1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Vehbi Vakkasoğlu’nun Osmanlıdan Cumhuriyete Son Bozgun eseri-1
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Vehbi Vakkasoğlu’nun Osmanlıdan Cumhuriyete Son Bozgun eseri-1

A+A-

Vehbi Vakkasoğlu Türkiye Tarihinin Mütarekeden Sivas Kongresine kadar dönemini, birçok kaynağa dayanarak anlatmış. Eser bir belgesel. Vakkasoğlu birçok kaynağı tarayarak farklı mülahazalara açık bir dönemi başarıyla anlatmış.

“Osmanlıdan Cumhuriyete Son Bozgun” isimli kitap on iki bölümden oluşturulmuş.

1918 sadece muhteşem bir devletin tarih sahnesinden çekilişi olmamış, aynı zamanda  asırlardan beri süren hilal ve haç  çarpışmasının da acı sonu olmuştur. Başta Rusya ve İngiltere olmak üzere bütün büyük devletlerin iştahını çeken cazip hazineler ilk defa bu tarihte hiçbir maddi engel kalmamak üzere sonuna kadar açılıyordu. Hasta Adam’ın artık komaya girdiği ve soyulmaya hazır bulunduğu ittifakla kabul ediliyordu. Ancak kimin eli hangi cebe uzanacaktı, çekişmenin konusu bu idi. Osmanlının iliğini sömürmede en hızlı ve en hırslı devlet şüphesiz İngiltere olmuştur. Mondros Mütarekesini Fransa, İtalya ve Amerika’dan habersiz imzaladığı ortaya çıkmıştır.

Birinci Dünya Savaşının en mühim hedeflerinden biri ve belki de birincisi Müslüman Türk’ü sahneden silmekti. Ve işte nihayet dokuz cephede en müthiş imkansızlıklar içinde aslanlar gibi çarpışan Mehmetçiğin silahı elinden alınıyordu. Vatanın ay yıldızlar süslü mavi göğünü bir yığın leş kargasının kara kanatları ve vahşi viyaklamaları almıştı. İki yüz yıl önce bu çöküşün işaretleri kendini belli etmişti, yaşlı devletin bünyesine taze kan vermek gereği daha birkaç asırdan beri konuşuluyordu. Ama bu nasıl yapılacaktı? Kurtuluş reçetesinin muhtevası hangi ölçülere göre tesbit edilecekti? Osmanlıya yön verenler  bu ölçüleri tesbitte akıl ve iman istikametinde pek az olmuşlar, umumiyetle dış tesirlere kapılmışlardı. Batıyı bütünüyle taklit etmek gibi yanlış bir metod, batı hayranlığını doğurmuş, aşağılık duygusu vermişti, aydınlara, yazarlara.

Batı bu arada boş durmuyor, Müslüman Türke şahsiyet ve karakter kazandıran ne varsa birer birer elinde almayı uygulamaya çalışıyordu. İngiliz sömürgeler bakanı Gladistone, “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça  biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, ya Kur’an‘ı ortadan kaldırmalı ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız” demişti.

Osmanlıyı çökertmenin en iyi yolu ona can ve ruh veren hayati unsurları manevi rabıtaları kırmaktan geçerdi.  Osmanlı tarafından asılan patrik Gregorios’un bir mektubundaki tesbitleri Türkleri mahvetmenin nedenlerini anlatır: “Onları yenmenin tek yolu maneviyatlarını sarsmaktır. Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi rabıtalarını kesretmek, dini metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, ananat-ı milliye ve maneviyelerine uymayan harici fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.”

Cevdet Paşa’nın tarihinde kaydettiği Sebestiyani’nin Napolyon’a sunduğu  gizli bir layihada, Osmanlının can çekiştiğini doğrular ama onları ele geçirmenin zorluğunu  anlatır. İgnatyef Rus elçiliği yapmıştır Osmanlı’da. O da Sebestiyani’nin kanaatlerini paylaşır. İgnatyef Türkler‘in İslam ittihadını başarmasına da engel olmak gerektiğini söyler.

Avusturya Başbakanı Prens Matternich de dost ikazlarda bulunur Osmanlıya: “Osmanlı Devleti günden güne zayıflamaktadır, saklamaya itirazım yoktur ki çöküş sebeplerinin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Hükümetinizi varlığınızın temeli olan dini kanunlarınıza saygı ve uygunluk esası üzerine kurunuz Avrupa medeniyetinin sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunlarını almayınız. Batı kanunlarının temelinde Hristiyanlık vardır. Siz Türk kalınız, lakin Türk kalabilmek için de Şeriata sıkı sarılınız. Asıl kanunları Şark’ın adet ve adabına tamamiyle zıt olan Avrupalı hükümetleri taklid, Müslüman ülkelerde zararlar meydana getirmekten başka hiçbir netice veremeyecektir.“

Türk dostu Pierre Loti de aynı şekilde kendi kültür ve medeniyetimize kalmaya çağırır bizi. Loti, batının huzursuz insanlarının maddi manevi akınlarıyla Osmanlıyı bozacaklarını, onları da kendileri gibi huzursuz edeceklerini, bu şekilde de barış, huzur ve iman dolu bu topraklara da yazık olacağından endişe duyar.

Said Halim Paşa, Gustave Le Bon ile sohbet esnasında, yazar ona şöyle söyler. “Bana iki yıl Osmanlı Şeyhülislamlığını verin, imparatorluğunuzu ayağı kaldırayım.”

Mehmet Akif bunu duyunca ağlamıştır. İmparatorluğun yıkılmasının ötesinde bir bağımsız Türk devletini imkan dışı hale getirmek de o dönemin meşum bir takım batılılarının gayesidir. Türk milleti yine de büyük bir millettir ve ayaktadır. Fuat Paşa söyler: ”Hakikaten de en kuvvetli devlet bizim devlettir. Zira siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz yine de bunca zamandır yıkılmıyor.“

Namık Kemal de başka bir cümle kurar: “Devlet-i ebed müddet sekerat-ı mevt halindedir. Altı asır şan ü şerefle payidar olmuş bir devlet-i muazzamanın can çekişmesi elbette ki yarım asır sürer.“

Tanpınar’ın isabetli teşhisine göre 1774’le 1826 yılları arası Osmanlının en büyük geçiş devrelerinden biridir. Bu devrede cemiyet havası bütün müesseseleriyle çözülüp dağılma havasına girer.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi çok ağır şartlar taşımakta, adeta asırlık bir çınarı budaya budaya kuru ve cansız bir kütük haline getirmektedir. Mondros imzalandığı sırada sadrazam bulunan Müşir Ahmet İzzet Paşa’nın ifadesine göre, “Eğer dokuz cephede vatanın henüz işgal edilmemiş mıntıkalarına doğru ilerlemekte olan düşmanları resmi vesikayla durdurmaya mavaffak olamamış olsa idik, elde müdafaa edilecek vatan parçası kalmayacaktı.“

Yahya Kemal o günleri anlatır.

1918

Ölenler öldü kalanlarla muztarip kaldık

Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık

Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan

Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan

Bizim diyar olarak kaldı ta kıyamete dek

Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek

Harap olup yaşıyor taliin azabıyla

Vatanda korkulu rüya içindeyiz gerçek

Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek

Ateş ve kanla siler bir gün ordumuz lekeyi

Bu insan oğluna bir şeyn olan mütarekeyi

Bu halk kavuşur annemiz o güzel vatana

Çocuklarıyla nasıl sarmaşırsa yaslı ana

O sarmaşıyla yaşar hür ve bahtiyar ancak

Bu gamlı günleri hiçbir zaman unutmayarak.

Mondros Mütarekesi imzalanmasaydı düşman orduları bütün Anadolu’yu çiğneyerek  İstanbul’a dayanacaktı. Bütün Suriye’nin kaybı bir aydan az bir zamana sığdırılmıştı.

Cevat Rifat Atilhan anlatır: “19 Eylül 1918 sabahı, büyük ve kahraman bir ordunun  birdenbire çöküş tarihidir. Öyle bir çöküş ki tarihimizde benzeri yoktur. Dört uzun yıl her türlü zorluğa göğüs geren ve of demeden bütün meşakkatlere vatan ve Allah aşkı için mukavemet eden bir ordu muhtelif hıyanetlerin neticesi olarak seller gibi gerilere doğru akmaya başladı.”

Feci bir mağlubiyetti bu. Dünya siyonizmi, farmasonluğu, yerli hainler ve ittihad Terakki’nin kötü idaresi milleti felaketlere sürükledi. 

30 Ekim 1918 tarihinde Limni adasının Mondros limanında Osmanlı devletinin ölüm ilanına benzeyen mütareke imzalanmıştı. Bahriye Nazırı Rauf Orbay Bey’in başkanlığındaki heyet gözyaşları içerisinde ateşkes antlaşmasını imzalamıştı. Artık son müstakil Türk devleti komaya girmiş, vatan ufuklarını yılgınlık, bezginlik ve ümitsizliğin kara bulutları kaplamıştı. Onulmaz acılarla sarsılan Müslüman Türk kalpleri, karmakarışık duygularla  çarpmaktaydı.

Osmanlı’nın çöküşü dış düşmanları olduğu gibi içimizdekileri de harekete geçirmiş, akla hayale gelmez hıyanetlere  cinayetlere sevk etmişti. Ermeni ve Rum azınlıkların vicdanı  ve vefayı bir tarafa atan taşkınlıkları, Müslüman Türk’ü kalbinden yaralıyordu. Son vatan parçasının düşmanlar tarafından işgali  sebebiyle kan ağlayan milletimiz, eşi bulunmaz bir müsamaha ve merhamet gösterdiği içindeki azınlıkların taşkınlıklarıyla bilhassa yaralanmıştır.

13 Kasım 1918’de İstanbul limanında demirleyen 55 yarçadan müteşekkil düşman donanması, mağlubiyetin acılığını bütün zehiriyle tattırırken, karaya çıkan haçlı askerlerince kritik noktaların işgal edilmesi de mustarip gönüllerde onulmaz yaralar açmıştı. Her gün yeni bir işgal hareketiyle gölgelenen ümitler, vatansever millete gülmeyi unutturmuştu.

O gün bütün harp yılları süresince kapalı kalmış bulunan itilaf devletleri elçilikleri taşkın törenlerle açılıyor, kraldan fazla kral taraftarı olan tatlı su Frenkleri ile Karşıyakalı  vatandaşların taşkınlıklarını dünkü düşmanlarımız zorlukla yatıştırmak zorunda kalıyorlardı. İstanbul taş kesilmişti, basınımızın dili tutulmuştu. Ermeni ve Rum aznlığın sokaklarda gösterdiği taşkınlık ve şımarıklığın bir örneğini de mescliste mebuslar sergiliyordu. Sadrazam Tevfik Paşa ilk kabinesini kurduktan sonra meclise sunduğu beyannamesinde diyordu ki: “Evvelbeevvel devlet ve millet-i Osmaniyenin şeref ve haysiyetiyle telifi kabil bir sulh yapmak için olanca gayretimizle çalışacağız.“

Divaniye Mebusu Fuat Bey haykırıyordu: “Başşehrimiz İstanbul ve Beyoğlu yakalarına silahlı düşman askerleri çıkarılıyor. Bakırköy işgal altındadır, İskenderun işgal edilmiştir, Musul işgal ediliyor. Efendiler bu bir işgal değil bir istiladır, daha doğrusu korkunç bir ilhaktır.“

“Bir gün elbette sesimiz bütün kuvvetiyle yükselecek ve hak ergeç yerini bulacaktır. Türk evlerine düşman askerleri sokuluyor, kadınlarımızın harimine bile ehemmiyet verilmiyor.”

Mecliste farklı simalar çok değişik nutuklar irad ettiler. Muş Mebusu İlyas Sami Efendi der: ”Seferberliğin ilk yıllarında eski hükümet doğu illerinde en mükemmel silahları Ermenilere, en köhne silahları Türklere vermiştir. Bu itimadı daima kötüye kullanan Ermeni vatandaşlarımızın içinde türeyen çetelerin ve bunlara kumanda eden Ermeni mebusların harbin başlangıcında irtikap etmedikleri hıyanet ve cinayet kalmamıştır. Van vilayetimizin Rus orduları  tarafından hücuma uğradığı kara bir günümüzde  şehrin iç cephesi de bu çeteler tarafından kuşatılmış ve İslam nüfuzunun yüzde ellisi bu alçaklar  tarafından mahvedilmişti. Ortada Türkler tarafından yapılmış bir katliam yoktur, doğrudan doğruya nefis müdafaası ve karşılıklı mukatele vardır. Artık bu gerçeğin aydınlanması ve bütün dünyanın gözleri önüne koyulması zamanı gelmiştir.“

Bu konuşmaların ardından 21 Aralık 1918’de meclis feshedildi.

Particilik

Meclisin feshedilmesinden sonra İttihad ve Terakki Partisinin hükümetten düşmesi üzerine, muhalifler harekete geçmiş manasız parti çekişmeleri artmıştır. Hürriyet ve İtilaf partisinin ölçüsüz muhalefeti bir parti mücadelesinin sınırlarını aşmış birbirlerini tasfiye hareketine dönüşmüştür. İttihat Terakkiye yapılanlar parti mücadele kıyımlar, sürgünler ve idamlarla haddi çoktan aşmıştır.

Mütarake devri büyük bir ahlaki buhrana da neden olmuştur. Sefalet ve sefahete rağmen yoksul halk dinini ve ahlakını korumuştur. Düşmanlarla vatandaşlarımızın samimi rabıtaları onları ruhen rencide etmiştir. Mütarekenin neden olduğu bu ruhi sefalet ve sefahetten dolayıdır. Hakka tapmayan millet her türlü istiklalini kaybetmekle yüz yüzedir. Frenkmeşrep aydınların düşmanlarla balolar tertip etmeleri ve değerlerinden insilah etmeleri yürek burkucudur.    

Rusya’dan kaçan Beyaz Rusların açtıkları batakhaneler İstanbul halkını rezil ve hudutsuz bir ahlaksızlığın içine atmıştır. Sarayında muzdarip adam Sultan Vahdettin, diğer yanda Müslüman ve yoksul İstanbul halkı. İstanbul’da sel gibi akan içki ahlakı bozmuş bu arada Yeşilay Kurulmuştur.

Yakup Kadri bozulmayı canlı gözlemlerle anlatır. Onun Sodom ve Gomore’si de Mütareke döneminin İstanbul’undaki ahlaki çözülmesini anlatır. ”Hayatımda halk denilen insan kitlesinin bu kadar ahmaklaştığını bu kadar bayağılaştığını hiç görmemiştim.”

Akif de, “Bu cennet yurdun hazanını gördüm/Ve viranelerin yascısı baykuşlara döndüm” der.

İstilacı kumandanlar

27 Kasım 1918‘de İngiliz Generali Milne’nin galip devletlerin başkumandanı olarak  İstanbul’a girişini, sonra da 9 Şubat 1919‘da Fransız generali Franşe D’esperey’in sahte vekar tafralı, general kılığı içinde acemi bir aktör olarak payitahta gelişleri rencide edici olaylara neden olur. Rum ve Ermeniler bir panayırda gibiydiler. Müslüman Türkleri can evinden vuran bu şenliklerdi. Azınlıkların şımarıklıkları nankörlükleri iğrençti. Süleyman Nazif, Hadisat Gazetesinde Kara Bir Gün yazısı ile Müslüman Türk’e ümit veriyordu. ”Bu hal mütehavvildir, Arapların güzel bir atasözü vardır. Sen sabret nasıl olsa zaman sabretmez.”

Süleyman Nazif yazı masasının başından alınıp Bekirağa Bölüğüne getirildi. Nazif Bey önce kendini sorguya çeken askeri hakime ders verdi. Sonra Ermeni tercümana itiraz etti. “Bu adam Osmanlı tebaasıdır, hükümetten yani müşterek hükümetimizden müsaade almadan tercümanlık yapamaz, başında kim olursa olsun hiçbir Osmanlı hükümeti de böyle bir alçaklığa izin veremez. Çünkü aynı seviyeye düşmüş olur. Ben söyleyeceklerimi evvela Türkçe söyler, sonra kendim Fransızca’ya çeviririm. O da sizlerin anlaması için. Beni asla ilhak edemeyeceğiniz bir Türk toprağında muhakeme ediyorsunuz.”

Hugo selaseti içindeki Fransızcasıyla karşısındakileri perişan etmişti. Racine ve Corneile’den kahramanlık ve sadakat ve fazilet mısraları okudu. Fransız Generalin önüne çıkardılar, o mağrur boş adam onun yüzüne bile bakamadı. Süleyman Bey merhum asilane savundu ama Malta’ya sürüldü.

Süleyman Nazif’in kurşuna dizilmekten kurtuluşu bir sürprizdi. Fransız generali yanında irtibat subayı olan Yüzbaşı Hayri Bey’in ikna edici izahları bu yazının yerli azınlıkların  tahrikçi taşkınlıklarına karşı ve uğranılan müthiş bir mağlubiyetin dayanılmaz acısı ile yazılmış olduğunu söylemelerinin tesiri olduğu gibi, Türklerle evli Fransız kadınların  Fransız mareşaline koşmaları da tesirli olmuştur. Türklerle evlenip İstanbul’a yerleşmiş ve yetiştirdikleri Türk yavrularına  süt vermiş bu kadınlar, siyah çarşaflara bürünerek  sokaklara fırlamışlar, büyük bir telaş ve heyecan içinde  Fransız mareşalinin karargah yaptığı Kuruçeşme’deki Enver Paşa yalısına koşmuşlardı.

Kolay değildi bu Müslüman Türk düşmanı adamın kalbini yumuşatmak. O kadar düşmandı ki Osmanlıya karşı yılların biriktirdiği bir kinle, kendisini selamlamak için marş çalan Osmanlı muzıkasına, sus diyerek kırbacıyla hakaret etmişti. Atının ayakları altına serilen  Türk bayrağını çiğnerken, şerefli bir askere yakışmayacak bir davranışta bulunduğunu düşünecek kafa yapısında da değildi.

Türkleşmiş ve müslümanlaşmış bu hisli kadın, yürekleri katı generali zayıf bir tarafından yakalamıştı. Şöyle diyordu göz  yaşları içinde: “Vatan ve hürriyet fikrinin anası olan Fransa’nın bu asil ve insani mefkureyi en iyi anlayan ve mükemmel dile getiren gümrah bir ruhu boğmak asla şanından olamaz. Edebiyata şeref veren bir kalemin hür Fransa’nın elinde kalmamasını rica ederiz.” Çarşaflı Fransız kadının Türk ve Müslaman’a inanmış hisli kadının heyecanlı çırpınışları ne kadar asildi. Nekadar büyük  bir hatıraydı.

Kazım Karabekir Paşa

Paşa İstanbul’a geldiğinde ümitsizliğe düşmez, hele bir köye çekilerek ağa olmak fikrine hiç iltifat etmez. Vatanın içine düştüğü feci durumdan kurtarılması için başvurulması gerekli çareler üzerinde düşünür. Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’yı ziyaret ederek onunla iki konu üzerinde düşünür. Bunlar  şark vilayetlerindeki Müslüman Türklere karşı girişilecek imha hareketleri ile ilgili uyarılar ve bazı çalışmalardı. Paşa Ermenilerin yakıp yıktıkları Müslüman köy ve kasabalarında yaptıkları katliamların fotoğraflarını çekip İstanbul’a göndermiştir. Parti kavgaları devam eder, gazeteler görevini yapmaz.

Paşa planını çoktan yapmıştır, ona göre vatanın kurtuluşu Anadolu’da gerçekleşecektir. Şarkta  doğacaktır kurtuluş güneşi. Sultan Vahidettin ile görüşür. “Sizi şayan-ı itimad muhtelif yerlerden sordum. Tek mert ve şayan-ı itimad bir kumandanım olduğunuzu anladım. Mevcudiyetinle iftihar ederim, Cenab-ı Hak millete bağışlasın. Sizin gibi genç, mert ve şayan-ı itimad kumandanlara malik olan bir millet elbette zeval bulmaz.”

Kazım Karabekir, 24 şubat 1919’da Erzurum’daki 15. kolordu kumandanlığına tayin edilir. Ocak ve Şubat aylarında Vilayat-ı Şarkiye Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurulur. İttihad Terakki ve Hürriyet İtilaf kavgaları şuursuzca devam eder. Hürriyet İtilaf Rum, Bulgar, Ermeni ve Arnavut gurupların ihtilaflarını barındırır, hala ittihadçılardan intikam peşindedir. Milli Mücadeleye de karşı olmakta muzır gruplarla bir olmuştur. Bunlardan başka Kuvva-i Milliyeci gruplar da vardır. İstanbul’daki dağınıklık karşısında Kazım Karabekir, “Anadolu’ya ordu başına, başka çare yoktur” diyerek hareket eder. Fevzi Paşa ile görüşür onun tereddütlerine rağmen Anadoluya geçecektir. Padişahla görüşür, tavsiyelerini ve duasını alır, ona ümit verir. Mustafa Kemal ile görüşür. ”Paşam ben yarın Erzurum’a hareket ediyorum. İstanbul’da ne vaziyette kalırsanız kalınız bir şey yapmak mümkün değildir, burada itilafın arzularını tatbikten başa bir şey yapamayız. Hemen Anadolu’ya ordunun başına geliniz, milletin kurtuluş anahtarı Şark’tır. Orada herşey mümkündür, ordu da kuvvetlidir, halk da beraber gider. Milli istiklalimizi kurtarmak için mücadeleye girişmektir. Hedef, şark teşekküllerini Erzurum’da birleştirerek her hangi bir harekete karşı milli bir taarruz hazırlamayı düşünüyorum. Sizden ricam da bir an evvel doğuya gelmenizdir. Mustafa Kemal, “iyi olayım, gelmeye çalışırım” vaadini verir. Mustafa Kemal ve İsmet paşa ise İstanbul’da kurulacak bir hükümette yer almak ve o şekilde mücadele etmek isterler. Karabekir Paşa ise böyle bir hareketin gelip çatmış milli hareketi akamete uğratacağı kanaatindedir.

Paşa, Zonguldak, Sinop, Samsun’a uğrar, milli hareketi güçlendirmek için ümit dağıtır. 3 Mayıs 1919’da sevgili Erzurum’a ulaşır. Gelişi halkı da askeri de sevindirir. Bir yıl önce Erzurum’u kurtarmıştır onlarla. Müdafa-i Hukuk cemiyetlerini güçlendirir, Kürtlük konusundaki çalışmalar üzerine, cihan harbine katılmış aşiretlerin alay kumandanlarını çağırır, bunlara ırkçılık zihniyetinin nasıl kötü neticeler vereceğini, el birliğiyle vatan için çalışılmazsa iki dünyada da lanet kazanacaklarını anlatır. Onlar söz verir yemin ederler. Dördüncü aşiret Alay Kumandanı Haydar Bey bu izahlardan sonra ayrılık fikrinin kalmadığını söyler ve bu zat bir yıl sonra Ermeni harekatında şehid olur.

Mütareke senesinde bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahidettin beni huzuruna kabul etti. ”Paşa dedi durumu görüyorsunuz. Bu işler ancak Anadolu’da teşkilatlanılarak kurtarılabilir. Bana Anadolu’da teşkilat kuracak memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek paşaların bir listesini yapıp getirin.”

Sonra yine görüştük.

Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı, ayağa kalkıp pencereye döndü, limanda demirli itilaf devletleri İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan gemilerini göstererek

“Paşa Paşa bu gemileri görmek kanıma dokunuyor, bu memleket kurtulsun da isterse cumhuriyet olsun, kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, Haftaya Cuma günü onu göreceğim.”

Vatan kurtulduktan sonra San Remo’da şu cümleyi söyleyecek kadar feragat içindedir.

Saray ve saltanat yıkıldı ne çıkar, vatan kurtuldu ya…

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.