1. YAZARLAR

  2. M. Nuri BİNGÖL

  3. Yakaza mı, hayal mi?
M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Yazarın Tüm Yazıları >

Yakaza mı, hayal mi?

A+A-

“Bir keşmekeş, bir kaos... Her kafadan bir ses çıkıyor; herzenin bini bir para. Hele sema?.. Nasıl da maviden mora, oradan da siyaha doğru yol alıyor.
O anki hâlim mi? Yüreğim zıp zıp zıplıyor sanki; usare hâlindeki âsap, ipince kesilme raddesinde, koptu kopacak.
Yağmuru, selleri, su baskınlarını sürükleyip getiren yağmuru göremiyorum, ama bütün hislerimle duyuyorum onu.
Açan güneş aniden; sellerden, taşkınlardan, okyanus ve derya akınlarından azâde bir dünya. Belki de “bir inci” şehir; ama baş aşağı inen cadde, denizi hediye ediyor sonunda.

O da ne? Bir yığın insan; eller havada ve sıkılı, diğer ellerindeyse tırmık, nacak, balta, orak...
‘Fukaralar...”diyorum içinden; ‘ kurun-u vustada kalmışlar, zavallılar!’
Üzerime geliyorlar işaret parmaklarını dikerek bulunduğum muhite... “ İşte bu da onlardan.” diyorlar.
Düşünmedeyim; kendimi bunlara karşı koruyabilir miyim, diye...

Aniden “hads süratinde” idrâk ediyorum ki, “ çaresi olmayan şeyde cez’a girme”ye ne lüzum var?
Gözlerim çevremde fırdolayı dönüyor. Etrafım bomboş arazi; biraz ötede bir yapının azametli gövdesi görünmede sadece.
O tarafa seğirtiyorum, bir yandan da; “Bu bir ric’at” diye düşünüyorum. “ Okun hedefi vurmadan önce gerilmesi gibi bir hâl...”
Varınca duvarın dibine apışıp kalıyorum. Bina, bina ama kapısı yok görünürlerde; yer demir, gök bakır. Arıyorum, tarıyorum; yok, yok, yok, geçit yok içeriye.

Yine de incelemeyi sürdürmeli... Bu kararla da duvar diplerinde geziniyorum. O sırada, o “linç” kalabalığı tehditvari yaklaşıyor hâla, bu da onlardan, diyerek...
Çaresizce bakıyorum göklere; çaresiz, yine indiriyorum bakışlarımı. Bir mazgal kapağı; mahzene iniyor gibi... Ne o? Sanki içeriden aralanıyor, kıpırdıyor. Nihayet tam açılıyor.
Oradan biri görülüyor ışık süratinde; “Gel... Gel...” diyor. “Buradan geçip düzlüğe varabilirsin. Bir süre burada kalıp unutturabilirsin kendini. Tehlike geçince de...”
Zihnime bir nakış gibi işledim: Bir süre, bir dönem, bir bekleyiş lâhzası...
Modern görünümlü ; bembeyaz bir frak giymiş; hatta süt beyaz, apak... Ve garip; papyon kravatlı! Traşlı ama gür bıyıklı, efevari...
***
Bu da bir şey mi azizim!
Kıskıvrak yakalanmıştın. Galiba ecnebi askerler; her iki tarafında... Mecburi olarak bir meçhule götürülüyorsun.
Deniz kıyısında bir yata bindirildin; ama da şaşırmıştın o an. Belki de, ben yerimden memnunum diye düşünmüşsündür.
Bir ada... Ama ıssız da değil, kimsesiz de... Etrafı fırdolayı su, ama anakaradan ırak değil; kıyıdaki şehirlerin ışıklarını bile görüyorsunuz.
Kızkulesinin oturtulduğu adacığı ne çok andırıyor. Ama oradaki binanın kızkulesinin tarihi görünüşü ve iklimiyle alakası bile yok. Her tarafı camdan bir gökdelen; ufukları bile süzebiliyorsunuz.
Binanın en üst katında, mükellef bir oda... Belki de daire. Orada merakla beklerken muhafızlar arasında, apoletli, mavi üniformalı ve şapkalı bir subay.

“Generalim...” demelerinden çıkarıyorsun rütbesini; elinde bir tomar süt beyaz kâğıt... Sana bakıyor sertçe; bakışlarını hâla iliklerimde hissediyorsundur. Kağıtları sana uzatıyor emrederek:
“ Boş yere bekleme, bari bunları doldur.” derkenki ciddiyeti çok zaman onu yerinden eder.
***
Lebaleb dolu oda; avludaki portakal ağacının kokusu bile duyuluyor gibi... Kalabalığın üst başında da kim var?
Bir köyde mukim tanıdık bir İmam; “Alaaddin Hoca.”
Hiç beklemediğim bir konuşma yapıyor; ona yakıştıramadığım.
Belki de siyasi ve gündelik... Biraz yanındaki bey ise, bir nevi “Hocam”. O da beğenmediğim, tasvip etmediğim, “fiillerini” zararlı gördüğüm “birini” – mâlum bir devlet kadınını- övüyor ha övüyor!
Kafamın tası atıyor gibi olunca, hiç bir şey demeden ayrılıyorum oradan; avluya giden merdivenleri inip avluya bakan o odaya; “dünyaya geldiğimi” bildiğim odaya iniyorum.

Oradaki yatağa oturup, yorganı başımdan aşırıyorum; garip!
O anda düşünüyorum; “Sen mütekellim-i vahde değilsin ki birine karşı konuşman edepsizlik olsun.”
Düşündüm sonra; kimleri temsil ediyorum ki böyle düşündüm. Elbette ki bir “eserler” zincirinin “şahs-ı manevisi”ni...
Odaya çıkan ve Rahmetlik Dedem Hacıemin Mehmet Bingöl’e ait olduğunu bildiğim evin merdivenlerini, çıktığım odaya girmek maksadıyla tırmanıyordum ki...
***
“Evinizin kıymetini bilin...” dediğim arkadaşın iyi hatırlar.
Evde oturuyordunuz; bir mevzuda sohbetteydiniz ailenizle. Birden telefon çalıyor, açıyorsun. Kimdir? Gördüğünüz evin sahibi.
“Ağabey,” diyor size; “ bize gelebilir misin; .................. ağabey geldi de.”
Telaşlanıyorsun; çünkü o isim Zamanın Çilekeşi’nin bir talebesi; bir göreni...
Hemen aileni alıp gidiyorsun; orada iki oda yan yana. Birinde yaşmaklı hanımlar; aileni oraya bırakıyorsun.
Yan odaya geçiyorsun; orada millet namazda, selam verince hoşgeldin ediyorsun “Kafkas kökenli” Zata;
“ Bir bahis oku!” diyor; tartışmalı bir mevzuyu okuyup açıp izah ediyorsun. O ateşin gözlü zat, başını sallayarak tasdikliyor.
***
Bunları neden mi anlattım?
“ Rü'ya-yı sadıka, hiss-i kabl-el vukuun fazla inkişafıdır.” hikmeti ne mânalıdır.
Bilinir ki “ Hiss-i kabl-el vuku” ( bir olayı vukundan önce hissetme duygusu) herkeste az çok mevcut.

“ Ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, o gayr-ı meşhur hislere; -hata ederek- ahmakçasına "sevk-i tabiî" diyorlar. Hâşâ sevk-i tabiî değil, belki bir nevi ilham-ı fıtrî olarak insan ve hayvanı kader-i İlahî sevkediyor. Meselâ: Kedi gibi bazı hayvan; gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderî ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur.” (Mektubat)
Yırtıcı kuşlar gibi şuursuz hayvanlara bile bir günlük mesafeden bir “laşe” o sevk ile bildirilir ve onu bulmazlar mı?.

“ Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fena ahlâklı fena düşündüğünden, fena levhaları görür. Hem herkes için, âlem-i şehadet içinde, âlem-i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyed ve fâni insanlar için, saha-i ıtlak bir meydan ve bir nevi bekaya mazhar ve mazi ve müstakbel, hal hükmünde bir temaşagâhtır.” ( Mektubat) beyanlarını ispat için, bunun gibi “hatıraları” anmaya, bilmem ne nam verilir?
Bunların “ Mü'min hüsn-ü zanna memurdur” hikmeti gereğince “su-i te’vil” edilmeyeceğinden pek eminim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.