerce kez yazık ki, istisnai durumlar ve istisnai kişiler bir yana, ağırlıklı bir biçimde ve genellikle:

- söylenen sözden ziyade sözün kimin tarafından söylendiğine bakan;

- Risale’den mülhem ‘ihlası kuvvette’ değil, ‘kuvveti ihlasta bilme’ davetine karşılık güç denklemine bakarak sözlerimizi ‘değer’lendiren;

- ‘yakın olana uzak, uzak olana yakın’ bir duruşu tercih eden;

- münkire gösterdiği hoşgörüyü mü’min kardeşinden esirgeyen bir tutuma maruz kaldık.

Halbuki, iki büyük endişemiz vardı: (1) Gözümüzle gördüğümüz üzere Risale-i Nur’dan istifade eden kardeşlerimizin, diğer taraftan ‘hayat-ı içtimaiye ve siyasiye’ cihetinde Risale-i Nur’un ilkesel mirasına ters düşen bazı söz, tutum ve icraatlarından Risale-Nur’un temsil ettiği iman hizmetinin safiyetine en ufak bir tozun dahi konmaması; (2) bu iman kardeşlerimizin ahiretleri ve dünyaları adına bir zarar endişesi...

Bizi yönlendiren, bu endişelerdi. Ama en müşfik ve en nezih bir uyarı veya eleştiri dahi, hazmedilemedi. Sitemiz karakalem.net’in bir zamanlar açık olan yorum bölümlerinde yazılanlar, bu sözlerimizin yeterli bir delili. Risale-i Nur ölçüleriyle hayatı ve hadisatı değerlendirmeye matuf dört kitabımızın uğradığı ‘sansür’ ve ‘okuma yasağı’ da, buna bir diğer delil. Ve en kötüsü, ‘muhabbet fedaileri’ne asla yakışmayan hoyrat bir dille maruz kaldığımız, uhrevî ve dünyevî türlü çeşit tehditler...

Güçlülerdi çünkü! Ve uyarmak bizim haddimiz değildi!

Günler böylece geçti, Risale ölçüleriyle sual olunması arzu edilmeyen coşkulu bir yolculuk gerçekleşti, ‘iman hizmeti’yle kendisini tarif etmekle kalmayıp ‘hizmet’i kendi özel ismine dönüştüren bir dikkatsizliğe duçar kardeşlerimiz, siyasetle arasına, iktidarla arasına, dünyayla arasına, ‘hâkim cereyanlar’ ile arasına Bediüzzaman’ın talebelerine miras çıktığı o çizgiyi çekemedi. MİT Başkanının kim olacağı ile iman hizmetinin ne alâkası olabilirdi ki? İsrail’e uluslarası sularda bile ‘otorite’ demenin Bediüzzaman duruşuyla?

Ve kaderin cilvesi, kendilerinden daha güçlü, üstelik seçilmiş meşru iktidar olan başka bir mü’minler topluluğuyla, bu kardeşlerimize ‘güç’lerinin sınırını gösterdi.

Tam da bu noktada, Risale-i Nur’un sözlerini ve Bediüzzaman’ın hatırasını o mü’minler topluluğuna karşı siper, kalkan ve hatta tokat olarak kullanır halde gördük kardeşlerimizi...

Keşke bir İslâmcı-Nurcu kutuplaşması üretme tevessülü olmasa idi...

Keşke Risale-i Nur işin içine karıştırılmasa idi...

Daha da güzeli, kırk sene, otuz sene, yirmi sene önceden şu veya bu anlatı ile ‘aşılabilirliği’ni teorize etmek yerine, Risale-i Nur’un ilkesel duruşu hep esas alınabilse idi...

Hızır gelse de ‘Yûşâ makamı’nda kalıp, bu ibtilâlara, bu sınanmalara hiç maruz kalınmasa idi keşke!

Risale-i Nur’u istimal veya Risale-i Nur’dan istifadeden öte, Risale-i Nur’a talebe olunabilse idi keşke!

Keşke en azından şimdi, o meşhur anlatının ‘unutulan’ boyutu hatırlansa ve ‘Yûşâ makamı’na avdet edilebilse...

‘Meşhudatına itimad’ın yerini, sözünü ettiğimiz ‘mihenk’ ve ‘mizan’ alsa; herkes, kaptanı Hz. Peygamber olan bu gemide eşit ‘hizmetkârlar’ olduğunu ve Allah’ın dinine hizmetin kimsenin inhisarında olmadığını ve bu hizmeti eden herkesin eşit derecede aziz olduğunu görebilse...

Biz, Bediüzzaman’dan aldığımız dersle, böyle görüyor, böyle biliyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
35 Yorum