1. YAZARLAR

  2. Bahaeddin SAĞLAM

  3. Vahiy ve Müslümanlar [1]
Bahaeddin SAĞLAM

Bahaeddin SAĞLAM

Yazarın Tüm Yazıları >

Vahiy ve Müslümanlar [1]

A+A-

Vahiy gizli, sessiz ve süratli bilgi akışı demektir. Bu çağda elektronik ve biyolojik bilişim ve etkileşimler bilinmeden, doğrusu bu kelimenin bu manasının mahiyeti tam anlaşılmazdı. Vahyin bir ismi de emir ve ruh’tur. Evet, bütün kâinatta, bütün âlemlerinde işi yöneten, varlığa ve olaylara canlılık ve ruh katan hakikat son derece süratli, sessiz ve görünmez bir yazılım, bir ruh olan İlahî emir ve komuttur. Bu evrensel gerçeğin ilmî ismi, her âlemde farklıdır. Fizikte ona kuantum etkileşimi denilirken Biyolojide ona ekolojik iletişim ve DNA komutları denilir. Bu evrensel hakikat biyolojik dünyada o kadar çok etkindir ki; bugünkü müspet ilimler, bu âlemdeki iletişim çeşitlerinin birçoğuna isim bile bulabilmiş değildir. Çünkü biyolojik dünya da semavi vahiyler gibi Allah’ın mucizevî yasaları ve kelimeleridir. Rum suresinde din ile eşit tutulan fıtrat âleminin ayetleridir. Bu evrensel hakikatin metafizik inanç âlemindeki ismi vahiy, ilim, emir ve ruhtur.[2] Bütün varlıklara müekkel bir melek olduğu gibi; bu evrensel yazılım ve bilişim hakikatine de müekkel bir melek var; ismi Cebraildir. Cebr bağlantı, il ise, Allah demektir. İkisi beraber Allah’ın iletişimcisi manasına gelir. Kur’anın tabiri ile Allah’ın Resûlü (elçisi.) İşte size Tekvir suresinden bir pasaj:

Muhakkak bu Kur’an, son derece iyi ve faydalı olan bir elçinin (Cebrail’in) sözüdür. [19] O elçi çok güçlüdür; bütün her şeyi yöneten Allah katında yüksek bir makama sahiptir. [20] O âlemde, her bilişim ve emirde ona itaat edilir. Ayrıca o elçi çok güvenilirdir. [21] Arkadaşınız olan Muhammed asla deli değildir. [22] Çünkü Muhammed, o elçiyi metafizik âlemin açık ufkunda gördü. [23] Muhammed bu metafizik bilgileri almakta verimsiz ve ketum değildir. [24] Bu Kur’an, negatif, sistemde yeri olmayan (recim), sadece viral bir şey olan şeytanın ve şeytanî hastalıkların sonucu söylenmiş bir söz de değildir. [25] Artık nasıl ve nereye sapıyorsunuz? [26] O, bütün âlemler için bir mesaj, bir değer, bir bilgiden başka bir şey değildir. [27] Kendilerini düzeltmek ve geliştirmek isteyenler için; (yani başta irade olmak üzere) bütün varlıkları geliştirmek için bir komut ve mesajdır. [28] Fakat Allah istemeden, sizin istemeniz yetmez. [29]

Yani önce İlahî sonsuz irade sizinle ilgili dosyaların ve işlerin olmasını ister; siz de eğer isterseniz o dosya gerçekleşir.  Evet, var olmanın ve hayatın amacı gelişmektir. Bu da ancak sonsuz bir bilgi ve kadere dayanırsa gerçek ve faydalı bir gelişme olur.  Ve bunun bunun imtihan ve gelişme esprilerini taşıması ve bir mana ve kazanç ifade etmesi için sizin de o İlahî evrensel iradeye uygun bir şekilde istemeniz gerekir. Yani istemeyen kişi, bu sonsuz sistemden bir şey kazanmaz.

Ayrıca ben istedim, mutlaka olur veya neden olmadı, gibi bir yanlışa da düşmeyin. Çünkü iradeniz sınırlıdır; sınırsız sistemin esprisini her zaman kuşatamaz. Zaten her istediğiniz olsa, kâinattaki birlik ve düzen gerçeğine aykırı olur. Son iki ayette bu hakikat şöyle vurgulanmıştır: Doğru gitmek ve gelişmek isteyenler için bu Kur’an bir mesajdır. Ve Sonsuz İlahî irade istemeden, sizin istemeniz gerçekleşmez.

Maalesef bu ontolojik evrensel realite, yanlış anlaşılmış. Ayete Önce Allah ister. Onun bu isteği, zorunlu olarak insanın istemesini netice verir. Dolayısıyla insan irade sahibi değildir, şeklinde meal verilmiş ve Cebriye fırkasının elinde en büyük bir koz olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla bu şekilde inananlarda yaratılış ve imtihan sistemi, manasını yitirmiştir. Mutezile ise, yanlışı düzeltelim derken, insana sonsuz bir irade verdi; sistemdeki birlik ve canlılığı kaosa dönüştürdü. Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi; ilim, iletişim, yazılım ve ruh en değerli ve faydalı şeydir; (ayet 19.) En büyük güçtür. Dolayısıyla yönetimde en yüksek makama sahiptir (ayet 20.) Yazılım ve ilmin emirleri mutlaka yerine getirilir. Ayrıca ilmin içine yanlış bir şeyin karışma ihtimali yoktur. En güvenilir, en sağlam şey ilimdir; (ayet 21.) Cebrailin en çok kullanılan vasfı Ruhul-emin ifadesidir. Çünkü en birinci sırada bilgiye güvenmek gerek. Ve eğer bu konuda zerre kadar şüphe varsa Müslüman o meseleyi bilgi repertuarından çıkarmak zorundadır. Önemli ilim ve usul kaynaklarından olan Cem’ul-Cevamide Müslümanlar için en önemli farz ve görev, güvenilir ilim elde etmeleridir, deniliyor. Cebraile Ruhul-emin denmesi, Muhammed için de güvence ve tekrim ifadesidir. Ruhul-emin kavramından farklı başka bir kavram ise Ruhul-kudstür. Ruhul-kuds hiçbir nefsanî yönü olmayan mucize ve ruhanî hakikatlere bakan melek demektir.

Hulasa: Bilişim meleği bütün varlığa, madde ve manaya ve evrensel yasalara baktığı için onun icraatında bazen zahiri nahoşluklar görülebilir. Nitekim Cebrailin diğer ismi namus-u ekberdir: Evrensel büyük yasa. Başta Muhammed olmak üzere bütün peygamberlerin Allah ile ve farklı metafizik âlemlerle ve hayat ile olan ilişkileri, Cebrail tarafından yürütülür. Fakat İsa, yasa ve maddiyattan ziyade mana ve mucizelikler peygamberi olduğundan onun hayat ile olan ilişkileri Cebrail vasıtası ile değil de Ruhul-kuds ile yürütülmüştür. Luka İncili Birinci bapta bildirildiği gibi sadece onun biyolojik yaradılışı Cebrail vasıtası ile olmuştur.

Biz, İsa İbn Meryeme mucizeler (beyyinat) verdik. Onu Ruhul-kuds ile destekledik. (Bakara; 87, 253)

Bilindiği gibi Muhammed yasa, ilim ve iletişim Peygamberi idi. Fakat onun bu özelliği yanında; Ahmediyet[3] (veli, manevî ve mucizevî bir) yönü de vardı.  Onun için Allah yasalar, olaylar ve ilimler olarak indirdiği bilgileri, onun Ahmediyet boyutuyla, değiştirir, süsler, edebî ve sanatsal bir ruh içine koyar; canlı, ruhanî bir metin haline getirirdi. Yani Cebrailin getirdiği bilgileri Ruhul-kudus canlı, manevî, sanat değeri yüksek bir metin yapardı. Nitekim Muhammed’in en büyük mucizesi Kur’andır. Kur’an ilim ile beraber bu Ruhul-kudus hakikatini de taşımakla mucize (olağanüstü bir kitap) olmuştur. Yoksa salt bilgi olarak herkes onun mucizeliğini göremezdi. Demek Kur’an ilim ve yasa olmakla beraber maneviyat ve irşad görevini de görüyor. Kur’anda bu hakikat şöyle açıklanmıştır:

Biz bir ayet yerine başka bir ayeti koyduğumuzda -ki sonsuz ilme sahip olan Allah, neyi ne zaman indireceğini çok daha iyi biliyor;- sen bu ayetleri kesinlikle uyduruyorsun, dediler. Bunlar, iftira ile manevi bir metni birbirinden ayırt edemedikleri gibi; bu işlerin sistematiğini, nedenselliğini anlayacak bilgiden de yoksundurlar. Vahiy diliyle de ki: Bu değişikliği Ruhul-kuds,, Rabbinden (yani geliştirmek amacıyla) gerçek hikmetlere dayanarak indirmiştir. Ki Ruhul-kuds, zahiren inananların imanını bu maneviyat ile tespit edip sağlamlaştırsın; onları o maneviyat ile ebediyet hedefine vardırsın ve pratikleri uygulayanlara yaptıklarının manevi karşılığı var, diye müjdelesin. (Nahl, 101-102)

Nahl suresinin bu iki önemli ayetinden şu üç önemli sonucu anlıyoruz:

* Din ve şeriat mana ve yasa olarak mucize oldukları gibi; bunların ilmî, edebî ve manevî bir formatı olan Kur’an da ekstra bir mucizedir. İsanın mucizeliği ve harikalığı kadar Allah’ın bir kelimesidir; Ondan bir ruhtur. (Nisa, 171)

* Bediüzzaman’ın velayet ve maneviyat, şeriat ve İslamın hücceti ve isbatıdır vecizesinin Kur’andaki yerini görüyoruz: 61/6. Ayet, aynı manayı dile getiriyor. Demek Harun, Musanın yardımcısıdır, mealindeki temel bilginin manası budur.

* Bu iki ayet, neden Tevrattaki bilimsel din, İncildeki ruhani din ile değiştirildi, mealindeki mukadder bir soruya da cevaptır. Çünkü bütün dinleri savunmak, Kur’anın bir görevidir.

Bu farkı anlamayanlar, Ruhul-kuds ile Ruhul-emin aynıdır veya farklıdır, diyerek birçok ihtilaflı tartışmalara girmişlerdir. Maalesef bu iki farklı özelliği bilmeyenler için bu iki melek manası, bir de olsa farklı da olsa bir şey değişmez. Çünkü bu durumda kuru, manasız bir ihtilaftan başka bir sonuç çıkmaz. Mesela Cebrailin ve vahyin bu özelliklerini bilmeyen radikal bir yazarımız, kelimelerin manasını yanlış anlamaktan ve suredeki o mucizevî vasıfları anlamamaktan ve kendi siyasî ve dinî anlayışı, Emeviler gibi cebre ve istibdada dayalı olduğundan Cebraili şöyle tarif etmiştir:

“Karşısında hiçbir kuvvet duramaz. Yaptıkları her şey zorunludur. Kesin, bağlayıcı ve değişmezdir. Dolayısıyla Cebrail, her meleğin, her gücün, her satvetin, her ruhun üstündedir. Allah katında itibarı çok yüksek; her şey ona itaat etmek zorundadır. Cebrailin getirdiği vahiy de bu özelliklere sahiptir; vahiy zorunlu, tevil götürmez bir ilimdir.”

Bu muhterem zat bu gibi ifadelerle aslında özlediği siyasi ve dinî anlayışı sergiliyor. Her ne ise sadede dönüyoruz: Vahiy gaybî bir kavramdır, gayb âlemi ile ilişkilidir. Çünkü görünmez soyut ve gayb olan kâinatın geçmiş ve geleceğini kapsayan bir yazılım, bilgi ve bilişimdir. Adeta geçmiş-gelecek ve mevcud bütün varlığın ruhudur. Vahyin gayb ile ilişkisi o kadar fazladır ki; (Cin ve Al-i İmran surelerinde) bizzat vahyin kendisine gayb denilmiştir. Birçok ayette Allah’ın katı demek olan min ındillah (Allah katından gelme) vasfı ile geçmiştir.

Hulasa; kâinat ve varlık, biyolojik bir beden gibi tasavvur edilse, vahiy onun ruhu gibi durur. Bu biyolojik bedenin çevresinde oluşan manevi virüsler olan şeytanlar ve cinler, bu kutsal ve evrensel bilgilerden bazen çalmaya çalışır; azıcık bir şeyler alıp onu lokal ve nefsanî konularda kullanmak isterler. Fakat o âlemin akyuvarları gibi olan melekler, bu hırsızlık işine hemen son verirler. (Saffat, 1-5)

Vahyin bu ontolojik mahiyetini bilmeyen bazıları, Neden Allah, vahyi özel bir mahfaza içinde Cebraile verip peygamberlere göndermiyor da, bu evrensel ve yaygın yol ile gönderiyor; nadir de olsa şeytanlara, vahye karışma şansını tanıyor, diye meseleyi sorgulamışlardır. Çünkü bunların kafasında Allah gökte, somut bir zat olarak algılanıyor. Cebrail ise iki kanaldı, güçlü ve etkin bir peri olarak kabul ediliyor. Vahiy Süryanice, Arapça ve İbranice bir kısım kutsal sözcükler olarak biliniyor. Bediüzzaman dahi bu soruyu 28. Lem’ada kendine soruyor ve şöyle cevaplıyor: Allah saltanat ve hâkimiyetinin haşmetini ve büyüklüğünü göstermek için vahyi bireysel bir bilgi olarak göndermiyor da, bütün kâinat medyasında önceden yayınlıyor; sonra gönderiyor. 28. Lem’anın hemen ardından gelen 30. Lem’ada ise vahiy kâinatın aklı ve ruhudur, vahiy dünyadan çıksa dünya delirir, diye 28. Lem’ada verdiği bilgiyi tamamlıyor.

Vahyin bir ismi ruhtur dedik. Evet, vahiy kâinatı ve varlığı canlı tuttuğu gibi girdiği kalbe, aileye ve topluma hayat, hareket ve can verir. Vahyin bir ismi de zikirdir. Zikir sağlam bir noktaya bağlanma, ondan mesaj, şeref ve canlılık kazanmak demektir. İşte bu manadan dolayı eril güçlere ve erkeğe müzekker denilmiştir. Evet, böyle bitmez tükenmez bir hazineye sahip olunarak geçen bir gece 1000 aydan (83 seneden) daha hayırdır, diye Kur’an, 97. suresinde bizi aydınlatıyor. Ayrıca Bakara suresinde; Vahiy ve Ramazan ayının ilişkisini şöyle temellendiriyor:

Ramazan ayında Kur’an indiğinden, bu ayı oruç ile geçirin. Kur’anın indirilişi bütün herkes için (linnas) bir hidayettir.[Maddi-manevi hayatı başarıya ve hedefe vardırır:](Hüden Linnas.) Ayrıca varlığı, hayatı anlamak ve aydınlanmak isteyen ehl-i ilme açık bilgi ve belgelerdir: (Beyyinatin minel–hüda.) Ve her sahada iyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu birbirinden ayıran akıl ve ilimden bilgi ve belgelerdir: (We beyyinatin minel-furkan.) (Bakara, 185)

Bu ayet ve kelimeler hakkında sadece kavram bazında verilen bu izahlar bize bildiriyor ki; din ve vahiy özellikle yapısı diyalektik olan İslamiyet, evrensel ve doğal bilişim ve ekoloji sistemlerini hem destekliyor hem de onlardan destek alıyor. Öyle ki İslamiyet, o iki sistemin başka bir şekilde bireysel ve sosyal hayata yansımasıdır, denilebilir. Çok boyutlu bu ontolojik ilişki, metafizik misal âleminde; Cebrail ve Mikailin Hz. Muhammed’e hizmetleri olarak yansıyor; yani bu ilişki o âlemde görüntü olarak somutlaşıyor. Hatta rivayete göre; bu metafizik hakikat, birkaç sahabeye dahi görünmüştür. Cebrail bilgi ve bilişimi, Mikâil biyolojik ve ekolojik alemi temsil ediyor. Mika ıslık, il de Allah demektir. İki kelime beraber olarak Allah’ın çobanı manasına gelir.

Maalesef Müslümanlar, kâinat büyüklüğündeki bu evrensel gerçeğin sadece metafizik misalî noktasını biliyorlar. Peygamberimiz o kadar çok büyüktür ki; Cebrail ve Mikail bile ona hizmet ediyorlar. Demek diğer peygamberler, bizim Peygamberimiz yanında çok küçük kalıyorlar, diyorlar. Kur’anın, peygamberler arasında ayırım yapmayın; onlar arasında ayırım yapmak, dini ve vahyi bilmemek ve anlamamaktır. Eğer böyle bir iddia, milliyetçilik tarzında ise, bu kâfirliğin ta kendisidir, mealindeki yasaklarını çiğniyorlar. Bu yasaklar özellikle Bakara ve Nisa surelerinde açıkça ve tekraren vurgulanıyor.

Evet, peygamberlerin birbirinden farklı meziyetlerinin olması, aralarında ayrım ve kıyas yapmayı gerektirmez. Bu konuda Bakara, 253. ayetin ve İsra, 55. ayetin doğru manası şöyledir: Biz her bir peygambere farklı meziyetler tarzında faziletler verdik. Örneğin Davuda Zebur’u (din ve vahiy yanında devlet ve siyasi gücü) verdik.

Demek bu gibi ayetlerin maksut manası, Bazı Peygamberler çok büyüktür. Bazıları küçüktür, şeklinde değildir. Anlaşılan İslam Âlemi, her birisi binler atom bombası gücünde olan bu mucizevî bilgi ve kavramların özünü ve gerçek manalarını kaybetmiştir. En temel dayanakları olan belki varlıkları demek olan Kur’anın kevni ve ilmî yönünü anlamıyorlar.  Dolayısıyla bu mevcud ilmî seviye ile ne dinlerini ihya edebilirler; ne de Avrupa medeniyetine karşı meydan okuyabilirler. Hayır!  Biz bu üçünü de becereceğiz demek; Avrupa kıtasının Rönesans, Aydınlanma, Sanayileşme, Teknoloji ve Bilişim çağı birikimlerini bırakıp metin olarak doğru; fakat yanlış anlaşılmalardan dolayı hurafelere dönüşen Kitab-ı Mukaddesin egemenliğine girmesi gibi olur. Avrupalılar gerçek manalarını anlamadıklarından ve bilmediklerinden hurafeleşen dinî metinlere dayalı olan bu dinî epistemolojiyi yüzyıllar önce bıraktılar. 500 yıl sıkıntı çekerek bugünkü noktaya geldiler. Biz ise, böyle yapamayız.

Çünkü İslam Kitab-ı Mukaddes kadar gizlenmiş değildir. Fakat maalesef Müslümanlar müspet ilmi, Avrupa’nın malı sanıp dine dönüş yapıyoruz, diye Ortaçağın skolâstik anlayışına geri gidiyor. Sadece siyasi ve sloganvari tepkiler gösteriyor. Bu da İslam âlemini var kılmak yerine, daha çok ezilmesine ve yok olmasına sebep oluyor.

Örnek olarak size tipik yedi numuneyi anlatayım:

  1. T.C. Diyanet İşleri Başkanı, İslam son ve tek hak dindir. Diğer dinler batıl ve tabileri cehennemliktirler, diye kabul etmemizle beraber, biz diyanet ve millet olarak diğer din mensuplarına hoşgörülü davranmak zorundayız. Sultan Fatih, ‘Müslümanı Camide, Yahudiyi Havrada, Hıristiyanı Kilisede görmek istiyorum.’ dediği için, biz Yahudi ve Hıristiyanlara karşı hoşgörülü davranmalıyız diyebildi. Kanal24 (18. 08. 2010)

Burada Ali Bardakoğlu Hocamızın İlahiyat Profesörü olduğu halde şu gelen noktaları bilmediği görülüyor. Dolayısıyla şu çocuksu çelişkilere düşüyor:

  • Kur’anda: Müslümanlara ve Kur’ana düşmanlık yapmayan ve dinlerini yaşayan Ehl-i Kitabın ehl-i necat olduğunu, Müslümanlarla eşit haklara sahip bulunduğunu bildiren yüz ayet var. Hoca sanki bunları hiç anlamamıştır. Nitekim günümüz Müslümanları Kur’andan koptukları ve üçüncü el kitapları kaynak kabul ettikleri için bu konuda çok kavgalar veriyorlar. Bu ayetlerin tefsiri için yayınlanmış 6-7 kitap ve makalem var.
  • Fatihin sözünü, riyakârane söylenmiş, politik bir demeç gibi algılıyor.
  • Hoca, kişinin bir insanı, batıl ve geberik görüp de ona karşı hoşgörülü davranmasının ne kadar yapay, dinî ihlâs ile hiç barışmayan bir duygu olduğunu anlamıyor.
  • Tarikatlarda dinî bilgileri soyut, sonsuz ve evrensel görmek ve anlamak esastır. Buna rağmen bir Nakşî Şeyh ve Hoca çıkıyor. Çoğunlukla müşebbihe ve mücessime olan muhaddislerden hiçbir dil, belagat ve mana katmanı gözetmeden yüzlerce dinî bilgiyi alıp somutlaştırarak iğrenç ve anlamsız bir üslup ile sanki gözleri ile görmüş gibi aktarıyor. Tarihinde hiç görülmedik bir zararı İslam dinine leke olarak yapıştırıyor. Evet, dinsiz ve İslam düşmanı çevreler trilyonlar harcasalar, İslama bu kadar zarar veremezler. Evet, bir Nakşî, semavatı, levhi, arşı, kürsüyü metalden yapılmış maddi ve somut nesneler olarak anlatırsa, artık kimden kime şekva edeceğiz, bilemiyoruz.
  • Arınmak, latife ve duyguların inkişafı, din ve varlık hakkında gerçekçi bir bilgi yani irfan sahibi olabilmek için; insanın zikre, çileye başvurması, dünyevî ve nefsanî yönü olmayan bir ehlullahın terbiyesine kendisini teslim etmesi demek olan tasavvuf ve tarikata girmek, maalesef sosyal ve siyasi bir teşkilata girmek olarak algılanıyor. Böyle algılayan biri, şeyhini teşkilatın başkanı olarak görüyor; partiye seçmen toplar gibi ona mürit toplamaya çalışıyor. Bu işte bütün manevi ve ahlakî değerleri çiğneyecek şekilde siyasi entrika ve kulisler çeviriyor. Bu zat zikir, ibadet, çile ve irfan kazanmaya bedel keramet devşirmeye çalışıyor. Ki dünyevî hayatı daha rahat ve daha müreffeh geçsin. Bu arada imtihan veya istidraç olarak gerçekleşen kerametimsi şeyleri şeyhini biricik merci yani put yapmak için propaganda malzemesi yapıyor.  Demek böyle bir insanın duyguları asla inkişaf etmeyeceği gibi; ilim ve irfandan da mahrum kalır. Ve hatta her normal insanda aktif olan zekâ, akıl ve feraset gibi duyguları bile dumura uğrar.
  • Ve mesela son derece samimi ve dindar olan ilahiyatçılarımız, sık sık TV ekranlarına çıkıyor. Eğer program konusu dinin sosyal ve siyasal yönü ise gayet âlimane ve ehl-i hamiyet olarak çok güzel ve faydalı bilgiler veriyorlar. Bu gibi konularda diplomatlar onlara çırak bile olamazlar. Fakat o programının konusu eğer vahiy, din, Kur’anın manası özellikle dinin biyolojik, antropolojik ve fizik (kevnî) gerçekleri ise, o kadar yanlış, karışık, hurafevari, kaotik şeyler anlatırlar ki; T.C, Avrupa’dan 7000 akademisyen tutsa; yedi yıl boyunca onları din ve İslam aleyhinde kullansa böyle bir sonuç elde edemez. Hemen hatırlatalım ki; son derece dindar ve samimi olan hocalarımızın bu eksiği, şahsî bir kusur olmaktan ziyade şu iki sosyolojik yaradan kaynaklanıyor:
  • Bu asırda siyaset, gündemi ve zihinleri o kadar çok işgal etmiş ki diğer bilgilere hiçbir alan bırakmamıştır.
  • Bu hocalarımız, bu asırdaki kültürel depremden dolayı ne tam dil öğrenebiliyorlar. Ne de tam fen eğitimini görebiliyorlar.
  • Arap dünyası da bizden farklı değildir. Mesela Kur’an ve iman aşkıyla yanan Abdullah Draz hoca, başta müsteşrikler olmak üzere İslam düşmanlarının Kur’anı karalamalarına karşı Bakara suresinin 280 ayetinin bağlantılarını göstereyim, diye cevap vermek istemiş. En Büyük Mesaj Kur’an isminde bir kitap yazmıştır. Fakat Abdullah Draz Hoca, Kur’anın mealinden manasına geçemediğinden ve Kur’anın mucizelik esprisinin ne demek olduğunu anlamadığından, ilmilikten ve ispattan yoksun, hissî, hayalî, yuvarlak iddialarla kitabını doldurmuştur. İşin acı tarafı bir Tefsir Kürsüsü başkanı, kalkıp en büyük kaynak, en büyük cevap diye bu kitabı Türkçeye çevirdi; tavsiye ile binlerce öğrenciye okutuldu.
  • Yine son derece imanlı ve tefsir Profesörü bir zat, müsteşriklere cevap diye bir kitap yazdı. Maalesef bu muhterem hocamız, müsteşriklerin o şeytanî iddialarını aynen aktarmıştır. Ve 6-7 sayfalık bu tarz vesveselere karşı bir tek paragraf ile Hâşâ! Kur’an öyle değildir, Kur’an çok büyük bir mucizedir, deyip cevap verdiğini sanıyor. Çünkü hocamız muhteremliği ile beraber o şeytanlara cevap olabilecek birikime sahip değildir. İşin acı tarafı; Bediüzzaman’ın Kur’an anlayışını bildiklerini sanan Cemaat kalktı, Nurcuların Akademik Çalışmaları, diye vesvese verici şeytanî iddiaları içeren ve asla yeterli bir cevab içermeyen kitabı yayınladı; tavsiye ile insanlarımıza okuttu.

İslam âleminde bu şeytanların iddialarını anlayan iki zat çıktı. Samimi olarak cevap vermeye çalıştılar. M. Esed ve Mustafa İslamoğlu Hoca. Muhammed Esed mealiyle ilgili çok şey yazıldı, yayınlandı; ben şimdi o meseleye girmeyeceğim. Fakat İslamoğlu Hocanın mealiyle ilgili kısa bir not yazmak istiyorum: Hoca büyük bir iman ve aşk ile 20 sene emek vererek güzel ve faydalı bir ürün ortaya çıkardı. Fakat bu çalışma 5000 ilmî zaaf içerdiğinden o güzelim kitap kaynak olma makamından propaganda kitabı seviyesine düşüyor. Hocanın bu ilmi zaafları üç kategoride çerçevelenebilir:

  1. Hocanın, ya acelecilikten veya tam anlamadığından eski engin kaynaklardan iktibas ettiği bilgilerin % 90’ı, ya eksiktir veya yanlış aktarılmıştır.
  2. Dil ve gramer yetersizliğinden çok yanlış çeviriler var.
  3. İlmî usuller ve tercüme teknikleri gibi disiplinlere uyulmadığından, yüzlerce ayet siyasi sloganlar tarzında çevrilmiştir. Mesela binden bir numune olarak vahiy ve Kur’anın mucizeliği ile ilgili olan Bakara, 23-24. ayetlerin doğru meali şöyle iken:

Eğer kulumuza (tamamıyla bize bağlı olan Muhammed’e) indirdiğimiz bu Kur’an (vahiy) hakkında kuşku içinde iseniz, bu Kur’anın benzerinden bir sure de siz ortaya koyun! Ve Allah dışında, bilge ve belge (şüheda) kabul ettiğiniz bütün herkesi yardıma çağırın. Eğer ‘biz de böyle şeyler söyleyebiliriz’ olan sözünüzde doğru iseniz?! Eğer bu Kur’ana benzer bir sure yapamazsanız -ki kesinlikle yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taşlar olan, özellikle kâfirler için hazırlanan bir ateşten kendinizi kurtarmaya, korumaya çalışın!

Bakın, mana ve gramer açısından bu iki ayetin meali bu iken; Hoca bu iki ayeti şöyle çevirmiştir: Eğer siz kulumuza indirdiklerimize dair bir kuşku taşıyorsanız; haydi hemen benzeri bir sure getiriniz. Ve eğer sözünüze sadıksanız Allah dışındaki tanıdıklarınızı da yardıma çağırınız!

Dikkat ederseniz mana ve dil açısından Hocanın bu ayete verdiği mealde yedi önemli yanlış ve eksiği göreceksiniz.

  1. Mimma nezzelna (indirmemizde şüphede iseniz..) deniliyor. İndirdiklerimizde şüphede iseniz, denmiyor. Çünkü o kâfirlerin şüphesi Kur’anın bilgilerinin güzelliği hakkında değildi; bu bilgilerin vahiy yoluyla Allah’tan gelip-gelmediği hakkında idi. Yani onların şüphesi sadece vahiy noktasında idi. Zaten ayetteki masdariye de olsa mavsule de olsa tek aynı manaya gelir. Bakın Hoca bu inceliği bilmediğinden cümleyi indirdiklerimize dair, diye çevirmiştir; işi yüzlerce mesele hakkında olan şüpheler tarzında göstermiştir; ayrıca ayete fazladan dair kelimesini ilave etmiştir.
  2. Kuşku taşıyorsanız, yerine kuşku içinde iseniz, olmalı. Çünkü kâfirler kuşkuları içinde adeta boğulmuşlardı. Nitekim ayet, fi-raybin (kuşku içinde iseniz) diyor.
  3. Ayette fe’tu’deki fe hemencecik manasında değildir. Zorunlu bir sonucu bildirmek manasındadır. Çünkü Kur’an, onlardan hemencecik bir sure getirmelerini istemiyor. Sadece Gidin, düşünün, çalışın, büyüklerinizi yardıma çağırın; öylece getirip getiremeyeceğinize bakın, diyor.
  4. Eğer sözünüze sadıksanız, Allah dışındakileri yardıma çağırın şeklindeki cümle de yanlıştır. Çünkü söze sadık olmak, başkalarını yardıma çağırın, emrinin şartı değildir. Yani ayetten, sözünüze sadıksanız başkalarını çağırın gibi anlamsız bir cümle çıkmaz. Bu şart, ayetteki diğer taciz emirlerini destekleyen bir meydan okuyuştur. Ayet der ki: Kur’anın benzeri bir sure getirmek için düşünün, çalışın, başkalarını da yardıma çağırın. Eğer ‘Biz de böyle şeyler söyleyebiliriz, şeklindeki sözünüzde doğru iseniz; bile bile, yalan söylemiyorsanız, haydi, bir surenin benzerini getirin, demektir.
  5. Sözünüze sadık iseniz, şeklindeki meal de yanlıştır. Çünkü verilmiş bir söz ve vaad ortada yok ki; ona sadık kalınsın veya kalınmasın. Demek ayet, başka bir manayı ifade ediyor. Eğer bile bile yalan söylemiyorsanız, ‘Biz de bunun benzerini söyleyebiliriz’ sözünüzde doğru olduğunuzu sanıyorsanız, böyle bir işe girişin, demek istiyor.
  6. Bilge, büyük ve belge manasına gelen şüheda kelimesini tanıdıklar diye çevirmek, hem çok acıklı bir cehalettir hem de son derece ciddiyetsiz bir açıklamadır. Çünkü böyle bir çeviri, lügat açısından sıfır seviyeyi gösterdiği gibi; Kur’anın çok önemli meydan okuyuşunu da ciddiyetsiz ve anlamsız yapıyor.

Geçiyoruz 24. ayetin kritiğine: Ama eğer şimdiye kadar bunu yapmadıysanız? Bundan böyle de asla yapamayacaksınız, demektir. O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkâr edenler için hazırlanmış ateşten sakının.  Bakın burada da dört açık yanlış var:

  1. Bütün tefsirlere ve gramer kitaplarına göre bu cümle gelecek zaman şartı iken; yani eğer yapmayacaksanız, mealinde iken, hiçbir delil olmadan eğer şimdiye kadar yapamadıysanız, şeklinde çevirmiştir. Bu yanlışını süslemek için de ayete, şimdiye kadar sözcüğünü ilave etmiştir. Hâlbuki bütün gramer kitaplarında in gelecek şart edatıdır, diye yazılıdır, geçmiş zaman için değildir.
  2. Ayetin başındaki şart cümlesinin cevabı, kendinizi ateşten koruyun, ifadesi iken, normalde bir ara cümle olan ki yapamayacaksınız, cümlesinin başında fa-i cevabiye olmadığı, aksine o cümlenin ara cümle olduğunu bildiren waw olduğu halde, Hoca her nasılsa bu ara cümleyi şart cümlesinin cevabı yapmıştır. Asıl cevabüş-şart olan fettaku (kendinizi koruyun!) cümlesini müstakil bir cümle yapmıştır.
  3. Ayette anlatılan ateşin özel bir ateş olduğunu bildirmek için, ayet o ateşi iki vasıf ile nitelendirmiştir: 1) Yakıtı insanlar ve taşlar olan. 2) Kâfirler için hazırlanmış bulunan. Fakat Hoca öyle genel bir ifade kullanmış ki: Bütün ateşlerin yakıtı insanlar ve taşlardır; bütün ateşler kâfirler için hazırlanmıştır, şeklinde bir mana anlaşılıyor.

d) Sakının, emri bir tehdit ve uyarıdır; kâfirlerin kurtuluşları için yapılmış bir tavsiye değildir. Hoca ise emir kipindeki tahkir ve taciz manasını göremediği için verdiği yüzeysel mealinde: Kur’ana ve dine karşı gelenlerin; başka vesilelerle ateşten sakınabilecekleri anlaşılıyor diye söyleyebiliyor.

Bütün bu numunelerden anlaşılan, bugünkü İslam âleminde sağlıklı, gerçekçi ilmî bir seviyenin var olmadığıdır. Hatta değil ilmî bir seviye, yanlış ile doğruyu, hurafe ile gerçeği birbirinden ayırt etmek demek olan mümeyyizlik seviyesi bile yoktur. Bilindiği gibi İslamî terbiye literatüründe çocuğun yedi yaşına basmasına mümeyyizlik; 15 yaşını bitirmesine buluğ (ergenlik); 18 veya 25 yaşından sonraki döneme reşitlik denilir.

Bütün bu epistemolojik iflasa rağmen insanların çoğu yine dindarlara sarılıyor. Çünkü din insan için ekmek ve sudan daha büyük ve temel bir ihtiyaçtır. Ayrıca dindar insan samimi olur. Fakat bu sosyolojik gerçeğe karşı bazıları, özellikle ehl-i fen, böyle hurafevari bir ilim anlayışı altında dindar olacağımıza, dinsiz olmayı tercih ediyoruz, diyorlar. Bir derece haklıdırlar. Bu durumdaki ehl-i fen için Fethullah Hoca çare olarak sunuluyor; fakat:

  1. Bediüzzaman yüzyıldır, bütün gücüyle bağırarak, Dinin hiçbir meselesi, müspet ilimlerin hiçbir meselesi ile çelişmez. Yeter ki, dil ve üslup kuralları çerçevesinde o meselenin doğru manası bilinsin, diyor. Şimdi, onun varisi olduğunu iddia eden Fethullah Hoca, Hadis Ekolünden geldiğinden ve sağlıklı bir fen eğitimi görmediğinden ayrıca bütün enerjisini cemaatin tanzimi işinde kullandığından, bilimle çelişen yüzlerce makale, kitap ve kaset çıkardı. Milyonların zihnine kelepçe vurdu. İşin kötü tarafı, Hoca efendinin bütün yazdıkları yüzde yüz bilim ile mutabıktır, diye, dünya medyasında propagandalar yapılıyor.

Şimdi, bu bireysel numuneleri bırakıp İslam âleminin genel ilmî seviyesini görmek için Kur’andan kısa bir surenin tefsirini ve bu sure ile ilgili tefsirlerdeki özellikle yeni yazılan iddialı meallerdeki bilgileri beraber müzakere edelim:

Adiyat Suresi Tefsiri  (100. Sûre; 11 ayet)

  1. İlk nesil müfessirlerden İbn Mes’ud, Cabir, İbn Zeyd, Ata ve Hasan’a göre bu sure Mekke’de, vahyin 1. veya 2. yılında nazil olmuştur. Tefsir çalışmalarına çok ağırlık veren Mustafa İslamoğlu Hocamız da bu görüşü tercih ediyor. İbn Abbas’ın nüzul sırasına göre bu sureyi 112. sırada göstermesi çok gariptir, diyor.

Fakat Mustafa Hoca, surenin asıl cümleleri olan; saldıran, yağmalayan atlara yemin edilmesine özellikle Müslümanların sayısının 15-20 kişiyi geçmediği, ortalıkta ne at ne de saldırılarının olmadığı bu dönemde atlara ve onların yağmalama akınlarına yemin edilmesine bir mana veremiyor. Çünkü Hoca Kur’anda bir şeye yemin etmek, onun önemine vurgu yapmaktır, diye biliyor. Ondan dolayı dönüyor, bu yemin, tazim ve yüceltme yemini değildir; kınama ve aşağılama yeminidir, diyor. Sure, atlarla Müslümanlara saldıran güçleri kınıyor diye söylüyor. Fakat bu iddiasını hiçbir delile dayandıramıyor.

Çünkü Arap dilinde böyle bir yemin kalıbı yok. Galiba o da böyle bir delilin bulunmadığını, İslamiyetin ilk yıllarında atlarla, vahye ve Müslümanlara saldırıların olmadığını hatırlamış ki; aynı sayfada: Buradaki atlardan maksat vahiydir. Atların yaptıklarından maksat da vahyin aktiviteleridir diyerek fikir değiştiriyor. Wes-saffati, wez-zariyati, wel-mürselati ayetlerini delil getiriyor. Hâlbuki bu surede anlatılan atları, vahiy diye yorumlamak, diğer sureleri de öyle anlamak için hiçbir dil delili veya tefsir görüşü yok. Bütün müfessirler wes-saffati gibi surelerin başlarındaki yeminleri, ya melekler veya meleklerin müekkel olduğu tabii varlıklar olarak anlamışlar. Ayrıca bu yeminleri vahiy diye yorumlarsak, hem dil açısından, hem mana açısından onlarca çelişki ve problem ortaya çıkar. Sureyi Mekki kabul edersek; bir anlam verilemediğinden Enes, Katade ve bir rivayette İbn Abbas gibi müfessirler bu sure Medenîdir demişler. Ali Ünal da bu görüşü seçiyor. (Çünkü Medine’de Müslüman süvariler cihada gidiyordu..) Hâlbuki tedavüldeki bütün Kur’anlarda surenin Mekkî olduğu yazılıdır. Ki surenin tefsirinde göreceğimiz gibi; doğru olan, surenin Mekkî olduğudur.

  1. Surenin anlaşılmasında ikinci bir problem, atlara yapılan yeminin cevabında, İnsanın çok nankör olduğu, vurgusunun yapılmasıdır. Bu mana ile yemin ve yeminin cevabı arasında tam bir ilişki görülemiyor. Çünkü nankör manasında yorumlanan kenûd kelimesinin asıl manası verimsiz demektir. Haliyle bu asıl manaya göre hiç ilişki gözükmeyince, dolaylı da olsa nankörlük manasına gidilmiştir. Kinane kabilesinin dilinde kenûd nankör demektir, diyerek delil getirmek zorunda kalmışlardır.
  2. Üçüncü bir problem de 7. ayetteki şehit kelimesinin belge, gösterge, delil manasına geldiği anlaşılmadığından şahit ve gözlemci manasında tefsir edilmesidir. Bazıları innehu’deki zamiri insana, bazıları da Allah’a raci’ etmişlerdir. Birinci görüşe göre İnsan bu nankörlüğünü görüyor manası çıkıyor. İkinci tevcihe göre Allah, insanın bu nankörlüğüne şahittir, Her ikisi de sureye ve sure dizaynına ekstra ve mucizevî bir mana katmıyor. Çünkü bedihi bir şeyi anlatmak ekstra bir ifade olmuyor. Çünkü ayetin manası, insan bu verimsizliğini görerek yaşadı, şeklindedir.
  3. Surenin tefsirinde ve meallerde bu şekilde birçok belirsizlik gösterildiğinden adeta hiçbir şey anlaşılmayacak şekilde surenin tümünün ana maksadı kaybolmuştur. Sure dünyevî durum ile mi ilgilidir; yoksa ahireti mi anlatıyor. Kazanmayı, mal elde etmeyi ve gelişmeyi mi övüyor; yoksa insanın maddi tutkularını mı yeriyor, belli değil. Çünkü hiçbir meal ve tefsir, dil ve nazm-ı maanideki mucizevî vahiy dilini nazara almamıştır.

Şimdi bu kısa tahlilden sonra surenin nazm-ı maanisine ve kelime seçimindeki mucizeliğine bir göz atabiliriz. Önce Kur’anın temel bakış açısını görelim: İşte diğer kısa surelerin tefsirinde gördüğümüz gibi; bu surede de Kur’an dünya ve ahirete, geçmiş ve geleceğe, hayır ve şerre, özellikle imtihana yönelik olan insandaki diyalektik yapıya açıklama getiren ve bu doğal sistemdeki İlahî gaye ve amaçları gösteren son derece ilmî ve gerçekçi bir okuma yapıyor..[4]

Bediüzzaman’ın ifadesi ile: Kur’an kâinat ve hayat kitabının bir çevirisidir. Kâinatta ne varsa Kur’anda da vardır.  Bakın bu anlayış ve çerçeve ile bu sureye baktığımız zaman, bu sure insanlık tarihinin son 30 bin yıllık sosyolojik ve antropolojik gelişme süreçlerini ve bunun yasalarını ve sebeplerini anlatıyor, diye işitiyoruz ve bir kısmını da görüyoruz. Şöyle ki:

Cenab-ı Hakk, sonsuz soyut varlığının, sonsuz denecek kadar gaye ve hikmetler içinde somutlaştırmak, başka bir tabir ile yaratılış sürecini başlatmak üzere her şeyi çift ve zıddı ile yarattı. Bu zıt çiftleri çalıştırıp birleştirip yaratılış sürecini gayet manalı bir film ve gayet münbit bir tarla ve son derece ürünler veren bir tesis şeklinde yürütüyor. Bu sürecin en verimli kesiti, insanlığın özellikle son 30 bin yıllık dönemidir.

Bütün bu mükemmel sisteme rağmen, insanlık uzun bir dönem verimsiz bir hayat geçirmiştir.. Cenab-ı Hakk savaşlarla, yağmalarla, açlıkla ve benzeri binbir bahane ile onun evrimini ve gelişmesini hızlandırdığı halde o yine tembel tembel oturdu. Mesela 15. Miladi asırda Osmanlı bütün dünyaya egemen olduğu halde ne zihinsel, ne ekonomik ne kültürel hiçbir diyalektik aktivite ve gelişme yoktu; adeta âdem babaları gibi rehavet ve bolluk cennetinde yaşıyorlardı. Demek böyle bir durum Allah’ın o çatıştırıcı ve geliştirici Rububiyetinin faydaları açısından bir verimsizliktir. Bu durum, bu verimsizliğin dünya çapındaki bir belgesi ve göstergesidir. Yani bu dönem, insanlığın verimsizliğinin en birinci belgesidir. (Bu noktayı anlatan 7. ayet, 15 harftir.) Fakat bu tarihten sonra özellikle 17. asırda, insanlık mal ve servete olan şiddetli hırsından dolayı yenidünyalar, yeni bölgeler keşfetti, sanayiler kurdu, dünya çapında saldırılar ve sömürgeleştirmeler oldu. İnsanlık çok önemli ve verimli bir kulvara girdi. (Bu noktayı gösteren 8. ayet, 17 harftir.)

Ama asıl ve temiz verimlilik bu değildir, diye 9. ve 10. ayetler dikkatimizi başka iki gelişme kaynağına çeviriyor: Neden insan, kabirdekilerin filizlenme ve tomurcuk verme zamanındaki gerçeği bilmiyor. (9. ayet) Yani asıl gelişme ve asıl verimlilik insanlığın biyolojik kanunları (özellikle 9 aylık embriyolojik dönemleri) bilmesi, onları çalıştırması, onların bilgisi ile manevi ve sonsuz bir rızık kapısı bulmasıdır.

Ve yine insan, neden beyin ve kalplerdeki yazılım gerçeğini ve onları somutlaştırma ve kullanma kanununu bilmiyor?! (10. ayet)

Demek bu dünyada birinci planda asıl ve temiz verimlilik insanın Biyoloji kanunlarını bilip onları kullanması, bedenini temizce beslemesidir. İkinci planda yazılım ve sanal teknolojiyi bilip kullanması ve bu sayede sosyal hayatı cennetten ve ahiretten bir menzil yapmasıdır.

11. Ayet:  İşte o zaman, onları bu şekilde geliştiren Rableri, insanlardaki bütün bu bilgi ve yetenekleri gerçekleştirmiş olacaktır.

  1. Bu surenin anlaşılmamasının bir sebebi de Alîm ile Habir isimlerinin arasındaki farkın anlaşılmamasıdır. İlim, teorik ve potansiyel bilgi demektir. Hibre ise, denenmiş, uygulanmış, somutlaşmış bilgi demektir. Lokman suresinin tefsirinde, üç sene önce bu farkı açıklamıştım. Şimdi önce surenin icmali kısa bir mealini verelim.. (Ki siz de bu mucizevî bilgileri surenin dizaynı ve ifadesi içinde göresiniz.) Sonra surenin bir iki farklı özelliğine daha bakacağız:

Nefes nefese kalan o saldırgan atlara and olsun! [1] Öyle hızlı koşup da ayakları altından ateş çıkaran o atlara and olsun! [2] Sabahları yağmalayan o atlara and olsun! [3] Bunun ardından tozu dumana katan o atlara and olsun! [4] Bunun ardından ortalığı zapt edip işi düzenleyen o atlara (süvarilere) and olsun! [5] Ki insanoğlu Rablerinin bu geliştirici kamçılarına rağmen çok verimsizdir. [6] İnsan bu durumu ile verimsizliğinin en açık belgesidir. [7] Ve o mal sevgisi yolunda çok hırslıdır. [8] Acaba kabirdekilerin filizlenme zamanını[5] (mahiyetini) bilmiyor mu? [9] Ve kalplerdeki o manaların somutlaşmasının sırrını bilmiyor mu? [10] İnsanlar bunları bildiği zaman, onların Rabbi onlardaki bütün bilgi ve yetenekleri icraata dökecektir. [11]

Diyalektik süreci tetikleyen binbir sebep içinden atların seçilmesi şu hikmetler içindir:

  1. Çok eskiden at kullanılmıyordu; çünkü henüz evcilleştirilmiş değildi. Bu çağda da kullanılmıyor. Yani atların asıl fonksiyonu insanlığın gelişme sürecinin tam orta döneminde olmuştur.
  2. İlk muhataplar olan Sahabe döneminde atın yeri çok büyüktü.
  3. Atın evcilleştirilmesi ve insan ile yüzlerce yönden uyumlu olması, son derece geliştirici İlahî bir hediyedir.

Bu hikmetlerin yanında bazıları; hızlarından dolayı nefesleri sıkışan, alttan ateş çıkaran, ortalığı sabaha çeviren, tozu dumana katan, herkesi etrafında toplayan, mealindeki ifadelerden bu asırdaki gelişmenin ve savaş gerçeğinin önemli bir ayağı olan motorlu araçları anlamışlardır ki; işarî ve çağrışım metoduyla böyle bir mana anlaşılabilir.

Bu surenin sayısal boyutu

  1. 100. sure olması, gelişmenin sonuna, 11 ayet olması ise diyalektik yapıya bir remizdir.
  2. İkisi beraber, 111 eder. Kur’anda birinci manaları ile insanlığın sosyal gelişmesini anlatan 111 ayetlik Yusuf ve İsra surelerine ince bir atıftır. Bu iki sure üzerine yazdığımız tefsirlere bakabilirsiniz.
  3. Rububiyet, başta insan olmak üzere varlıkları ikili yapı ile geliştirmek demektir. Bu surede de iki adet Rab kelimesi geçiyor. Biri verimsizlik dönemini anlatıyor; diğeri verimlilik dönemini gösteriyor. Kelimenin sayısal değeri 202’dir.
  4. Surenin ilk üç ayetinin her birisi 13 harftir. Toplam 39 eder. Bu sayılar ise İlahi ekstra irade ile gelen musibetlerin sembolüdür. Evet, saldırı ve yağma kötüdür. Allah asla böyle şeyleri övmez. Fakat bu gibi kamçıları insanın gelişmesi için bazen bilerek gönderiyor. Yani asıl olan savaş ve musibetin olmaması değildir. Asıl olan nihai manada adaletin, hukuk ve dengenin gerçekleşmesidir.
  5. 4. ve 5. ayetlerin her birisi 11 harftir. 4. ayet kaosu, 5. ayet düzeni (kozmosu) anlatır.
  6. Biyolojik kanunların bilinmesinden söz eden 9. ayetin sayısal değeri 2094’tür. (Soru ve nefiy edatı sayılmazsa..) İnşaallah bu tarihte insan biyolojik dil sayesinde dinini de dünyasını da bilecektir.
  7. 11. ayet tenvin, şeddeler, ayet numarası ve harf sayıları ile beraber 2096 ediyor. Pratize etme ve icraat için bütün araçların kullanılacağına bir imadır. Bu son ayetin açık harfleri ise, 19 adettir. Bu da başlı başına yazılım ve kader kültürünün bir zirve şifresidir.
  8. Surenin bütün harfleri ise 150 adettir. Miladi 15. ve Hicri 15. asrın sonlarının bu gelişmede önemli iki dönemeç olacağını müjdeliyor. Haliyle maddi yönden.. Evet, insanlık maddi yönden verimli olunca, manevi yönden bazen kaybeder. 19. ve 20. asırda olduğu gibi.

Büyük müfessirlerin çoğunun açıkladığı gibi; surenin son üç ayeti, ahiretteki durumu ve dirilişi anlatıyor, diyebiliriz. O zaman surenin ayetlerinin ve nazmının manası şöyle olur:

Cenab-ı Hakk, zıtları çatıştırarak dünyayı bir meydan-ı imtihan ve gelişme alanı yapmıştır. Bununla beraber uzun bir dönem, önemli bir gelişme olmadı. Ta son üç asra, özellikle 19. ve 20. asra gelince, adeta dünyanın yepyeni bir âleme dönüşmesi gibi bir gelişme oldu. Demek sizi gelişmek için imtihana tabi tutan ve o verimsiz çağlardan böyle harika bir çağı ortaya çıkaran, yani varlık ve hayat sürecini gelişme kanununa tabi tutan bir ilim ve kudret, bugünkü dünyadan da ahiret âlemini inkişaf ettirecektir. O zaman, kabirlerdekilerin canlanmasını, bütün soyut düşünce ve niyetlerin somutlaştığını göreceksiniz. Rabbiniz olan Allah, fıtratınızdaki bütün yazılım ve yetenekleri o gün inkişaf ettirecektir. Onları maddi somut hale getirecektir. Ahiret dünya hayatının bir inkişafıdır. (9. Söz) bilgisi, gerçekleşecektir.

Buna göre iza edatını mefulü-fih olarak kabul ederiz. 9. ayete de İnsan ölülerin nasıl dirildiğini neden bilmiyor, şeklinde değil de; İnsan ölülerin nasıl dirileceğini görmeyecek mi, tarzında meal vermek gerekir.

Burada açıklama ve tefsire son vermekle kapıyı kapatmıyorum. Çünkü Kur’an, sonsuz İlahî ilmin ifadesidir. İnsanın sonlu zihni ise sonsuzu kuşatamaz. Sadece ondan midesi kadar istifade eder. Demek İslam âlemi, Kur’ana tam muhatap olsa; yanlışlıkla dine mal edilen şüpheli, hurafeli bilgilerden sıyrılabilse, güvenilir temel bilgileri kendilerine anayasa yapsa insanlık son derece verimli bir çağa girer. Yoksa gelişmesi için daha çok kamçılar yemesi gerekecektir.

Cenab-ı Hakk hepimize bütünlük, bilimsellik, soyut ve sonsuz bir anlayış nasip etsin. Bizi sorun üreten bir toplum olmaktan, sorun çözen bir ümmet seviyesine çıkarsın. Âmin!

 

[1] Bütün manevi geleneklerde kati olarak bilindiği gibi; ilmî prensipler ve bilgelik olmadan velayet olmaz. Bu yazıyı buraya almakla,  bugünkü Müslümanlardan neden bilge ve veli çıkmadığını, bildirmek istiyoruz. Demek İslam dinini bu konuda eksiklik ile itham etmek doğru değildir. Çünkü eksiklik dinin kendisinde değildir; eksiklik Müslümanların az yetişmişliğinden kaynaklanıyor.

[2] İlim manası için Bakara, 120 ve 145’e bakınız; emir ve ruh manası için ise Şura, 52 ve Casiye, 18’i okuyun.

[3] Onun için Hz. İsa,  Muhammed gelecek, demiyor da, Ahmed gelecektir, diyor. (Saff, 6. ayet)

[4] Onun için tefsirlerde, sebeb-i nüzuller asla asıl dayanak yapılmamalı, diye uyarılar var.  İslam Tarihi de bunu böyle kabul etmiştir. Fakat evrenselliği ve soyut yasaları anlamayan insanlar, somut sebeplere ve rivayetlere yem oluyorlar.

[5] Zaman zarfı olan “iza”dan vakit ve zaman manasını anlarsak; iza, burada mefulü-fih değil de, ya’lemu fiilinin mef’ulü-bihisi olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.