1. YAZARLAR

  2. Mustafa ÖZCAN

  3. Yol ayrımındaki Müslüman Kardeşler-1
Mustafa ÖZCAN

Mustafa ÖZCAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Yol ayrımındaki Müslüman Kardeşler-1

A+A-

İsam el Aryan’ı, İrşad Bürosuna taşıma ve atama isteği ve iradesi İrşad Bürosunun diğer üyelerinin engeline takılınca İhvan tarihinde bir ilk gerçekleşti ve Yedinci Mürşit Muhammed Mehdi Akif, İrşat Bürosuyla restleşti ve bunun sonucunda istifa aşamasına geldi. Bu istifa da Müslüman Kardeşler’i yol ayrımına taşıdı.  Veya en azından bu olaylar Müslüman Kardeşler’i yakın plana taşıdı ve geleceğiyle ilgili, soru işaretlerine neden oldu.  Muhammed Mehdi Akif’in yerine seçilen Sekizinci Mürşit Muhammed Bedii’nin 1965 yılından beri cemaatle münasebetleri kesilen ‘Kutbiyyun/Kutupçular’ denilen cemaat içinde, Seyyid Kutup’dan mülhem bir akıma ve ekole mensup olması da cemaat içinde çekişme ve farklı klikler olduğu iddialarını gündeme getirdi. 2005 seçimlerinde cemaatin yürüttüğü pazarlık sonucu milletvekili olma şansını kaybeden ve ardından cemaatle yollarını aheste aheste ayıran Abdussettar Milici cemaat içinde iki kanat olduğunu ve bu kanatlardan birisini yönlendiren Mahmut İzzet ve ekibinin şahin olduğunu ve 1940’lı yılların sonlarında bulaştıkları şiddet anaforuyla birlikte cemaati vartaya sokan el Cihaz el Sırri’nin devamı niteliğinde olduklarını veya aynı ruhtan beslendiklerini ileri sürmüştür. Cemaati perde arkasından bunların yönettiğini de söylemeyi ihmal etmemiş ve Muhammed Bedii’nin bu kanadın son dönemlerdeki en bariz temsilcisi Mustafa Meşhur’un çizgisinde devam ettiğini ve ilerlediğini savunmuştur. Muhammed Bedii’nin seçiminde ılımlı kanat veya ıslahatçı kanat olarak bilinen grubun ve ekibin tamamen tasfiye edildiği ileri sürülmüştür. Abdulmunim Ebu’l Futuh ve Muhammed Habib son seçtimlerde İrşat Bürosuna seçilememişlerdir.  Kemal Habib gibi İslami hareket uzmanları aslında yapısı gereği İhvan’da ikinci bir kanadın barınamayacağını savunmuştur. Ne olursa olsun; İsam Aryan’la su yüzüne çıkan çekişme İslam Aryan’ın İrşat Bürosuna alınması ve arkadaşlarının da tasfiyesiyle sona ermiştir. En önemli gelişme Mürşit Yardımcısı Muhammed Habib’in dramatik bir biçimde görevlerinden ayrılması veya el çektirilmesi olmuş ve Mürşit Yardımcısı böyle bir pozisyonda iken bile bu gelişmelere seyirci kalmıştır. Dolayısıyla İrşat Bürosundaki irade Muhammed Mehdi Akif’in istifasına yol açtığı gibi Muhammed Habib’in de bütün mesuliyetlerinden çekilmesine neden olmuştur. Yine benzeri bir biçimde İrşat Bürosu üyelerinden ıslahçı kanadın temsilcisi isimlerden Abdulmunim Ebu’l Futuh da yeni İrşat Bürosunun teşekkülünde dışarıda kalan isimlerden olmuştur.

Dolayısıyla Milici’nin rededdilen iddiaları son mürşit seçimlerinde fiili olarak doğrulanmış oldu. Müslüman Kardeşler hareketi ‘kübra’l harekat el İslamiyye fi’l alem/Dünyadaki en büyük İslami hareket olarak’ nitelendirilmektedir. Sadece bu kadar da değil; 2005 itibarıyla Müslüman Kardeşler Mısır Parlamentosundaki sandalye dağılımında yüzde 20 civarında bir oran elde etmiştir.  Cemaatin frene basmasına rağmen bu gelişme yaşanmıştır. Şayet seçimler tamamen serbest olsa ve hareket bütün gücünü teksif etmiş olsaydı Mısır seçimlerinin galibi olur ve Vatan Partisini geçebilir ve Mısır,  Cezayir’de 1988 ile 1991 yılları arasında yaşanılan sürece benzer bir süreç yaşayabilirdi. Lakin Mübarek işini bilmektedir ve  bunun bir kanıtı da, Şadlı Bin Cedid’e vaktiyle tam serbest seçimlere gitmemesini ve İslamcı partilere de tamamen izin vermemesini öğütlemek olmuştur. Lakin başka bir açıdan da Müslüman Kardeşler, FIS gibi ansızın ortaya çıkan bir hareket veya parti olmayıp yılların tecrübesine haizdir. Dolayasıya hazmede hazmede ve hazmettire hazmettire  arzuladığı sonuca ulaşmak istemektedir. Müslüman Kardeşler, tarihi boyunca en yüksek sonucu aldığı 2005 seçimlerinde güvenlik güçleriyle pazarlık yaptığını itiraf etti (1).  İnişli çıkışlı ilişkilerinde rejimi tahrik etmekten kaçınmakta ve teenni ve basiretle hareket etmektedir. 80 yıllık tarihinde hareket birçok mihne ve çile yaşamıştır. Nakraşi Paşa döneminde cemaat yasaklanmış ve bilahare bu yasak 1954 yılında Nasır döneminde Nasır’a yönelik şaibeli bir saldırının akabinde ikinci kez güncelleşmiştir. Bilahare cemaat faaliyetlerine devam etse de bu yasal çerçevede olmamış; yer altı çalışmaları suretiyle devam etmiştir.  Sedat dönemiyle birlikte yeniden dirilme yılları yaşayan ve faaliyete geçen cemaat bu dönemde ve akabinde çeşitli partilerle seçim koalisyonlarına girmiş ve 2005 yılında ise ilk defa seçim kampanyasını bizzat kendi adını kullanarak yürütmüştür. Bağımsız adaylar listesinde seçime katılan İhvan mensupları büyük bir başarı elde etmiş ve Mübarek 2005 seçimlerini kendi partisi açısından ‘mezelle/aşağılanma’ olarak nitelendirmiştir.

The Economist dergisi, Muhammed Bedii’nin hem İhvan içinde hem de Mısır’da yaşanılan gergin bir atmosferin gölgesinde seçildiğini hatırlatıyor (2)). Müslüman Kardeşler arasında mürşit değişiminde yazılı olmasa bile fiili teamül, önceki mürşidin ölümü üzerine ve sonucu gerçekleşmesiydi. Bu yazılı olmayan teamülü ilk yıkan mürşit Muhammed Mehdi Akif olmuştur ve İhvan mensupları bunu olumlu yönde bir değişim olarak görmüş ve olumlu bir anlam atfetmişlerdir. Akif’in görevinden çekilmesi ve sonrasında Muhammed Bedii’nin seçilmesiyle birlikte biat töreninde yaşananlar da İhvan mensuplarının gözlerini yaşartmış ve koltuğunu kabartmış görünmektedir. Bu bağlamda, Muhammed Mehdi Akif halefine biat ederken halefi de selefinin bir saygı ifadesi ve tazim işareti olarak başından öpmüştür. Şüphesiz ki, 6 yıllık mürşitlik döneminden sonra Muhammed Mehdi Akif, cemaat içinde dönüşümlü mürşitlik noktasında bir çığır açmıştır. Ömür boyu liderlik geleneğini yıkmıştır. Kimi İhvan mensupları bu geleneğin diğer şubelerde de yaygınlaşmasını beklemekte ve istemektedirler. Esasen Suriye örneğinde olduğu gibi murakıp el am/ genel denetçi ( Mısır dışı ülkelerde mürşit temsilcisi yerel lider)  seçiminde öteden beri bu geleneğin cari ve yaygın olduğunu biliyoruz. Bu gelenek sadece merkeze yabancı idi. Böylece bu gelenek merkezde de kırılmış ve yıkılmış oldu. Bununla birlikte, Ürdün gibi ülkelerde cemaat bir ikilem yaşıyor. Bu ikilem cemaat adına faaliyet yürüten partinin (Cephetü’l Amel el İslami) başkanı ile murakıp el am arasındaki ilişkiyi düzenleyecek kuralların belirsiz olmasından kaynaklanmaktadır. Cemaat birçok yerde bu ikileme aşabilmiş değildir. Bu bir yönüyle 1980 ve 90’lı yıllarda Türkiye’de Fatih ile Akşemsettin beraberliğini ve statüsü ve ilişkisine dair tartışmaları akla getirmektedir (3) Ürdün Müslüman Kardeşler mensuplarından Dr.. Salah Halidi,  Müslüman Kardeşler’in bu uygulamasıyla birlikte ebedi liderlik hastalığını aştığını ifade etmektedir. Halidi, bazı anayasalarda olduğu gibi İhvan mürşidinin de görev süresinin art arda iki devre ile sınırlı olmasını ve bir daha ancak iki devre sonunda nazari olarak yeniden aynı göreve gelmesine izin verilmesini talep etmektedir (4).

Bu teklif kabul edilirse İhvan içinde liderliğin yaşlanma sorunu da kendiliğinden ortadan kalkacak ve çözülecektir. Aksi takdirde,  İrşat Bürosu yaş ortalamasına bakıldığında SSCB’nin son dönemlerindeki ülkeyi yöneten elit Nomanklaturayı hatırlatmaktadır.

GENEL MÜLAHAZALAR

İhvan’a getirilecek en önemli mülahazalardan birisi kendisini külli (şumuli) bir hareket olarak tanımlamasıdır. Bu anlamda, ideolojik ya da fikri alanla hizmet alanı veya teknik alanı birbirine karıştırmasıdır. Eskiler bunu ‘mukaddimat ile netaici karıştırmak’ olarak da görmektedirler. Sözgelimi, İhvan konusunda Hasan el Benna şu tanımı getirmektedir : “ Selefi davet,  sünni tarikat, sufi hakikat, siyasi hey’et, sportif kulüp, kültürel ve ilmi akademi ve ekonomik bir şirket.” Elbette, bu külli tanıma hiç kimsenin itirazı olamaz. Aslında İslam’ın öngördüğü yapıyı tanımlamıştır.  Lakin bir cemaatin İslamın bütün meziyetlerini üzerinde cemetmesi veya barındırması adeta mümkün değildir. Bir cemaatin boyutlarını aşan bir iddiadır. Burada cemaati İslam’ın yerine koymakla onun bütün hedeflerini benimseme arasında kaygan bir zemin vardır. Ve gerçekten de Müslüman Kardeşler bütün bu sayılan alanlarda birden faaliyet yürütmekte ve göstermektedirler. Adeta Cemaleddin Afgani’nin üstten inmeci (devrimci ve siyasi) anlayışıyla Muhammed Abduh’un alttan zuhur (eğitim) ahlayışını cemetmiş bir haldedir. Sözgelimi, cemaat içinde de bu alanların tamamına hitap etmekten dolayı bir itiraz olmakta ve itirazın boyutları giderek büyümektedir. Kuveytli Abdullah Nefisi siyasi alan ağır bastıkça davet alanının daraldığını ve bu durumdan kurtulmak için cemaatin kendisini feshetmesini ve tamamen davete vermesini istemektedir. Abdussettar Milici de İhvan’ın siyasi bir cemiyet olmaktan çıkarak bir hayır cemiyetine dönüşmesi gerektiğini savunmaktadır. Esasen bu yönde en önemli ve külli değerlendirmeyi Ebu’l Hasan en Nedevi, el Müctema dergisine yapmış ve İhvan’a ıslah yönteminde ve metodunda İmam Rabbani’nin yolunu tavsiye etmiştir. Bu siyasi hedeflerden vazgeçmek olmayıp belki yerli yerine koymaktır. Siyasi noktada talep mevkiinde olmanın ihlası kıracağını ve genel olarak doğru da olmadığını ve dolayısıyla siyaseti kişiler üzerinden değil değerler üzerinden yapmak gerektiğini tavsiye etmiştir. Yani kurumların yerini almak değil kurumları ve kurumlardaki yöneticileri ıslah etmek esas olmalıdır. Aksi takdirde, İslami anlamda da olsa siyasi mühendislik faaliyetlerinin doğru olmadığını nasihat babından İhvan mensuplarına iletmiştir.  Günümüzde de selefi çizgiden Yasir Burhani, İhvan’ı siyasetle çok iştigal etmekle suçlamıştır. Yine aynı doğrultuda Muhammed Selim Avva ve Ziya Raşvan gibiler siyasi alanı terk etmesini tavsiye ediyorlar. Lakin İhvan hakkında çalışması olan Amr Şubeki ise daha fazla siyasi alanla ilgilenmesini talep etmektedir. Belki bu noktada İhvan içinde AKP modeline gıpta ile bakanların temayülü de budur (5).

Dolayısıyla İhvan’ın külli bir hareket olarak tanımlanması teknik açıdan yanlıştır. Yöntem yanlışı süreç içinde çelişkileri de beslemektedir.

Halbuki, İhvan, İslam’ın kendisi değil bir hizmet cemaatidir. Bundan dolayı, İhvan ile ilgili söylenecek sözleri Bediüzzaman, İttihad-ı Muhammedi bağlamında söylemiştir. Bir kısım tarihçiler, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kurucuları arasında Bediüzzaman Said Nursi\'yi de gösterir. Bunun gerçeği yansıtmadığını bizzat kendisi, hem o günkü Divan-ı Harb-i Örfi\'de (Sıkı yönetim Mahkemesi) sözlü; hem de aynı ismi taşıyan eserinde yazılı olarak beyan etmişti: İşittim; İttihad-ı Muhammedi (asm) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu mübarek ismin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat, (Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zatlar) daha basit ve sırf ibadete ve Sünnet-i Seniyyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyasi cemiyetten alakalarını kestiler, siyasete karışmayacaklar. Lakin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. Ancak, Bediüzzaman, İttihad-ı Muhammedi \'cemiyet veya fırkasına\' değil de, ismine manasına intisap eder. Takip edelim: O mübarek isme intisap ettim. Lakin tarif ettiğim ve dahil olduğum ittihad-ı Muhammedinin(asm) tarifi budur ki: Şarktan garba, cenuptan şimale uzanan bir silsile-i nurani ile merbut (nurani zincirlerle bağlı) bir dairedir. Dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan (bugün bir buçuk milyardan) ziyadedir. Bu ittihadın birlik yönü ve irtibatı, tevhid-i İlahidir. Peyman ve yemini, imandır. Müntesipleri, kalu beladan dahil olan umum Müslümanlardır. Bediüzzaman, birliğin çok geniş manada tahakkuku için çalışmaktadır. Tekrar orijinal ifadelerine müracaat edelim: Yoksa, sebeb-i iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan, partilerden değilim... Amma, İttihad-ı Muhammedi (asm) ki, umum mü\'minlere şamildir; cemiyet ve fırka (parti) değildir. Merkezi ve saff-ı evveli (ilk saffını, öncülerini) gaziler, şehitler, alimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü\'min ve fedakar asker-zabit olsun, nefer olsun-haricinde değil ki, ta intisaba lüzum kalsın. Lakin bazı hayır cemiyeti, kendine İttihad-ı Muhammedi diyebilir Buna karışmam. Yani, birisi, bu ismi veya mukaddes mefhumları suistimal ile alet edip kullanırsa; başkasının cezalandırılamayacağını söyler (6).

Keza İhvan’dan olmasına rağmen bir zamanlar Suriye Müslüman Kardeşler Genel Murakıbı olan İsam Attar da aynı bağlamda eleştirilerini Cemaatü’l Müslimin’e ( diğer ismiyle Tekfir ve Hicre) yöneltmiştir. Bu bağlamda, hizmet cemaatlerine külli ve umumi isimler takılması yanlış olmalıdır. Bu çıkış noktasında yaşanan umumi bir yanlıştır.

FİKRİ REHBERLİĞİN ZAYIFLAMASI

Aleyhlerinde yapılabilecek her türlü mülahazaya rağmen Müslüman Kardeşler modern tarihin en büyük İslami cemaatlerinden birisidir. Arap dünyasını baştan sona etkilemiştir. Hasan el Benna döneminde cemaatin Mısır’daki mensuplarının yarım milyonu aştığı ifade edilmektedir. Abdussettar Milici ise cemaatin bugünkü mevcudiyetinin 100 bin düzeyinde olduğu görüşündedir. Lakin Halil el İnani gibi daha tarafsız kalemler cemaatin Mısır’daki mensuplarının yarım milyondan az olmadığını söylemektedir. Bununla birlikte, cemaatin liderliğindeki yaşlanma oranında fikri rehberliğinde de gerileme göze çarpmaktadır. Sözgelimi, Mısır merkezli fikri rehberlik zamanla uçlara kaymıştır. Bu bağlamda, Hasan el Benna’nın genç yaşındaki şahadetinden dolayı fikri bir boşluk doğmuş ve bu boşluğu sonraki gelen mürşitler dolduramamıştır. Zira, Hasan el Benna’nın sahip olduğu karizma ve manevi çekicilik diğer mürşitlerde eksik kalmıştır. Hasan el Hudeybi daha ziyade fikri sapmalarla uğraşmıştır. Seyyid Kutup ise fikri alanda yoğunlaşmış ve dramatik bir şekilde idamı ve akranlarının da işkencelere tabi tutulması cemaat mensuplarını tepkiselliğe ve uçlara itmiş ve kısmen topluma yabancılaşmışlardır. Dolayısıyla, Seyyid Kutup’un faaliyetleri ve hayatı cemaat merkezli olmayıp fikri merkezli hale gelmiş ve Mealim ale’l tarik (yoldaki işaretler) gibi kitapları gençliğin el kitabı olmakla birlikte cemaatin yapısını ve algılarını ve telakkilerini aşmıştır. Dolayısıyla cemaatin tasvibine tam mazhar olamamıştır. Abdulkadir Udeh ve Seyyid Kutup’tan sonra cemaat Mısır’da bu çapta entelektüel ve düşünür çıkaramamıştır. Muhammed Gazali ve Kardavi gibi şahsiyetler ise cemaatle fikri bağlarını sürdürseler de organik bağlarını kesmişlerdir. Daha doğrusu, hadiseler araya girmiş ve yöntem farklılığı oluşmuştur. Kardavi de siyasi yöne ağırlık vermelerini yöntem hatası olarak görmüştür. Buna mukabil, 1970’li yıllarda İhvan’ın fikri rehberliği Suriye ve Iraklı yazarlara geçmiştir.  Suriye’de Mustafa Sıbai, Said Havva Irak’ta Muhsin Abdulhamid, Muhammed Ahmet Raşid, İmadüddin Halil benzeri yazarlar yeni fikri hamleler gerçekleştirmişlerdir. Lakin günümüzde İhvan’ın idari mekanizması ihtiyarladığı gibi fikri yapısı da yaşlanmıştır ve kitlelerin önünden değil arkasından gitmektedir.

TASAVVUFUN RUHU VE SELEFİ DAVET

Hasan el Benna’nın tanımındaki İhvanın bir boyutunu tasavvufun ruhunu temsil ederken diğer boyutu da selefilik temsil etmektedir. Bu iki boyutu ideal bir potada ve kıvamda buluşturmak kolay olmasa gerek. Bu ideal karışım bulunamadığı müddetçe ikilem devam edecektir. Dolayısıyla tenakuz olarak sivrilecektir. Karizmatik ve baskın karakterlerin elinde İhvan tamamen kuru bir siyasi hareket haline gelebilmekte ve bu da kopmaları tetiklemekte ve hızlı bir başarı grafiğinden sonra tökezlemeleri beraberinde getirmektedir. Sözgelimi, Sudan’da yeni kuşak İhvan mensuplarından veya neoihvan denilen akımdan Hasan Turabi sadece İhvan’ın ülke liderliğini ele geçirmekle kalmamış aynı zamanda ana akımdan kopuk kendisine has bir harekete dönüştürmüştür. Karizmatik liderliği geniş taktik ilişkilerin eşliğinde başarıdan başarıya koşmuş lakin sonunda talebeleri devleti elinden almışlar ve kendisi de yapayalnız kalmıştır. Turabi üstten inmeci anlayışı ve hareketiyle önce başarılı olmuş lakin daha sonra sıkıntı üstüne sıkıntı yaşamıştır. El geçirdiği devlet kademelerinden uzaklaştırıldığı gibi talebeleri de kendisine sırtını dönmüştür. Yenilikçi İhvan anlayışından Raşid Gannuşi’nin Zeynelabidin bin Ali’nin elinden yaşadıklarının ufak bin benzerini de Hasan Turabi kendi talebelerin eliyle yaşamıştır. Lakin Bin Ali ile girmiş olduğu çatışma ve yaşamış olduğu sürgün Gannuşi’yi olgunlaştırmıştır. Hasan Turabi ise aksine geçimsiz bir şahsiyet görüntüsü kazanmıştır. Lakin fikri olarak hem Turabi hem de Gannuşi liberal bir noktaya doğru yuvarlanmışlardır. Turabi de pratik sonunda onu liberal bir anlayışa sevk etmiş ve içtihadı bile imal-i fikir olarak tanımlayacak dereceye gelmiştir.

Tasavvufi yönün eksikliği veya terbiye alanının yetersizliği İhvan’da çeşitli sapmalara neden olmuştur. Belki de Hasan Turabi’yi bu noktaya getiren baskın karakteridir. Zaptedilmez ve baskın kişiliği nedeniyle; sürtüştükten sonra, vaktiyle cemaatten kopan Malik Bedri’ye göre Turasi’yi yalnızlaştıran ahlak ve terbiye eksikliğidir. Talebelerini terbiye edemeyen Turabi bunun çilesini ve zararlarını çekmiştir.

Bu bağlamda, Malik Bedri, Hasan el Benna’nın sonuna kadar Şazeliye (Haskefiyye kolu) tarikatına ve evradına bağlı kaldığını ve tasavvufi hayattan kopmadığını ileri sürmektedir (7). Malik Bedri, İhvan’ın en önemli eksikliğinin tasavvuf ve manevi neşve ve yapı olduğunu ve İslam’ın siyasi yönüne manevi yönünden daha fazla ehemmiyet verdiklerini ifade etmektedir. Ona göre, İhvan’ın ifrat yönlerinden birisi siyasi yapısı iken diğer bir ifrat yönü ise örgüt yapısıdır ve kurumlarıdır.  Bu zamanla araç olmaktan çıkmış amaç halini almıştır. Amaç, araçla gölgelenmiştir.  Ya da cemaat, örgütsel çatıya gerektiğinden fazla önem atfetmektir. Bu bağlamda, İhvan’a yönelik eleştirilerde iki ifade kullanılmaktadır. ‘Tasnim el tanzim’ ve ‘tagavvulus’s siyasi’ yani örgütün ve siyasi yönün ağır basması ve adeta bir put ve gulyabani haline gelmesidir. Bu da mücadele edilen yapının hastalıklarını tevarüs etmektir. Bu bağlamda, doğru ya da yanlış olarak bazı Gazali karşıtları ‘Gazali felsefeye girdi ama çıkamadı. Onun bazı tortularına maruz kaldı’ demektedirler… Aynı eleştiriler aslında İmam Ahmed Bin Hanbel tarafından İbni Küllab ve benzerleri için de yapılmıştır.

Esasen, belki de İhvan içinde tasavvufi yöne en büyük vurgu Said Havva tarafından yapılmıştır. Sebebi ulema geleneğine yakın olmasıdır. Hamalı Şeyh Muhammed Hamid ve Şeyh Molla Ramazan gibi şahsiyetlerden etkilenmesidir. Hala Kardavi gibi İhvan kökenli ulema da bu gibi ulemaya atıfta bulunurlar. İhvan ulema geleneğine yakınlaştığı oranda müteşerri çizgide kalmakta ve müteşerri olduğu oranda da bidat eksenli hareketlerden uzaklaşmakta ve tasavvufi alana nazari veya pratik olarak yaklaşmaktadır. Ulemadan uzaklaştıkça da müteşerri alandan savrulmaktadır,

Siyasette yoğunlaşmak ve ulema geleneğinden kopmak tasavvufa yabancılaşmayı ve teşeyyü akımlarına yakınlaşmayı beraberinde getirmektedir.

İHVAN’A YÖNELİK MÜHALAZA VE ELEŞTİRİLER

Kemal Habib gibi İslami hareket uzmanları, Müslüman Kardeşler’in diğer cemaatlerle ilişiklerinin sağlıksız olduğunu ileri sürmektedirler. Bunun temel nedeni klasik anlamda kendilerini kainatın merkezine koymalarıdır. Kainatın kurtarıcısı ve üstadiyet makamında görmeleridir. İhvan’ın hedefleri arasında dünyanın İslamileştirilmesi vardır. Bu bağlamda, fert, aile, cemiyet, devlet ve ümmeti ıslah ettikten sonra milletlerin de üstadiyetine yani muallimliğine talip olmaktadırlar. Bu da kendilerine büyük bir özgüven verdiği gibi başkalarına da yukarıdan bakmalarına neden olabilmektedir. Elbette ki bütün dini cemaatler bu hedeflerde müttefiktirler. Bu hedeflere itiraz edecek bir Müslüman düşünmek kabil değildir. Bu hedeflere sahip olmakla birlikte kendilerini bu hedeflerin sahibi olarak görmeleri diğer cemaatlerle geçimsizliğe ve zıtlaşmalara da neden olmaktadır. Bunun temel nedeni kendilerini imtiyazlı ve üstün görmeleri ve başkalarına da bu çerçeveden bakmalarıdır. Kemal Habib’e göre, İhvan kendisini temel, diğer cemaatleri de dava kaçkınları (abikun) olarak görmektedir.

Kemal Habib’e göre, bundan dolayı cemaatten birçok kopmalar yaşanmış ve sürü içinde barınamayan bağımsız tipler türemiştir. Milici’ye göre, bu sürüleştirme anlayışının bir sonucudur. Ve ona göre, Muhammed Bedii’nin baytar olması da sürü psikolojisini akla getirmektedir. Zamanla cemaatten kopan bazı isimler şöyle sıralanmaktadır: Ahmet es Sükkari, İbrahim Hasan ve Hasan Hudeybi ile mürşitlik postu noktasında çekişen daha doğrusu cemaatin yöntemini tasvip etmediği Salih Aşmavi, Muhammed Gazali, Hasan Bakuri, Muhammed Hamis Hamide, Abdulkadir Udeh, Abdurrahman Sindi. Esasında Salih Aşmavi ve Sindi’nin cemaatle aralarının açılması silahlı faaliyetlerle anılmalarından dolayıdır. Hasan Bakuri gibilerini makamla ayartan ise cemaatin mihne döneminde Abdunnasır olmuş ve cemaatin bunda en ufak bir sorumluluğu yoktur. Aksine, ayartma ile ayrıldığından dolayı Bakuri, Kardavi ve Gazali gibi olmamış kendisini dağıtmış ve Ali Verdi gibilerinin sıklıkla kullandıkları gibi saltanat ulemasından biri olarak birçok şaz ve kuraldışı fetvalar vermiştir ve bu fetvalarıyla günümüzde Zekeriya Beyaz’ı hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bazı eleştiriler maksadı aşmaktadır ve yaşanılanları anlama değil kötüleme maksatlıdır. Kara propaganda kapsamına girmektedir.

Yine Kemal Habib’e göre, Mısru’l Fetat adlı grupla yardımlaşmayan cemaat, Şubbanü’l Müslimin hareketini kullanmıştır. Maalesef bağlam dışı da olsa Türkiye ile mukayese bağlamında şunları söylemeden geçemiyoruz: Kimi Nurcular da aynı anlayışı benimsemiş ve Cemal Kutay gibileri kullanmışlar ve bu da geri tepmiş ve 28 Şubat sürecinde bütün bu kullanma girişimlerini geri kusmuştur. Samimiyet dışı ilişkiler zamanla geri tepmektedir.

GENÇ KUŞAK VE YAŞLI KUŞAK

İhvan’da kuşaklar arası bir çatışmanın yaşandığı da bir gerçek. Yaşlı kuşak hala dünyevileşmeye karşı dirense ve parti kurarak tamamen siyasileşmeye açık olmasa da genç kuşağın getirdiği bazı dalgaların önünde duramıyor. Bahreyn, Türkiye ve Fas’da bazı İslami kesimlerin girmiş olduğu seçim tecrübeleri emsal teşkil ediyor ve  ölçü değil de başarı ve rüzgar faktörünün ayartmasıyla birlikte gençler de benzeri adımların atılmasını istiyor ve bekliyorlar. Buna mukabil, yaşlı kuşak kendi köşesine çekiliyor ve bunun ötesinde genç kuşaklarla iletişim köprüsü kuramıyor. Bundan dolayı, genç kuşaklar, yaşlı kuşaklara, düşünceleriyle ve algılarıyla ve yöntemleriyle geçmişte kalan bir kuşak nazarıyla bakıyor. Ve genç kuşak nefes almak için blog ve internet sitelerine yöneliyor ve oralarda bir çıkış yapmak, belki nefes almak, belki de boşalmak ve tatmin olmak istiyor. Bu yönüyle de Müslüman Kardeşler hareketinin mutlaka analiz edilmesi ve kalıcı yönleriyle konjonktürel yönlerinin birbirinden ayırt edilmesi gerekiyor. Genç kuşaklar idealler peşinden ziyade özgürlük peşinde koşuyor. Bu itibarla, Türkiye’de genç AKP’lilerin veya Nurcuların yaşamış olduğu süreç ile benzeri süreçleri paylaşıyorlar. Hilafet ve ümmet gibi anlayışlar, yerini özgürlük hedefine bırakmış görünmektedir. Dolayısıyla kitlesel hedeflerin peşinde değil de ferdi hedeflerin peşine düşülmüş durumda. Bu da bu İslami hareketlerin üzerine son yıllarda liberal akım ve düşüncelerin tesirlerini gösteriyor. Bunda rehber kuşakların veya öncü safların (er rail el evvel) tesir sahalarını kaybetmelerinin de rolü var. Üsve-i hasene olarak anılan ideal kadroların yıprandıklarını da göstermektedir.

Cemaat içinde ıslahçı olarak anılan kesim de bir derece liberal kesimdir. Bunların en önemli temsilcilerinden olan Abdulmunim Ebu’l Futuh, vefatından önce Necip Mahfuz’u ziyaret ederek ondan Ezher’in dini mülahazalarla yasaklattığı ‘Evladu Haretuna/Mahallemizin çocukları’ kitabını yeniden neşretmesini istemiştir.  Seyyid Kutup’tan da teberi etmiştir. Aynı doğrultuda yine ıslahçı kanattan İsam Aryan da ABD ile açılım turlarını yönetmiş ve bu bağlamda gerekirse İhvan’ın da Camp David’le ilgili tutumunu gözden geçirmesini istemiştir. Aryan’ın tutumu bize AKP’den Munat Mercan gibilerin tavrını hatırlatmaktadır.

GÖZDEN GEÇİRME İLE ÇEKİLME ARASINDA

Cemaat bünyesinde kimi unsurlar ve isimler faydasız yöntemlerden dolayı artık cemaatin kendisini feshetmesi gereğini savunuyorlar. Abdullah en Nefisi bunlardan sadece birisi. Buna mukabil, kimileri de aynen Cemaat-ı İslamiye ve benzeri hareketlerin yaptığı gibi cemaatin kendisini muhasebe etmesini ve çeki düzen vermesini talep ediyor. Cemaat-ı İslami fikri olarak kendisini gözden geçirdi ve en azından içeridekiler olarak tanımlanan grup ve Seyyid İmam kendi bağlamında böyle bir gözden geçirme faaliyeti gerçekleştirdi. Bunun fikri temellerini ortaya koydu. Esasen, gerek Ebu’l Hasan en Nedevi gerekse Abdullah Nefisi gibi şahsiyetler çoktan beri bunu savunuyorlar.

Genelde İslami hareketler, özellikle kurumsallaşmada sıkıntı çekiyorlar. Bir defasında El Müctema dergisinin gayet isabetli olarak yazdığı gibi, devlet sektörüne alternatif olarak çıkan kimi İslami kurumlar mensuplarını ve çalışanlarını devlet sektörü kadar bile memnun edemiyorlar. Devlet sektöründen cemaat sektörüne kaçmalar beklenirken çoğu kez tersi oluyor. İslami kurumlar karşısında da hala devlet, iyi patronluk makamını temsil ediyor. Bu da bir haleli akla getiriyor. Allah adına istismar veya kuralsızlık karşılıklı olarak devreye giriyor ve kurumları içten içe kemiriyor. Elbette burada tek yanlı olarak alternatif kurumları suçlamak doğru değil. Kurumların yanlışlarına mukabil belki fertlerin de kusurları veya istismarları da olabilir. Hasıl, yöntem yanlış olur ve sınırlar (her tünlü karşılıklı hukuk) gözetilemezse zamanla manevi yapı, içi boşaldıkça kuru bir taraftarlık halini alabilir.

Geçmişte Said Havva , 50’inci yılında İhvan’ı değerlendirmişti. Kardavi ise Ezher hakkında yaptığına benzer olarak İhvan hakkında da bir eser kaleme almış ve cemaatin tarihçesine ışık tutmuştur. Lakin bugün gelinen noktaya parmak basma açısından söz konusu eserler yeterli değil. Aksine, artık Amr Şubeki gibilerin yazdığı ‘ Ezmetü’l İhvan el Müslimin’ kitabı ve emsalleri cemaatin aksayan yönlerini gündeme getirmektedir. Muhammed Habib de yakında, cemaat içinde yaşadıklarını bir hatırat halinde kaleme alacağını duyurmuştur. Burhan Galyon’un işaret ettiği gibi Arap aleminde hatta İslam aleminde görünmez bir kriz var. Bu kriz Osmanlı sonrasının krizidir ve yapısal bir krizdir. İktidarlar yaşlandığı gibi onların yerini alması düşünülen alternatifleri de hiç güven vermemektedir. Rejime alternatif olarak gösterilseler de Müslüman Kardeşler hareketi de umumen bu kaidenin dışında değildir (8). Yeni Mürşit Muhammed Bedii de Mübarek yerine oğlu Cemal’in cumhuri veliahtlığını onaylamıştır.  Şunu söylemek mümkün: Umumen İslami hareketler yapısal bir krizle karşı karşıyalar. Bunun önünün nasıl alınacağı ve nasıl aşılacağı da bilinmiyor.

POST İHVAN DÖNEMİ Mi?

Post modernizm gibi şimdi de post İslami hareketler döneminden bahsediliyor. Bundan bahsedenler kimi tartışılır isimler olsa da cemaatlerin bir kriz yaşadığı da müsellem bir husus. Müslüman Kardeşler sonrasından bahsedenlerden birisi de reformist yönlerinden sıkça bahsedilen Hasan el Benna’nın en küçük kardeşi Cemal El Benna’dan başkası değil. Lakin bu yorumlar sadece ona münhasır değil. Bu bağlamda, Halil el İnani de, ya tesaffi ya intifa/durulma ya da yok olma denildiği gibi, Müslüman Kardeşler hareketinin durulma ve kendisini ıslah etme ile yok olma arasında bir ikilemle karşı karşıya olduğunu ileri sürüyor. Yani cemaat bu durumda kendisini ıslah etmeden başkasını da ıslah edemeyecektir. Vizyonunu kaybetmiştir. Vizyonsuzluk girdabında ilerleme kaydetmek mümkün olmasa gerek. Burada bir yöntem meselesi olduğu gibi aynı zamanda varlık nedeni de vardır. Yani reformcular ya da liberal reformcular Müslüman Kardeşler’den İslami referansı terk ederek varlık nedenine de sırtını dönmesini istiyorlar. Buna mukabil, baştan beri siyasete ve örgüte ağırlık vermekle hata ettiğini düşünenler onu yöntem meselesinde bir muhasebe yapmaya ve gözden geçirmeye çağırıyorlar. Bunlar da İhvan’a yakın isimler. Ebu’l Hasan en Nedevi gibi isimlerdir. Dolayısıyla Müslüman Kardeşler kendini inkar ile tashih etme arasında bıçak sırtı bir pozisyonda bulunuyor.

CEMAAT MI, CEMİYET Mİ ?

İslami hareketlerin meşruiyet ile adem-i meşruiyet arasındaki yerini belirleyen husus yöntemidir. Bu noktada, Bediüzzaman mühim bir ayrım yapar. O da cemaat ve cemiyet ayrımıdır.  Cemiyet denilence teşkilatlanma ve dünyevi amaçlar akla gelmektedir. Cemaatin yapısı ise uhrevidir. Cemiyet kurumsal bir yapıya bürünen bir yapıdır ve zaman zaman ve büyük çoğunlukla yapısı gereği yolu devletle kesişir. Ve yapısal ve kurumsal duruşu nedeniyle de devletin fonksiyonlarından bazılarını üstlenir. Elbette ki, devletin zaman zaman fonksiyonlarını kaybettiğinde en azından içtimai dairede Anadolu Selçukluları döneminde olduğu gibi dini cemaatler görevler icra eder. Lakin bu talepten değil, zorunluluktan doğan bir meseledir. Bu anlamda, cemaatler devletin alternatifi veya rakibi değildirler. Devlet ile müzahamet ise devletle çekişmeyi beraberinde getirir ve devleti de ıslah amacını taşıyan cemaat, bu yapısal özellikleri nedeniyle sonunda devletin rakibi haline gelir. Cemiyet, cemaatin pazarlıksız ve ivazsız yapısını kaybeder ve mecburen manipülasyon alanına girer.  Bundan dolayı, cemaatlerin yapılanmaları ve kurumsallaşmaları onları cemaat bağlamından çıkartır ve bir nevi cemiyet bağlamına sokar. Kitleselleşen hareket de bazı ölçülerini kaybeder ve çıktığı amaçların uzağına gidebilir. Sözgelimi, cemaatin temel amacı insanların ıslahıdır. Lakin kesret ve kalabalıkları toplamak amaç haline geldiğinde çıkış noktası zarar görür ve yapısal bir bozulma olur. Dejenerasyon sürecine girer. Dolayısıyla, cemaatlerin amacı kalabalıklar devşirmek suretiyle güç toplamak değildir.  Bilakis niyet, kalabalıklar toplamak olmadan insanları irşat etmektir. Cemaat irşat makamıdır. Burada zaman zaman insanları eğitme amacıyla, adam toplamak amacı birbiriyle yer değiştirdiğinde at arabanın önüne konulmuş ve kalabalıklar ve güç irşadın önüne ve maksadın önüne geçmiş olur. Bunun için tarihte anlatılan en bariz örneklerden birisi Akşemseddin’in hocası olan Hacı Bayram-ı Veli’nin artan müridanı karşısında devletin rekabet hissine kapılarak endişe etmesidir. Benzeri bir nedenden dolayı Mevlana’nın babası Sultanu’l Ulema Bahaeddin Veled, Harzemşahlar diyarını terk etmek zorunda kalmıştır. Mehmet Tekeş kalabalıkları kıskanmış ve kendi saltanatı için bir tehlike olarak görmüştür.  Bu Sultanu’l ulema’yı yeni yurt edinmeye sevk etmiştir. Bu bağlamda,,sufilerin büyük çoğunluğu ‘la tünazii’lemre ehlehu/ işin ehliyle çekişmeyin’ buyruğu doğrultusunda hareket etmiştir.

Mısır’ın meşhur tasavvuf erbabından Abdulvehhab eş Şarani de aynı kaygılardan dolayı Allah’a kendisine kalabalık müritler topluluğu nasip etmediği için hamd eder (9).

Halbuki, ilk günden itibaren Müslüman Kardeşler devletin ve cemiyetin fonksiyonlarına talip olmuş ve bu da paralel yapılar doğurmuş veya bu tarz korkuları depreştirmiştir. Sözgelimi, cemaatin fonksiyonlarından birisinin şirketleşmek olduğunun söylenmesi ve fiilin de buna mübaşeret edilmesi Müslüman Kardeşler’i bir cemaat hüviyetinden çıkarmış ve onları bir cemiyet havasına ve kapsamına sokmuştur. Bu ise ilk başlarda büyük bir devinim ve hareket kazandırsa da zamanla tavsamalara veya büzülmelere yol açmıştır.

(Devamı yarın)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum