1. YAZARLAR

  2. Oğuz DÜZGÜN

  3. Yaratıcıyı Kim Yarattı Sorusuna 35 Cevap
Oğuz DÜZGÜN

Oğuz DÜZGÜN

Yazarın Tüm Yazıları >

Yaratıcıyı Kim Yarattı Sorusuna 35 Cevap

A+A-

Bu çalışmamızda “iki kere iki dört eder” derecesinde ispat ettiğimiz gibi “Yaratıcıyı kim yarattı?” benzeri sorular, safsatanın ve saçmalığın en bariz örnekleridir. Allah’ın izniyle ortaya koyduğumuz 35 delili dikkatli bir şekilde okuyan herkes anlayacak ki, böyle sorulardan korkması gereken bizler değil, bize bu soruları bilinçli olarak yönelten inançsız arkadaşlardır.

Sanırım bu cevapları duyduktan sonra, böyle bir soruyu sorduklarına pişman olacaklardır. Çünkü sorularının ne kadar saçma olduğunu anlayacaklar ve bu saçma sapan soruyu sorduklarına utanacaklardır. Hatta belki de “Allah’ın varlığı” hakikatini daha yakından hissedecekler, kendi inançsızlıklarında şüpheye düşerek başlangıcı olmayan Sonsuz Yaratıcıyı inkâr etmenin anlamsızlığını fark edeceklerdir.

Gayret bizden, netice ise Rabbimizdendir.

1.       Evvela, yaratıcının varlığı kabul edildikten sonra, özelliklerinin bir kısmını bilmemek O’nun yokluğuna delil olamaz. Bir yazarın mesela Dawkins’in yaşamına ve karakter özelliklerine dair incelikleri bilmesem de, o kitabı onun yazdığını bilirim. “Bu kitabı kim yazdı?” sorusunu cevaplamak için bu kısıtlı bilgi yeterlidir. Aynen bunun gibi, “Bu kâinatı kim yarattı?” sorusuna “Allah yarattı” cevabını verdikten sonra, O’nun hakkında bazı bilgi eksikliklerimizin varlığı, O’nun yokluğuna delil olamaz. Bu bilgisizliğimiz Yaratıcı hakkında bilgi eksikliğimizin olduğunu ispat eder, Yaratıcının yokluğunu değil.

2.       Sorudan da anlaşıldığı üzere kâinatta var olan her şey “yaratılmıştır. ” Bu her şey belli kanunlar dahilinde, belli bir boyutun özelliklerine göre yaratılır. Bu evren için kanun şartlarını koyan, o kanunlara dahil değildir. Sandalyeyi yapmak için çivi, tutkal, çekiç, tahta kullanan ustanın çivi, tutkal ve tahtadan oluştuğunu ya da çekiçle, testereyle oluşturulduğunu iddia etmek saçmalıktır. İki boyutlu bir karikatürün çizeri de iki boyutludur demek imkansızdır. Camı yapan ustanın cam gibi şeffaf olduğu söylenemez. Bunun gibi yaratılmış olan kâinatın ustasının da “yaratılmış” olması gerekmez.

3.       Allah sonsuzdur, diğer bütün varlıklar ise sonludur. Sonsuz olan Allah’ın bir başlangıcının olduğunu iddia etmek imkansızdır. Sonu olmayanın başlangıcı da yoktur. Allah’ın yaratıldığını iddia etmek de O’nun bir başlangıcı olduğunu iddia etmektir aslında. Bu durumda başlangıcı olmayan Sonsuz Allah’ın bir yaratılma başlangıcından bahsetmemiz imkansızdır.

4.       Bu soruyu soran maddecilere göre madde ezelidir. Eğer madde ezeliyse, sayısız atom ve atom altı parçacıklardan oluşan bu kâinatın her bir parçacığı da ezeli olmalıdır. Bir tek yaratıcının ezeli olduğunu kabul etmeyip, trilyonlarca parçacığın her birinin ezeli olduğunu savunmak parçacıklar adedince saçmalıktır.

5.       Her sürecin bir başlangıcı vardır. Bu kâinat sürecinin de bir başlangıcı vardır. Eğer bir ezeli varlık olmazsa, varoluş silsilesi sonsuza kadar devam ederdi. Eğer yaratıcının yaratıcısı var denilirse, onu yaratanın bir yaratanı, öbürküsünün, ondan öncekinin, daha öncekinin birer yaratanının olduğu sonsuza kadar iddia etmek zorunda kalırdık. Mantıken mutlaka bir yerde durmamız gerekir. O halde durduğumuz o nokta ancak ezeli yaratıcının varlık noktası olacaktır. Diğerlerinin tamamı ise yaratılmış olacak ve dolayısıyla da onların “yaratılmamış olan ezeli Allah” olmadığı anlaşılacaktır.

6.       Kuantum fiziği alanındaki çalışmalar ortaya koymaktadır ki, karanlık madde ve karanlık enerji olarak adlandırılan ve kâinatın yüzde 99’una denk gelen madde-enerji karışımını oluşturan parçacıklar, daha önce yokken yani “öncesizken” bir anda var olmaktadırlar. Trilyonlarca parçacığın önceki bir sebebinden bahsedemiyorsak, elbette bir tek yaratıcı da öncesiz olabilir.

7.       Kâinat gerçekliğindeki bazı olayların sebepler zincirinden azade olduğu açıktır. Mesela güneşin ışığının kaynağı başka bir yıldız değil güneşin kendisidir. Ayın ışığını Güneşten almasına bakıp, buradaki sebep sonuç ilişkisini takip ederek güneşin de ışığını başka bir yıldızdan aldığını iddia etmek imkansızdır. Mesela ilk hücreden önceki hayat sahibi canlı mahluku arasak da bulamayız. Çünkü ilk hayat sahibinden önce hayat sahibi bir biyolojik varlık yoktur. O ilk hücrenin var oluşu uzaylılar gibi canlı ve şuurlu varlıklarla açıklanırsa, o uzaylı canlının da bu kâinat şartlarına göre yaratılmış olan o uzaylıların da öncesi olmayan bir ilk hayat kökenine ihtiyaç duyacağı kesindir. Allah’ın varlığı için de O’ndan bağımsız bir başka yaratıcı sebebin olması gerekmez. Güneşin ışığının güneşin kendisinden kaynaklanması gibi O’nun varlığı da kendisinden kaynaklanır.

8.       Bazı kavramların daha öncesinden bahsetmek imkansızdır. Mesela yarışmanın birincisinden önce gelen bir yarışmacı olamaz. Arabayı çeken başka bir araba yoktur. Lokomotifi çeken başka bir lokomotifin varlığından bahsedemeyiz. Kitabın birinci sahifesinden önce bir birinci sahife yoktur. Cumhurbaşkanı bir başka Cumhurbaşkanından emir almaz. Bütün bu örnekler gibi “öncesi olmayan” EZELİ ALLAH’ın öncesinde var olan bir yaratıcıdan bahsedemeyiz.

9.       Zıtların birleşmesi imkansızdır. Siyah aynı zamanda beyaz olamaz. Canlı bir varlık aynı zamanda ölü değildir. Aynı anda sıcak, aynı anda soğuk bir arada bulunamaz. Sonsuz aynı anda sonlu olamayacağı gibi başlangıcı olmayan ezeli Allah da, aynı zamanda başlangıçlı fâni bir yaratılmış olamaz.

10.     Zaman kavramı yaşadığımız bu kâinatın 4. boyutuna verdiğimiz isimdir. Sicim teorisine göre en az 10 boyutlu bir kâinatta yaşadığımız açıkça ortaya konulmaktadır. Buna göre bir üst boyuttaki varlık bütün alt boyutları ihata eder, kuşatır. Zaman boyutunun üstünde olan ve ondan bağımsız olup onu idare eden Allah, aynı zamanda zaman boyutunun sınırlamalarına dahil olamaz. Film şeridinin dışında olan ve o şeritteki karelerin bütününü kuşatan bir yönetmen gibi, Allah için de zaman şeridinde bir başlangıç tayin edilemez. Uzunluk ve genişliği olan bir 2 boyutlu bir şuurlu varlık, 3. boyuttaki bir şeklin derinlik gerçeğini kavrayamaz. Bizler de zaman boyutuna bağımlı olarak yaşayan varlıklar olarak zamansız bir üst boyutu yani “ezeli” olmayı kavrayamayız.

11.     Einstein’ın görelilik kuramına göre ışık hızına erişen birisi için zaman durur. Işık hızına erişemeyen diğer varlıklar ise bu süreçte yaşlanmaya, zamanın değişimlerini daha hızlı bir şekilde hissetmeye devam eder. Biz bu arada ışıktan daha hızlı parçacıkların da olduğunu biliyoruz. O parçacıkların varlığı zamanda geriye gidilebileceğini de göstermektedir. Çünkü ışık hızından daha hızlı yol alan bir varlık için geçmişe yolculuk etmek hiç de zor olmayacaktır. Einstein’a göre ışıktan daha hızlı bir varlığın kütlesi “sonsuza” yakın olacaktır ve bu da onu zamandan bağımsız kılacaktır. Yüz milyonlarca ışık yılı genişliğindeki bu evrende fotonları ve onlardan hızlı parçacıkları, galaksileri, gezegenleri, yıldızları aynı anda ve her an hareket ettiren yaratıcının değil ışıktan; evrendeki bütün parçacıklardan ve kürelerden, evrenin her bir parçacığını aynı anda idare edecek derecede hızlı olması gerektiği açıktır. Böyle sonsuz süratli bir yaratıcının ise zamanda bir başlangıçla sınırlandırılması imkansızdır.

12.     Kâinat ve varlığımıza dair pek çok şeyin mâhiyetini bilemeyiz. Ama onların varlığını biliriz. Mesela kâinatın yüzde 99’unu oluşturan karanlık madde ve enerjinin, ya da duygularımızın veya yer çekimini oluşturan parçacıkların veyahut da yaşamın mâhiyetini tam olarak bilemeyişimiz onların yokluğu anlamına gelmez. Kâinattaki yaratma ve icraatlarıyla kendini gösteren zâtın varoluşunun mâhiyetini bilemeyişimiz de O’nun yokluğuna delil olamaz.

13.     Bin yıl öncesine gitsek ve elimizdeki cep telefonunu o dönemde yaşayan insanlara göstersek kim bilir o alet hakkında, onun gerçekliğiyle alakalı olmayan ne masallar üreteceklerdir. Bu söylenenler o cep telefonunun mâhiyetini değiştirmez. Yaratıcının varlığı hakkında bugünün insanları ne söylerse söylesin O’nun mâhiyeti olması gerektiği gibidir ve bu mâhiyet birkaç bilmez ateistin söylediklerine göre şekillenmez. Kesin olan O’nun varlığıdır.

14.     Bütün dillerde cümleler en az bir Özne (Subject-Fâil) ve bir Yüklem’den (Predicate-Müsned) oluşur. Bir örnek cümle verelim:

Ali geldi.

Bu cümle bir Ali öznesinden ve fiil soylu bir “geldi” yükleminden oluşur. Bu cümlenin öznesi Ali’dir. Bu durumda “Ali öznedir peki Ali öznesinin öznesi nedir?” sorusu anlamsız olur. Çünkü zâten Ali bu cümledeki “geldi” fiilinin yapıcısıdır ve zbu fiilin öznesidir. Yüklemin öznesinin öznesi olması gramer kurallarına aykırıdır. Bu arada Ali kelimesinin önüne koyacağımız bütün zamirler sıfata dönüşecektir. Örneğin:

O Ali geldi.

Hangi Ali? = O Ali

Görüldüğü gibi buradaki O kelimesi zamir değil sıfattır. Yani gramer olarak “isim” olan Ali kelimesine bir “özne” isnat etmemiz asla mümkün değildir. Yüklem dışında Özne’den etkilenen unsur ise “nesne”dir.

Allah da kainat cümlesindeki “yarattı” yükleminin mutlak öznesidir. Bu sebeple zaten özne olan Allah öznesinin başka bir öznesi olamaz. Çünkü özne öznenin değil, yüklemin belirttiği işin yapıcısı olabilir ancak.

15.     “Kelime kökü” delili de bu sorunun anlamsızlığını ortaya koymak için kullanılabilecek bir delildir. Bilindiği gibi bir kelime, ya basittir, ya türemiştir ya da birleşik. O kelimenin elde kalan en anlamlı bölümüne ise kök diyoruz. Türkçemizden bir örnek vermek gerekirse:

Erdiremediklerimizden misiniz?

Bu kelimenin kökünü bulmak için geriye doğru gittiğimizde –siniz<, -mi< -den< -imiz< -ler< -dik< -me< -e< -dir eklerini geçerek en son “er-” belki de daha geçmişte e- köküne kadar ulaşırız. Bizim en son ulaştığımız bu kökten önceki bir köke gitmemiz imkansızdır. Bu e- kökünden önceki kök nedir sorusuna, bu kökten önce bir kök yoktur, cevabını veririz.

Almanca’dan bir örnek vermek gerekirse Kraftfahrzeughaftpflichtversicherung kelimesinin kökü “Kraft” kelimesidir ve bu kökü bulduktan sonra sorulan “bu kökün kökü nedir?” sorusu artık anlamsızlaşmaktadır.

16.     Bildiğiniz gibi cümle çatıları etken, edilgen gibi farklı şekillerde olabilir. Etken cümle, yüklemin bildirdiği işin bizzat özne tarafından yapıldığı cümledir.

Mesela:

Ali camı kırdı.

Cümlesi etken bir cümledir. Kırmak fiilinin yapıcısı bellidir. Bu cümledeki nesnenin öznenin eyleminden etkilendiği de ortadadır. Ancak;

Cam kırıldı.

Cümlesindeki “kırıldı” fiili edilgen çatılıdır. Aslında nesne olan “cam” ise bu gibi edilgen-pasif cümlelerde “özne” (sözde özne) yerini tutar.

Bu kâinat ve doğada gördüğümüz bütün fiiller de aslında mana itibariyle “edilgen” fiillerdir. Mesela; “Havada bırakılan cisim yere düşer” cümlesi etken gibi gözükse de, bu yere düşüşün kendi başına olamayacağı gerçeği o fiilin manen edilgen olduğunu ortaya koyar. En azından bu düşüş faaliyetinin sebepleri arasında “graviton” adlı bir parçacığın var olduğunu yeni öğreniyoruz mesela. Evrende var olan 4 ana kuvvet ile gerçekleşen bütün fiiller için de bu önerme geçerlidir. O halde etken gördüğümüz bütün kâinattaki fiiller aslında kâinatın genelini kuşatan bir sebepler zincirine bağlıdır. O halde kâinattaki bütün fiiller edilgendir.

Kâinat cümlesinden etken çatılı bir cümle oluşturmanın tek yolu, kâinattaki sebepler zincirinin dışında olan yani “yapılmış” olmayan bir Özne bulmaktır. O da Mutlak Özne olan yaratıcıdır.

17.     Mantıkta “niteliksel karalama safsatası” olarak anılan bir safsata türü vardır. Bu safsata yoluyla bir kimsenin niteliklerine ve özelliklerine saldırılarak onu diğer insanlar nazarında küçültmek, onu gözden düşürmek amaçlanır. Allah’ın varlığına karşı bir delil bulamayan ateistler de, ancak O’nun niteliklerine ve özelliklerine saldırabiliyorlar.

“Her şeyi Allah yarattıysa, Allah’ı kim yarattı”,

Allah madem her şeye kâdirdir o halde taşıyamayacağı bir taşı yaratabilir mi?”,

Allah madem merhametli, dünyadaki kötülüklere neden sessiz kalıyor?”

gibi sorular O’nun yokluğunu ispatlamak amaçlı değil, Yaratıcının varlığı hakkında insanları şüpheye düşürmek amaçlı sorulan sorulardır. Böylece Allah’ın gerçek ve mutlak niteliklerini örtüp onu insanlara karalamaya çalışmaktadırlar.

18.     Evrende var olan her şeyin var olma şartları birbirinden çok farklıdır. Mesela “buz” varlığı, suyun sıfır derecenin altındaki sıcaklığa düşmesiyle varlık sahnesine çıkar. Hammaddesi yine “su” olan “buhar” varlığı suyun sıcaklığının 100 derecenin üstüne çıkmasıyla var olur. Tavuk yavruları yumurtadan çıkarken bitkiler tohumlardan çıkar. Öyle ki insanlar hala daha tavuğun mu yumurtadan, yumurtanın mı tavuktan çıktığını tartışır durur. Atomdan daha küçük olan ve karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların bir kısmının nasıl varlık sahnesine çıktığı hala bir muammadır. Evrendeki yüzlerce farklı elementin her birinin oluşma ısıları ve şartları birbirinden farklıdır. Canlı cansız milyonlarca çeşit varlığın bile var oluş şartları aynı değilken, bütün evrenin yaratıcısının varlığını da yaratılmışların dahil olduğu “bir sebeple oluşma” şartıyla sınırlamak imkansızdır.

19.     David Hume gibi felsefeciler var olan her nesnenin bir sebeple var olduğunu iddia edemeyeceğimizi söylerler. Bu görüşe göre sıcaklığın madenlerin genişlemesinin sebebi olduğunu kesin olarak hiçbir zaman söyleyemeyiz. Aslında bu görüş İmam Gazali’den devşirilmiş bir görüştür. İmam Gazali de nedensellik olarak gördüğümüz ilişkinin aslında zamansal bir ilişki olduğunu belirtir. Ateş ile pamuğun artarda gelmesi sonucunda pamuğun yanması nedenselliğin değil ardışıklığın varlığını gösterir. Bu görüşe göre pamuğun yanmasına sebep olanın ateş olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Günümüz bilim anlayışı da ortaya koymaktadır ki, bir oluşun nedeni birden çok fazla olabilir. Mesela uçağı uçuran neden uçağın hafifliği midir, kanatları mıdır, motoru mudur, havadaki aerodinamik yasaları mıdır, uçağın kaptanı mıdır, yoksa bütün o sebeplerin hepsi midir veyahut bilmediğimiz yüzlerce başka sebep midir? Yaratılmış varlıklar için bile nedensellik ilkesinin sorgulandığı böyle bir dönemde yaratıcıyı bir nedensellik zincirinin son halkası olarak kabul etmek, konuşulacak hatta düşünülecek bir mesele değildir.

20.     Bir kitabın şuurlu bir yazarı, bir bilgisayarın şuurlu bir mühendisi, bir pastanın maharetli bir aşçısı, bir filmin şuurlu bir yönetmeni, bir sosyal ağın şuurlu bir kurucusu ve idarecisi mutlaka vardır. Ateistleri memnun etmek için bu mantıki zorunluluğu kâinat geneline uygulamaktan vaz geçemeyiz. Bir yazarın, bir mühendisin, bir pastanın, bir filmin, bir sosyal ağın yapıcısının varlığına inanmak için o yapıcı ve idare edicinin doğum tarihini, doğduğu yeri, sezaryenle doğup doğmadığını, kimden doğduğunu ve anne-babasının kim olduğunu bilmemize gerek yoktur. O kitap, o bilgisayar, o pasta, o film, o sosyal ağ bütün o şuurluca yapılışıyla önümüzdedir ve o sistemlerin tesadüfen oluşmadığını anlamak için onların yapıcılarının bütün özelliklerini bilmemize gerek yoktur. Hatta o yapıcıların isimlerini, neye benzediklerini, kadın mı erkek mi olduklarını bilmesek de o işleri onların yaptığını kesin olarak biliriz. Bunun gibi yaratıcının varlığını ispat eden bir tek delil bile, onun mahiyeti hakkında hiçbir şey bilmesek de, O’na inanmamız için yeterlidir.

21.     Zaman kavramı aslında termodinamiğin ikinci yasası olan “entropi” yasasının soyut bir dille ifade edilmesinden ibarettir. Yani doğan, büyüyen ve ölen her varlık bu yasaya tabidir. Yarattığı kanunlardan bağımsız olan Allah elbette kendi yarattığı entropi yasasına da tabi değildir. O’nun varlığı ve mükemmelliği bizatihi kendisindendir. O halde Allah, Big Bang’le birlikte kainatta görülen böyle bir gelişme sürecine tabi değildir. Entropi yasasına tabi olmadığı için, zamana da tabi değildir. Yani o başlamaz, gelişmez ve bitmez. O halde O’ndan önce var olan ve O’nu yaratan bir başka yaratıcıdan da bahsedemeyiz.

22.     Bir türün ilk ürünleri ya da ilk ataları kendilerinden sonraki bütün tür üyelerinin ilk başlangıcıdır. O ilk ataların o “tür” olarak bir öncesi yoktur. Mesela balık türünün ilk atası olan “balık ata”dan önce bir balık ata yoktur, olamaz. Evrendeki “var olma” hakikati de, bu varlık kavramının bir ilk varlığını gerektirir. Var olan bütün varlıklar bir ilk varlıktan sudur edebilir. Yani bütün bu “varlık türü” o sonsuz “varlık” var olduğu ve o varları var ettiği için vardır. Kendisi “varlığın” başlangıcı olan “varlık”tan önce bir varlık türünden bahsedemeyeceğimize göre, o ilk varlığı yaratan bir önce var olmuş herhangi varlıktan da bahsedemeyiz.

23.     Lawrence Krauss gibi ateist bilim adamları evrenin yokluktan ve tesadüfen var olduğunu iddia ederler. Ancak görüşleri detaylıca incelendiğinde anlaşılır ki, onların yokluk dediği aslında kuantlardan, temel parçacıklardan, karanlık olarak nitelendirilen maddeler ve enerjiden oluşmuş vakumlu bir varlık alanıdır. Böyle bir evren yokluktan değil, yokluk süsü verilmiş varlıklardan oluşmuş bir evrendir aslında. Bu görüşe göre de evren demek ki var olabilmek için “var” olana ihtiyaç duyuyor. O halde kâinattan önce var olan o “nothing-yokluk” süslemeli varlık da, bir var edene ihtiyaç duyacaktır. O halde bütün varlıkları yoktan var eden bir varlık zorunludur. Varlığı var eden zorunlu varlıktan önce bir varlığın olduğunu savunmaksa saçmalıktır.

24.     “Bilmek” fiili varlıkların varlığını var ya da yok eden bir yaratma kuvveti içermez. Bir şeyi bilmek o bilineni var etmediği gibi, o şeyi bilmemek onu yok etmez. Kâinatta bilemediğimiz nice parçacık, madde ya da element biz onları bilmediğimiz halde vardır. Mesela Plüton cüce gezegeni biz onu bilsek de bilmesek de zaten vardı. 2006 yılına kadar onun cüce gezegen olduğunu bilmeyişimiz onun o zamana kadar cüce gezegen olmadığı anlamına gelmez. İnsanoğlu belli bir eğitim görene kadar vücudundaki böbrek, karaciğer, dalak gibi organların farkında değildir. Bu bilmeyiş o organların yok olduğu anlamına gelmez. Bu kâinatta en azından 13, 7 milyar yıl boyunca yoktuk ama kainat vardı. Bırakın bilgimizin, varlığımızın hatta yokluğumuzun bile varlıkların varlığına-yokluğuna etki etmediğini düşünürsek, Allah’ın zatı hakkında bilmediklerimizin O’nu yok kılacağı düşüncesinin ne kadar saçma olduğunu anlarız.

25.     Dawkins gibi ateistler, sonsuz olan Allah’ın “sonluları” yaratamayacağını iddia ettikleri halde, “sonsuz” bir varlığın yaratılmasından bahsediyorlar. Bir şeyi yaratan onun bütün sınırlarını ihata eder. “Sonsuzluk” ise tektir, sonsuzluğa denk bir sonsuz olmuş olsaydı, sonsuzluktan da bahsedemezdik. Yani bu durumda bir sonsuzun kuşatamadığı/kapsayamayacağı bir vehmi sonsuzluğu kuşatan bir diğer sonsuzluktan bahsedemeyiz. Zaten sonsuz olduğu için tek olan sonsuzluktan daha üstün ve kapsayıcı bir “sonsuz”dan bahsedemeyiz ki, onun “sonsuz” Yaratıcıyı yaratabileceğini düşünelim.

26.     Bir şeyin yokluğunu ispat etmek imkansızdır. Mesela bir canlı türünün yokluğunu ispat için hayatın oluşmasından bu zamana kadarki bütün zaman dilimlerini taramamız gerekir. Ayrıca şu anda dünyanın herhangi bir yerinde bu canlı var olabilir. O halde şu andaki yeryüzünün bütün coğrafyalarını, yerin dehlizlerini, okyanusların, göllerin derinliklerini, hatta her taşın altını kontrol etmemiz gerekir. Bu canlı kâinatın herhangi bir köşesinde ya da herhangi bir paralel evrende de var olabilir. Bu durumda bütün kâinatı karış karış araştırmamız, sonrasında diğer paralel evrenleri de dolaşmamız gerekir ki, onun yokluğuna emin olalım. Bu sebeple bütün zamanları, bütün mekanları ve bütün kâinatları aynı anda kuşatan bir bakışa sahip olmayan her hangi bir insan, o canlının “yok” olduğunu kesin bir şekilde savunup o yokluğu ispatlayamaz. O bu durumda en kötü ihtimalle “var mı yok mu bilmiyorum” yargısından başka da bir yargıda bulunamaz. Durum kâinat için böyleyken, bütün parçacıkları ve paralel kainatları aynı anda ihata eden Allah’ın sonsuz varlığını, bu sonlu ve sınırlı bakışımızla ihata etmemiz imkansızdır. Bu durumda Allah’ın zatındaki sonsuz özelliklerde bir eksiklik/yokluk olduğunu iddia eden bir ateist, Allah’ın sonsuz varlığını tamamen kuşatmak bir yana, ondan önce var olduğunu iddia ettiği bütün varlık silsilelerini de sonsuza kadar ihata etmek zorundadır. Böyle bir durum imkansız üssü imkansız olduğuna göre, Allah’ın zatıyla ilgili vehmedilen herhangi bir eksikliğin ispatı da imkansızdır; böyle bir iddia akıl, mantık ve hakikat dışıdır.

27.     Yaratıcının bir yaratıcıya muhtaç olduğunu söylemek aslında kâinatta var olan her şeyin bir yaratıcıyı gerektirdiğini savunmaktır. Demek ki, bu kainat şartları içinde var olanların var oluşu için yaratılma hakikati dışında mantıklı başka bir yol yoktur. Allah bu kâinat sisteminden bağımsız olduğu için zaten bu bahisten hariçtir.

28.     Kainattaki bütün varlıklar için mantıksal bir zorunluluk olan “yaratılma” şartının bir tek mutlak varlık için istisna olduğunu düşünmek, trilyonlarca varlığın mantıksal bir zorunluluk olan “bir yaratıcı tarafından yaratılma” şartından bağımsız olarak ve tesadüfen oluştuğunu savunmaktan daha mantıklıdır. Evrende cari olan doğa yasalarının bile istisnaları olabilir. Bu istisnalar o yasaların yokluğunu değil, sadece kendilerinin müstesnalığını gösterir. Mesela üreme kanunun istisnaları bir dişi ve erkekten oluşan gerekliliği ortadan kaldırmaz. CERN laboratuarlarındaki araştırmalarda anlaşılmıştır ki, kimi parçacıklar ışık hızını geçebilmektedir. Atom altı parçacıklardan galaksilere kadar var olan “varlık” kavramının “bir yaratıcı tarafından yaratılma” hususunda bir tek istisnasının olması, o kanunun yokluğuna delil olamaz. “Bir yaratıcı tarafından yaratılma” kanunu pek çok istisnası bulunan pek çok doğa yasasından daha kuvvetli bir kanundur ki, zorunlu ve ezeli varlık dışındaki bütün varlıklar bu kanuna uygun var olmaktadır.

29.     Yaratıcı varlığın özelliklerini bilmek ayrıdır, O’nun var olduğunu bilmek ayrıdır. Yani Yaratıcının özellikleri O’nun varlığını ispat eden yegane deliller değildir. O’nun görme, duyma gibi sıfatlarını inkâr etmek, O’nun yaratıcılığını, hayat sahibi oluşunu en önemlisi de var olduğunu inkar etmek değildir. Yaratıcının “yaratılmamış” olma sıfatını inkar da, yaratıcının varlığını inkâr etmek anlamına gelmez. Bir evrimci, yaratıcı varlığın yaratıldığına inanmakla o “yaratıcı” varlığın varlığını ortadan kaldırmış olmaz. O sadece şu tezi savunmaktadır:

“Bu kainatı yaratan yaratıcı yaratılmış olmalıdır. ” (Haşa)

O farkında olsun ya da olmasın, bu teziyle yaratıcının varlığını inkar etmemekte, aksine o yaratıcının varlığını ortaya koyarak onun kimi sıfatlarını inkar etmektedir. Ben başlangıcı olan böyle bir yaratıcıya inanmayabilirim ama kendisi bu tezi savunduğuna göre başlangıcı olan bir yaratıcıya inanabilir. Bu durumda o özellikleri her ne olursa olsun yine de bir “yaratıcıya” inanmış olacaktır.

O halde o ateistin üç yolu var:

1-      Yaratıcının yaratılmış olduğunu savunur ama o yaratıcıya da inanır. Bununla inananların bir yaratıcının var olduğuna dair inancını desteklemiş olur.

2-      Yaratıcının yaratılmış olabileceğini saçma bulur ve buna inanmaz. Bununla da inananların yaratıcının yaratılmadığına olan kesin inancını destekler.

3-      Hem kâinatı yaratanın, hem de yaratıcıyı yaratanın olmadığına inanır. Bu durumda kendisine ait (her mükemmel varlığın bir yaratıcıya ihtiyaç duyduğu) teziyle ve önermesiyle çelişerek inananların haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyar.

30.     Bu gibi önermeler kavramsal cehaleti de gösteren önermelerdir. Allah kavramı zaten “yaratıcısı olmayan yaratıcı” anlamını içinde barındıran bir kavramdır. Bu durumda “yaratıcısı olmayan yaratıcıyı kim yarattı?” sorusu da anlamsız ve mantıksız olmaktadır. Aynen “öncesi olmayan birinciyi kim geçti?” sorusu gibi anlamsız ve mantıksız bir sorudur bize yöneltilen bu soru. Üstelik bu gibi soruları soranlar Allah’ın varlığını ispatlayan onca delili de duymazdan gelirler çünkü asıl amaçları, Allah’ın yokluğunu ispat değil insanların inançlarında şüpheye düşmesini sağlamaktır.

31.     Bazı geometrik şekillerin de başlangıç ve sonları yoktur. Mesela bir dâirenin başlangıcı ve sonu yoktur. Hatta daire bu özelliğiyle sonsuzluğun sembolü olarak da kabul edilir. Dâire gibi her yerde karşımıza çıkan bir şeklin başlangıç ve sonunun olmaması o şeklin varlığını şüpheli hale getirmez. Evet dairenin bir başlangıç noktası ve bir sonu yoktur ama dâire vardır. Aynen bunun gibi Yaratıcının da bir başlangıç ve sonunun olmaması O’nun varlığını tartışmalı hale getirmez. Başlangıç ve sonu yoktur ama O vardır.

32.     Matematikte bir başlangıcı olan sayıları birbiriyle bölmek, çıkarmak, çarpmak, toplamak mümkündür. Ancak herhangi bir sayıyı sonsuz ile böldüğümüzde, topladığımızda, çarptığımızda ve çıkardığımızda sonuç herhangi bir sayı değil yine “sonsuz” olacaktır. Sonsuz, herhangi bir sayının toplanması, bölünmesi, çıkarılması ve çarpılmasıyla elde edilmeyen bir sonuçtur. O halde sonsuz olan Allah’ın da bir varlıksal “bölünme” ya da “çıkarma” işleminin sonucu olması imkansızdır. O’nun başlangıcı olduğu iddia edilen sayı kainatın var edilişinden 100 milyar ya da 900 trilyon yıl öncesine bile uzansa, bu sayıyla O’nun sonsuzluğunu çıkardığımızda sonuç yine sonsuz olacaktır. O halde O sonsuzun kendisinden çıkarılacağı ya da daha önce bölündüğü bir başlangıcı ve sonu yoktur, olamaz.

33.     Doğada var olan elektronlar gibi temel parçacıkların bölünmediğini biliyoruz. Maddenin en küçük hali olan dolayısıyla maddeden soyut olmaya en yakın olan bir temel parçacık dahi parçalara ayrılmadığına göre, maddeden soyutlanmış ve cisimden münezzeh olan Allah’ın kendisi gibi “ilah” olan parçalara bölünmesi ya da önceki bir ilahın bölünmüş bir parçası olması imkansızdır.

34.     Kâinat Büyük Patlama’dan sonraki ilk üç yüz bin yıl içinde yaklaşık 10 milyar derece sıcaklıkta bir plazma halinde olduğu için, bu üç yüz bin yıl öncesinin ışınlarının ya da ısısın izleri bugüne ulaşmamıştır. Kâinatın plazma yapısı bütün o izleri bir duvar gibi örtmüş, perdelemiş ve o kanıtların bugüne ulaşmasını engellemiştir. Yani serbest elektronlar ışığın ve ısının yayılmasını engellemiştir. Üç yüz bin yıl sonra ise kâinatın yoğunluğu ışığın yayılabilmesine yeterli hale gelmiştir. Yani öncesinde serbest olan elektronlar atom çekirdeğinde bir araya gelerek birleşmişler ve böylece ışığın yansıyarak yayılmasını sağlamışlardır. Bizler de, ister bizim maddesel yoğunluğumuzdan, ister kâinat şartlarının uygunsuzluğundan veyahut da Allah’ın kendi zatını bilinçli olarak perdelemesinden dolayı, Allah’ın zâtını bu dünya şartlarında asla bilemeyeceğiz. Ancak kâinatın varlığını anladığımız gibi O’nun varlığını da anlamamız mümkün. Onun sonsuz özelliklerini kâinatın her bir satırından okuyabiliriz.

35.     Bütün bu cevaplardan anlaşıldığı gibi asıl sorun sınırlanıp, kuşatılıp asla tasarlanamayacak olan “sonsuz”un tasarlayıcısı olup olmadığını anlamak değil, “sonlu” olan varlıkların nasıl oluştuğunu kavramaktır. Bir kitap, bir bilgisayar, bir resim, bir masa; bir elma, bir yıldız, bir kar tanesi, bir Higgs bozonu kâinat sınırları içindeki sonlu varlıklar arasındadır. Kitap varlığı için var olan “şuurlu, gören, bilen bir tasarlayıcı” gerekliliğini, “kar tanesi” için yok saymak halledilmesi gereken asıl meseledir. İnananların “sonsuzun yaratıcısı olamaz” mantıklı önermesini eleştirenlerin, katrilyonlarca sonlu varlığın yaratıcısı yoktur tezini ortaya koymaları apaçık bir çelişkidir. Bu çelişkiden kurtulabilmeleri için ya “kitabın”, “resmin”, “bilgisayarın” da tesadüfen ve tasarlayıcısız oluştuğunu kabul etmeleri ya da evrendeki bütün sonlu varlıkların “şuurlu, gören, bilen, hayat sahibi bir yaratıcı” tarafından yaratıldığını kabul etmeleri gerekir. Yoksa “hiçbir şey yok” deyip akıldan istifa etmeliler.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.