1. YAZARLAR

  2. Mehmet Ali KAYA

  3. Usul-i fıkhın temel bilgileri-2
Mehmet Ali KAYA

Mehmet Ali KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Usul-i fıkhın temel bilgileri-2

A+A-

Dinde iki nevi ahkâm vardır. Birincisi azimetler, ikincisi ise ruhsatlardır. Azimetler havas ve güçlüler için, ruhsatlar ise avam ve zayıflar içindir. Her ikisi de şeriatın ahkâmıdır ve her ikisini de yapan hak ve hidayet üzere olup Allah rızasına uygun davranmış, amel etmiş olur. 

Ruhsatı ve mefdulü şartları ile yapan bununla hak ve hidayet üzeredir. Azimeti ve efdali külfet ve meşakkatle yapan meşakkatin büyüklüğüne göre mükâfatın büyüğünü alır. Bu bakımdan “işlerin hayırlısı zor ve zahmetli olanıdır” denilmiştir. Bununla beraber “bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat tercihe sebeptir; icaba ve icada medar değildir. İllet ise vücuduna medardır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat sefer bulunmazsa, yüz meşakkat bulunsa, namaz kasr edilmesine illet olamaz.” (Sözler, 2004, s.782) Bu sebeple şariin emrinin olduğu yerde maslahat bu emrin tağyirine illet olamaz.

Bununla beraber şârî tarafından bunun muhalifi gelmiş ise, o zaman durum şâriin istediği şekildedir. Peygamberimizin (sav) “iyilik, seferde oruç tutmak değildir” hadis-i şerifine göre seferde oruç tutmamanın tavsiye edilmesi, “seferde bulunan orucunu sonra tutar; ancak tutması daha hayırlıdır” (Bakara, 2:184) ayetine aykırı değildir. Çünkü misafir için oruçtan hâsıl olacak zarardan ötürü orucu açması daha hayırlıdır. Burada başkalarına yük olmak gibi bir külfet daha vardır. Nitekim peygamberimiz (sav) çölde oruç tutanların yürüyemeyerek tutmayanlara yük olduğunu görmüş ve yukarıdaki hükmünü vermiş ve bu durumda oruç tutmanın Allah rızasına yaklaştıracak bir amel olmadığını belirtmiştir. Biz dinde şeriat sahibine tabiyiz. Bir kimse ancak şeriat sahibinin izin verdiği hususları gönül rahatlığı ile yapmakla Allah rızasına erebilir. Bu hususta Hz. Ali’nin (ra) örnek tavrı çok önemlidir. Peygamberimiz (sav) iftar için hazırlık yapan Ali’ye (ra) “neden yemiyorsun” diyince hemen hurmayı ağzına atmıştır. “Oruçlu değil misin?” buyurması üzerine de “Ya Resulallah! Sahib-i şeriat sizsiniz. Oruç tutun dersiniz tutarız, yiyin dersiniz yeriz” buyurmuşlar ve peygamberimizi memnun etmişlerdir.

Bu hususları anlatmaktan amacımız Allah-u Teâlâ’nın azimet kıldığı şeyleri yapmaktan razı olduğu gibi, ruhsat verdiği şeyleri yapmaktan dolayı da razı olduğunu anlatmaktır. Allah rızasını kazanmak ancak Allah’ın bizler için istediği azimet ve ruhsatları yerinde ve istenildiği şekliyle yapmaya bağlı olduğunu bilmemiz gerekir. İslam müçtehitleri ve muhakkikleri hükümlerini buna göre vermişlerdir. Nitekim İslam muhakkikleri “Allah azimetleri işleyeni sevdiği gibi, ruhsatları işleyeni de sever” demişlerdir.

İbn-i Hazm der ki “delili avam tarafından bilinmese de müçtehitlerin istinbat ettikleri şeylerin tümü şeriattan sayılır.” Nitekim İmam-ı Azam’a “Sen kıyası çok yapıyorsun. Hâlbuki kıyas yapanların ilki şeytandır” dediklerinde İmam cevaben “Biz kıyasla hüküm vermiyoruz. Kitap ve sünnetle hükmediyoruz. Ancak kitap ve sünneti tam olarak bilmeyenler bunu kıyas zannetmektedirler” demiştir.
**
Usul-i fıkhın en önemli kurallarından birisi de dini hükümleri uygulamayı kolaylaştırmaktır. Zorlamak ve dini hükümlerin zor olanlarını göstererek uygulamada zorluk çıkarmak dinin amacına aykırıdır. Bunun için İslam bilginleri daima dini hayatı kolaylaştırmaya yönelik ahkâmı kitap ve sünnetten istinbat etmişlerdir.
Gerçekte din kolaylıktır. Yüce Allah “Allah size kolaylık diler güçlük dilemez” (Bakara, 2:185) “Din işlerinde üzerinize bir harec ve güçlük yüklemedi” (Hac, 22:78) “Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun” (Tegabün, 64:16) “Muhakkak ki Allah çok merhametlidir, günahları bağışlayıcıdır.” (Bakara, 2:143) “Allah ancak gücünün yettiği kadar teklif eder” (Bakara, 2:286) buyurur.

Peygamberimiz (sav) “Din kolaylıktır. Kim bu dine gâlip olmak isteyene ancak din galip olur.” “Size bir şey emrettiğim zaman gücünüz yettiği kadarını yapınız.” “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” “Ümmetimin âlimlerinin şeriatın füruatına ait işlerde onlara uymalarını kolaylaştırmak için ihtilafı rahmettir” buyurmuşlardır. Bu ihtilaf imana, farz ve haramlara ait hususlarda değildir. Bunun için Süfyan-ı Servi (ra) “Âlimler şu hususta ihtilaf ettiler demeyin, şu konuda genişlik verdiler diyin” demiştir.

Din bilginlerinin, müçtehitlerin amacı dini ahkâmı uygulamada kolaylık göstermektir. Bu sebeple dini hükümleri mü’minlerin zayıflarına fetva ile, kavilerine de takva ile uygulama kolaylığı sağlamak için çalışmışlardır. İmam-ı Şafi (ra) “Bir konuda çelişkili iki hadisi veya kavli iki hâle yorumlayıp amel etmek, birini ilga etmekten evlâdır” demiştir. Hadise yanlış mana vermek yerine, hadisi doğru yorumlayarak namus-u hadisi korumak esastır.

İslam müçtehitleri “Benim ulaştığım son hüküm budur. Ancak sahih bir hadis bulursanız benim mezhebim o hadistir” demişlerdir. Bununla beraber peygamberimizin (sav) “âlim içtihat eder ve hata ederse bir, isabet ederse iki sevap var” buyurmuşlardır. Âlimin hata etmesi gerçekte hata değildir. Çünkü şeriat denizinden yardım görmektedirler. Hata delile tam olarak isabet edememe hatasıdır. Şeriat dışına çıkmış olsaydı o zaman sevap olmazdı. Nitekim peygamberimiz (sav) “Bizim emrimize işimize uygun olmayan her amel merduttur” buyurmuşlardır. Sahib-i şeriatın reddettiği bir meselede sevap olmaz. Hadisin manası, “âlim içtihat eder de şârî tarafından varit olan delile isabet ederse iki sevap vardır. Biri araştırma ikincisi isabet sevabıdır. İsabet etmezse araştırma sevabı vardır ama isabet etmediği için bunun sevabından mahrum kalmıştır” demektir.
**
Şeriat, farzı yapana sevap yapmayana günah yazar. Haramı da hâkezâ işleyene günah, terk edene sevap verir. Sünneti ise işleyene sevap verir, ama terk edene günah yazmaz. Aynı şekilde mekruhtan kaçana sevap verir, yapana günah yazmaz.
Allah’ın hükümleri yani emri ve yasakları kalemden levhe, levhten arşa, arştan kürsiye, kürsiden sidreye ve sidreden kulların kalp ve bedenine bağlanır. Kulların amelleri ise sidrede son bulur öteye geçemez. Bunun için “Sidre-i müntehâ” denilmiştir. Hükümler de buna göre şekil almıştır ki, levhte farzlar, arştan ise haramlar, kürside mekruhlar zuhur eder. Arş Rahman isminin tecelligahı olduğu için haramları işleyen kulları yüce Allah rahmeti ile muamele ederek tövbe edenleri affına mazhar eder. Sidre ise nefsin makamı olup mübahların zuhur ettiği makamdır. Mubah nefsin kısmıdır ve sidreye hastır. Sidreden uzanan ağacın iki dalı vardır birinden zakkum denen ebedî şakîlik âlemine nefisleri çeker, diğerinden ise cennete saadet âlemine götürür. İslam bilginleri dinin hükümleri konusunda işin hakikatini böyle tefsir etmişlerdir.

Şüpheli hususlardan kaçmak şeriatın bir kuralıdır. Peygamberimiz (sav) “Seni şüpheye düşüreni bırak, şüpheye düşürmeyene bak” buyurmuşlardır. Bu hadis “ihlâs ve vera’ sahibi olmayı teşvik etmektedir. Bu durumda itaat ve ibadet kolaylaşır. Bütün din bilginleri takva ve vera sahibi idiler.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.