1. YAZARLAR

  2. İsmail BERK

  3. Yalnızlığa yürüyen duygu insanı, Ali Adnan Menderes
İsmail BERK

İsmail BERK

Yazarın Tüm Yazıları >

Yalnızlığa yürüyen duygu insanı, Ali Adnan Menderes

A+A-

Yalnızdı… Hayatındaki bunca kalabalık kadroya ve metne rağmen... Sahnede de yalnızdı, o mahut son perde kapandığında da...

Çocuk yaşta annesini kaybetti. Annesizliği, içindeki yalnızlığın ve sevgi özleminin en derin izi olarak, hayatı boyunca taşıyacaktı. Bunu kendi ifadelerinden biliyoruz. “Ben yalnızdım kardeşim, hayat boyunca hep yalnızdım. Yapayalnız ve kimsesiz...”

Ardından babasını da kaybetti. Anne-baba yokluğunun içindeki bir çocuk olarak,  duygusal, çekingen ve bazen de gergin dönemleri dışında, hep mahcupkar ve duyarlı bir insandı. Yıllar sonra, o çocukluk ıstırabını ve duygularını arkadaşları ile paylaşırken;

“Kardeşim, ana nedir bilmiyorum ama sezerdim. Baba nedir bilmiyorum ama sezerdim. Ablamın hatırası küçük ve beyaz bir duman parçası gibi içimde titrer. Ama mektep duvarları içinde bile yapayalnız yaşardım. Bayramlarda, tatillerde, çocuklarını kardeşlerini almaya gelenleri gördüğüm zaman içim yanar, kendimi zapt edemezdim. Zaafım görünür endişesiyle yatakhaneye, mektebin gizli ve görünmez köşelerine kaçar, saklanır ve hıçkıra hıçkıra ağlardım. Tırnaklarımı yerdim. Bu ağlama sesleri, bugün bile kulaklarımda akisler yapar. Bu acıyı tatmayan insana, bunları anlatmak mümkün değildir."

Abla dediği, annesinin kokusunu taşıyan kardeşini de, kısa bir süre sonra kaybedince; artık tamamen yalnız kalmıştı. Anneannesi tarafından, Çakırbeyli çiftliğinden alınıp, İzmir’e, bu acıları unutturmak isteyen, aile büyüklerinin yanına yerleşti.

Yaşadığı bu kayıplar ve kimsesizlik, ömrü boyunca peşini bırakmayacaktı. Yıllar sonra başbakan olduğunda İzmir’e uğrayacak, ablasının kabrini hatırlatan bir hatırası ve özlemi, onu hıçkırıklara boğacaktı. İçindeki derin yalnızlık ve yaşanmayan çocukluk dönemlerinin dramını, arkadaşı ile paylaşıp, sevgi ihtiyacını ifade etmekten çekinmeyecekti. Ruhunda yeşerme fırsatı bulamayan sevgi, arka arkaya gelen en yakınlarının ölümleri, onu içinde saklı tuttuğu bir kapanışa götürecekti.

“Düşün kardeşim düşün. O gün son yakınımı, kanı kanımla bir olan, canı canımla bir olan tek kardeşimi de kaybetmiştim. Hâlbuki evde benden olan, beni oyalayan oydu. Biz onunla iki çocuk, birbirimize dayanacak, yeni âlemimizi yapacaktık. Gerçi bunları o zaman böyle açık, belirli elbette düşünemezdim. Ama inan ki bir takım sezilerim vardı. Ve anlıyorduk ki o da gidince ben artık yapayalnızdım...”

Yalnız adamın, küçük yaşta tanıştığı bu kader, kolej yıllarında da kendini hissettirecekti.  Liseden sonra okuyamamıştı. Dedesinden kalan, büyük çiftliğin bütün sorumluluğu, babasının vefatı ile birlikte tamamen ona emanetti. Ali Gemici, Adnan Menderes'le olan anılarında, onun paylaşımcı yönünü şöyle anlatır:

"Menderes çiftliğine her geldiğinde köy meydanında bizleri çevresine toplar, arazi sahibi olmayan kişileri aramızda belirlememizi isterdi. Daha sonra da arazisi olmayanlara arazilerinin bir bölümünü ürün karşılığında uzun yıllar ödemek şartıyla verir ve arazi sahibi olmalarını sağlardı. Bundan en çok sevinen yine kendisi olurdu. Bu da bizim kendisine olan sevgi bağımızın daha çok kuvvetlenmesini sağlardı."

Zekâsı ve sevecen mahcubiyeti içindeki belirgin özellikleri Celal Bayar’ın dikkatini çekmiş ve bu isim Menderes’in sonraki hayatında çok etkili olmuştu.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında toplumun trajedisini ve Anadolu’nun yıkılmaz kale oluşunun ağır bedellerini, bizzat yaşamış ve görmüştü.

Savaşta gösterdiği kahramanlık nedeniyle Cumhuriyet’in ilanı sonrası Menderes’e İstiklal madalyası verilmişti.

Genç yaşta Milletvekili seçildiğinde, sadece 10 yaşındaki Cumhuriyetin de canlı tanığıydı. Vekilken, üniversitede hukuk eğitimine başlamış ve hep peşinden gelen yalnızlığın, o öğrencilik dönemini yeniden yaşamıştı. Duygusallığı, arkadaşlarınca bilinirdi. CHP diktasının içinde, hazmı zor ve telafisi imkânsız gelişmeler ve uygulamaları gördükçe, dörtlü takrir ile ayrılmıştı.

Yine siyasi yalnızlığı, dört kişi ile iktidardan kopan, ayrıca dört kişi içinde de yalnızlaşan bir profildi. Menderes, 1940’ta başlayan bu süreçte, 1946’nın “açık oy gizli tasnif” garabeti ile sandıktan çıkamayan DP’nin, dört yıl daha muhalefet döneminde de, bu yalnızlığın, ağır bedellerini ödeyecekti.

1950 yılının, hafızalardan silinmeyen, o 14 Mayıs demokrasi zaferi ile iktidar koltuğuna başbakan olarak oturduğunda, yine yalnızdı. 18 yıllık ezan yasağının toplumu yalnızlaştıran ve kendi maneviyatından koparan CHP icraatı karşısında, yasağı kaldırma girişiminde bile yalnız... Tek başınaydı.

DP’den cumhurbaşkanı seçilen Bayar dahi, bu konuyu zamana bırakma eğilimindeydi. Başlarda Menderes'in bu kararlılığını kabullenememişti. Oysa Menderes, yıllarca ortak siyasi figürlerden biri karşısında yalnızlaşmış, tepki vermiş ve halkın yalnızlaştırıldığı bir rejimde ve gördüğü direnç karşısında, istifayı bile göze alabilecek kadar kararlıydı. İçinde bulunduğu psikoloji, yalnızlıkla büyüdüğü ruh haline benziyordu. Halkın beklentisini yerine getirmekte kararlıydı. Halktan aldığı yetkiyle iktidar olmanın birinci ayında, ezanın minarelerden, asli şekliyle okunmasını sağlamıştı.

Zafer Gazetesi başyazarı Mümtaz Faik Fenik'in sorusu üzerine Adnan Menderes şu açıklamayı yapmıştı: "Ezanın Türkçe okunmasına mukabil cami içinde bütün ibadet ve duaların din dilinde olması garip bir tezad teşkil eder gibi görünür… Hâlbuki umumî âdaba ve âmme nizamına hiçbir aykırılık göstermeyen ezan meselesinde memnu'iyetin devamı lâiklik prensibini menfi cihetten zedelemek mânasını tazammun eder.”

O, halka yakın icraatlarında da hep yalnızdı. Başbakandı ama içinden geldiği siyasi çevre CHP’de gördüğü, etkisizleştirmenin, bütün topluma uygulanan bir tecrit olduğunu, her defasında yaşayacaktı. Halkın hissiyatına tercüman olan ve halka yakınlaştıran her adımında, rejim tarafından yalnızlaştırılıyordu. Amansız bir muhalefetin iflah olmaz direnci ve saldırısı altında.

İnönü’nün muhalefeti, milli şef karizması ve devlete çöreklenmiş zihniyet karşısında; DP’nin, iktidar olsa da, muktedir olamadığı defalarca görülecekti.

Ordunun, bürokrasinin, üniversitelerin ve diğer entelektüel çevrelerin “kuyruk” kabul ettiği ve meşru iktidar bile olsa içselleştiremedikleri ve hırçınlaştıkları süreçlerde, medyanın da ağır itham ve komploları ile karşı karşıyaydı.

Bütün bunlar daha da yalnızlaştıran süreçlerdi.  Ali Adnan, tek teselli kaynağı halkın içinde ve onlarla hem hal olmakla kırıyordu bu çemberi.

Menderes özellikle büyük sevgi ihtiyacı duyarak bu ihtiyacını halka giderek, halkın ilgisi ve sempatisiyle tatmin yolunu seçmişti. Menderes için halk her şeydi. O, bir anlamda halkı için yaşıyordu. Menderes döneminde, o zamana kadar fazla değer verilmeyen taşradaki insanlar, itibar görmüş çeşitli sorumluluk mevkilerinde görevler almışlardı.

Yalnızlaştıran icraatlar, dirençli rejim, CHP diktası, parti içi Bayar ve ekolünce, ayrıştırıcı ve Menderes’i içten içe geren psikolojinin yalnızlık öyküleri, onu feverana sevk edercesine adeta kızgın bir kütle yapıyordu. Diğer taraftan ise, naifleşen ve duygusallığın sorumlulukla birleşen kavşağında, bütün levhalar sadece halka giden yolu gösteriyordu.

Halkı onu çok seviyordu. “Yeter söz milletin!” dedirtmişti. İtirazın neredeyse isyana varan halk hareketi olarak, meşru seçimle sandığa gömülen CHP’ye ve rejimine “YETER!” denmişti. Bu bile, kendine kapatılmış bir toplumun yükselen haykırışıydı.

Adnan Menderes’in içine gömülü yalnızlık duyguları ile toplumun sahipleştirilmiş, değerleri ile oynanmış, hukuku çiğnenmiş ve devletten/ülkesinden izole edilmiş yalnızlığı, birbirine kavuşmayı bekleyen iki sevgi seliydi. Kavuştular! Menderes artık, halkın "sevgilisiydi".

Menderes döneminde gerçek bir 'halk ihtilâlı' yapılmış ve jakoben oligarşinin hâkimiyeti sarsılmıştır. O, 'köylüyü efendimiz' yapmış, yani halkı egemenlerin zorbalığından kurtarmıştır.

Halkıyla yakınlaşan ve dertleşmeye hazır iki temsil olan DP ile halk, Menderes ile vatandaş olarak birbirine kavuşmuş ve cumhuriyet salonunda, beraberce demokrasi nikâhına oturmuşlar ve mutlu bir evliliğe adım atmışlardı.

Denilebilir ki; DP zamanla, CHP'ye karşı çeşitli sebeplerle muhalif olmuş tüm kesimleri çatısı altında toplamış, ulusal burjuvaziye, modernleşme ve kalkınma sürecini tamamen dışarıdan kendisine empoze edildiğini düşünen ve bunların getirdiği finansal yükler altında ezilen köylülere, küçük zanaat erbabına, işçilere, Varlık Vergisi'nden dolayı CHP'ye düşman olmuş azınlıklara, Türk devrimine karşı çıkan dindarlara, özgürlük ve demokrasi diyen entelektüellere kısacası Tek Parti rejiminden olumsuz etkilenen herkese hitap etmeye başlamıştı.

Birbiriyle hasret gidermeye ve yalnızlıklarını kırmaya muhtaç siyaset ile halkın bu izdivacı, hep mutsuz azınlığın kıskanç ve hırçın muhalefeti karşısında yara aldı. Fakat bu sevgi ve buluşma, günümüze dek milletin istediği bir devlet, halka yakın bir siyaset ve toplumla barışık bir bürokrasiye erişme mücadelesini de elden bıraktırmadı.

Milletin devletiyle olan aşkını bozan, toplumda sevgisizlik ve nefret tohumları üreten 27 Mayıs darbesinde de, iki sevgilinin birbirinden koparılışı, çok acıklı bir yuva yıkma teşebbüsü olan bir cinayetle sonuçlanmıştı.

Menderes ile çok sevdiği halkının arasındaki beraberlik, bir saldırıya maruz kalmış ve bu iki sevgili birbirinden ayırtılmıştı. Millet sevdiğinin idama götürüldüğü ve kendisinden ayrı bir kara parçasında, Yassıada’da tecrit edildiğini bile yeterince bilemeden, sonu meçhul bir karanlığa sürüklenişin ve ondan koparılmanın derin acısıyla sarsılmıştı.

Menderes hapisteydi. Şimdi de bir hücrede yalnızdı. Ömrü boyunca ardından gelen yalnızlık, şimdi her tarafını kuşatmıştı.

Yirmi dört saat hücresinde, başında nöbet bekleyen bir askerin kontrolü altında, konuşamadan kendine gömülü duygularının derinleşen yalnızlığı ve ürkekleştiren beyefendiliği ile tedirgindi. Her şeye rağmen vakur, fırtınalı denizde alabora olmuş bir geminin, deniz ortası karanlığında, tayfasını kaybetmiş bir kaptandı adeta.

Menderes'in yazı yazma alışkanlığı yoktu. Hayatında hiç hatıra defteri tutmamıştı. Mahcup kişiliği, duygularını coşkunca anlatmasına hiç izin vermedi. Yassıada’da kaldığı süreçte Menderes'e günde bir mektup yazmaya izin veriyordu. Bu mektuplar, yalnızlık denizinde yüzen bir geminin, tek küreğiydi. Ateşin ateşle söndürüldüğü, acının acıyla teselli bulduğu mektuplardı...

Eşiyle, sadece iki defa görüşebilmesinin burukluğu… ,Dünyadan habersizleştirme ve itibarsızlaştırma kampanyaları karşısında, suskun, çaresiz ve eli kolu bağlı bırakılışı.

Ama kaderin örgülü resminde, bu günden geriye doğru okuduğumuz sayfada, mahkûm edenler, onun karşısında hüküm giymişlerdi tarih ve toplum vicdanında…

İdamının yıldönümünde bu satırları (tam da bu cümleyi) yazarken, sabahın derinliğinden kopup, bana gelen ifadelerin, sabah ezanı ile ruhanileşen zaman kesitinde, bir daha düşününce, bir daha anlıyorum ki; Menderes, halkın inancı ve halkın gönlü ile sevildi hep.

Onu sevmeyenler ve onun şahsında toplumu incitenler ise toplumsal bellek ve vicdanlarda yargılanıyor. Ve affedilmeyerek.

Menderesi fiziken yalnızlaştırmayı başaranlar, siyasetin ve siyasetçinin önüne korku duvarını ve cellât ürküntüsünü verdiler. Siyaseti patolojik bir travmaya sürüklediler. Siyasete kan bulaştırdılar ve Menderes’in şahsında yalnızlaştırma ve başını kopararak aksiyonu bitirme girişiminde bulundular.

Zamanın öğüttüğü korkunç dönemlerde, kısmen başarılı oldular, medya ve devlet gücünü, mazlumun aleyhine kullandılar. Topluma yabancı ve topluma uymayan, toplumu yönetme ve dizayn etme nefesleri azıcık geri geldi, ama sonuçta yine yalnızlaşan onlar oldu. Halkın kendinde tuttuğu ise Menderes!

Devlet gücünü kullanarak siyasi cinayet işleyenler ve meşru hükümeti devirenler, toplumla helalleşmeyi başaramadı.

Menderes ise, idam gömleği giydirilip, son yolculuğuna gönderilirken, kendisine eşlik eden askerlere; “Hakkınızı helal edin. Benimle çok yoruldunuz ve çok eziyet gördünüz. Sizden helallik almadan buradan ayrılmak istemiyorum" diyecek kadar "beyefendi"likle başarmıştı bunu. O hain süreci, o hain vicdanlara hapsederek.

Bir yaşamın içinde yalnız, bir hücrede, bir adada, bir idamda, bir definde. Bu kitabın önsözü de yalnızlık, son sözü de... Onu yalnız bırakmayan ve onun bırakmadığı tek şeydi inancı.

Evet, Menderes yalnızdı, yalnız kaldı hücresinde, yalnız gitti idama, yalnız defin edildi meçhule, yalnız/yassı adada bir başına kaldı.

Adnan Menderes, niçin idam edilmek istendiğini şu şekilde ifade etti: “Ben Müslümanım. Müslüman olduğumdan da şeref duyuyorum. Müslümanlığın çağdaşlaşması için çalışmalarımız var. Açtığımız okullar bunun delilidir. İslam dininin büyüklüğü, insani yönü, adaleti, ilmi ile en mükemmel dindir. Türk Milleti Müslüman’dır! Müslüman kalacaktır. İslamiyet’in bütün icabeti vatandaşlarımız tarafından tam bir serbestliğin içerisinde icra olunacaktır. İnkılâp kanunları halk tarafından benimsenmemişse, jandarma zoruna dayanacaksa, milli vicdanın hilafına olan bu kanunları kaldırmak, demokratik idarenin başta gelen vazifesi olmak icap eder!”

Devlet adına işlenen cinayet, yine devletin iade-i itibar adımı ile azda olsa acıyı hafifletti. Menderes’in mezarı diğer iki mazlum arkadaşıyla birlikte önce ve daima halkın gönlüne, sonra Topkapı’ya, vatandaşın görebileceği bir yakınlığa geldi.

Halkın demokrasi talebi O’nun çizgisini yalnız bırakmadı ve  onu cezalandıranları siyaseten hep cezalandırdı.

Geriye, mazlumla zalim için kullanılan bir kavram kaldı : Dua!. İki tarafa da dua ediliyor. Ama toplumun vicdanında, tarih sahnesinde ve insanlık mücadelesinde zalimin aldığı ödül(!) beddua oldu.

Dualar ise, millete ve millete yakınlığın bedeli olarak yalnızlaşan ve yalnızlaştırılan insanlara oldu. Dua ile beddua, iki güzergâhın beklenen sonuçları...

Bu halk, kendisini dikkate alanları hep sevdi, uzak durduğunda bile, içinden duayı eksik etmedi ve duanın sinerjisi ile darbeler karşısında meşru demokrasisini inşa etti ve etmeye devam ediyor.

Menderes, halkın duasını aldı. Ve halkına duasını vererek, bu duanın ebedileşen cümlesiyle halkından ayrıldı:

“Allah bu millete zeval vermesin!”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum