1. YAZARLAR

  2. Nurcan ŞAHİN AKCA

  3. Üstatları yazmak ustalara düşer
Nurcan ŞAHİN AKCA

Nurcan ŞAHİN AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Üstatları yazmak ustalara düşer

A+A-

-İskender Pala nın Bediüzzaman’ı yazmayı hak ettiğinin beyanındadır-

Edebiyattan uzak bir toplum düşünülemez. Bir milletin ortak dilidir edebiyat. Gönülden sudur eden en ince duygular, akıl defterimizdeki fikri çatışmalar ete kemiğe bürünerek edebiyat dünyasındaki yerini alır. Tarihin akışı içerisinde belirli zaman dilimlerinde farklı edebi unsurlar boy gösterir. Dönemlerine damga vururlar; bununla kalmayıp sonraki asırları da etkilerler. Bizde Divan Edebiyatının böyle bir serencamı vardır denilebilir. Uzun yıllar boyunca belirli bir kesim tarafından görmezden gelinmiş, handiyse reddedilme safhasına gelmiş, ders kitaplarından çıkartılmış, edebiyatımızda hiç böyle bir dönem yaşanmamış gibi haksız bir muameleye maruz kalmıştır. Diğer yandan toplumun baş döndürücü şekilde hızla değişmesi Divan Edebiyatının unutulmaya yüz tutmasına katkıda bulunmuştur.

Divan Edebiyatı temelinde dini bir edebiyattır. Bu sebeple milleti dine rapteden ne kadar bağ varsa yok etmek gerektiğine inanan çevrelerin hışmına uğraması şaşılası bir durum değildir.  Divan Edebiyatındaki ince mazmunları, derin manaları, aşkı, zengin kelime hazinesini, edebi düsturu anlamayan, ondaki matematik ahengi kavrayamayan edebiyat çevrelerinin ortasına, bu gidişatı tersine çevirecek yeni bir neslin ilk büyük kıvılcımı çıkar; Divan Edebiyatını bütün bir üniversite gençliğine sevdiren bir adam olarak İskender Pala sahne almaya başlar.

Pala, İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesini bitiren, Divan edebiyatı dalında doktor, doçent ve profesör olan, aslında 28 Şubat mağduru bir askerdir. “İki Darbe Arasında” adlı kitabında: ”Acı günleri hatırlamak, insana tekrar acı verir elbette. Buna rağmen vaktiyle unutmayı çok zor başardığım o günleri şimdi yeniden hatırlamanın acısını yaşamaya cesaret etmem, sırf tarihe belge bırakma ve belki o savrulmuş insanların hala aramızda yaşadıklarına dikkat çekebilme amacına yöneliktir” diyerek tarihe kayıt düşmenin önemini vurgular. Usta yazar tam on beş yıl şerefiyle hizmet etmiştir orduya. Lakin mütedeyyin yaşantısı sebebiyle ordudan atılmış ve zulme uğramıştır. İnsanlar zulmededursun kader onu bambaşka bir alanda vazifelendirmiştir.

Kültür mirasımıza bir kapı aralamış, söze yar olmak, yârin sözüne muhatap olmak için çalışmış ve adeta yıllardır hasret kaldığımız milli ve manevi pek çok hazinemizi gözler önüne sermiştir. Nabi’den Fuzuli’ye, Necati’den Şeyh Galib’e, Fatih Sultan’dan Muhteşem Süleyman’a, Yavuz’dan Şah İsmail’e menkıbeleri dillere ram olmuş insanları yeniden zevk dünyamıza getirmiştir. Bizim kuşağa Osmanlıyı sevdiren Yavuz Bahadıroğlu’ndan sonra tarihi romana bir soluk vermiştir.

nursi_iskender_pala.jpgTarihin tozlu raflarında kalmış hakkıyla tanıyamadığımız birçok şahsiyeti özgün kurgularıyla bize sunan İskender Pala’nın son romanı “OD” bir Yunus Emre romanıdır. Yunus Emre hakkında çok az bilgi kırıntılarından yola çıkarak ortaya mükemmel denecek bir kurgulama çıkarmış, Yunus’un dizelerini adeta birer roman kahramanı gibi sergilerken, dönemin siyasi sosyal ve kültürel yaşantısına da ayna tutmuştur.
Romanda Yunus Emre’yi Bizim Yunus yapan şartları, Miskin Yunus’un gönül sesini, Derviş Yunus’un kemale erişini ve Aşık Yunus’un derin imtihanını, tarikat-şeriat kapısından aşksız geçilmeyeceğini zevkli bir sunumla işlerken; insanı kalben, ruhen ve fikren Yunusvari aşk ateşiyle yanmaya davet eden, düşündüren düşündürürken pişmanlık uyandıran, yüreğimizin bir köşesinde küllenmiş, ruhumuza yabancı değil ama uzak kalmış kimi duygularımızı açığa çıkartan bir eser ortaya koymayı başarabilmiş. 

Roman, modernizmin renksiz, kokusuz ama cazibedar metaları arasında debelenen gönüllerimize asırlar ötesinden bir el uzatmış, aşkın çerağını yakarak bizi satırdan sudura doğru bir yolculuğa çıkartmıştır. Pala, sade ama derinlikli anlatımıyla “Nice bu dert ile yanam/ Ecel ere bir gün ölem/ Meğer ki sinimde bulam/ Şöyle garip bencileyin “diyen Yunus un değil de esasında bizim ne kadar garip olduğumuzu ustaca anlatmıştır.

Romanı okurken bir sinema filmi izler gibi Yunusun hayatı gözlerimizin önünden akıp gidiyor. Yunus’un sevgiliye giden yolda tenden geçişini, kemale erişini, gönüllere girişini anlatırken modern zamanların insanlarının aşkı nasıl öldürdüğünü, sıradan günlük koşuşturmalar içinde bir gönüle girmek şöyle dursun, bizi günde kaç kişiyi kırmadığımız istatistiği yapmaya zorlaması romandan bize düşen pay oluyor. Baba Yunus, evlat Yunus, eş Yunus, arkadaş Yunus, hasret çeken Yunus, âşık Yunus derken “Bizim Yunus” un aslında ete kemiğe bürünmüş bizim gibi sıradan bir insan olduğunu, ama Âlâyı illiyyîn mertebesine çıkarken çektiği acıların, vazgeçişlerin sitareden güneşe dönüşlerin hikâyesi, romanı okur için bir Mola Kasım kılıyor. (Derviş Yunus bu sözü/Eğri büğrü söyleme/Seni sığaya çeker/ Bir Molla Kasım gelir) Roman okunup bitirildiğinde Yunus mu romana güzellik katmış yoksa ona ayna tutan usta kalem mi Yunus’u daha bir güzel anlatmış; karar vermek zorlaşıyor.

Edebiyat dünyası, tarihimizi yeniden keşfetmeye başladı. Tıpkı Kelebekler Sonsuza Uçar’dan yıllar sonra Beyaz Sinema’nın Bediüzzaman’ı keşfetmesi gibi… "Hür Adam" ve "Allah’ın Sadık Kulu: Barla" filmleri bu iman kahramanının destanının anlatılmasında önemli bir basamak oldular. İslam Yaşar’ın Bediüzzaman Beşlemesi, Sadık Yalsızuçanlar’ın Dem’i ve daha öncesinde Şerif Mardin’in Bediüzzaman Said Nursi kitapları bu destanın ilk habercileriydi.

Daha arada geçen pek çok yayından sonra İskender Pala’nın ne yapacağı bir merak konusudur. Çünkü Pala bir kalem ustasıdır. Sayısız şiir üstadını bize ustaca tanıtan bu kalem, Yunus’u ve Mevlana’yı doğru ve onlara yakışır tarzda anlatabilmiştir. O, şimdiye değin geçirdiği hayat hikâyesiyle olsun, edebi çalışmalarında gösterdiği yüksek dirayet ve ustalığıyla olsun kendisi gibi bir zulme uğramış insanı, Bediüzzaman Said Nursi’yi yazmayı, Onun hayat hikâyesini, belki metinlerinde ortaya çıkan edebi atmosferi anlatmayı hak etmektedir.

Mevlana gibi bir Aşk kahramanını, Yunus Emre gibi bir Hak Aşığı’nı yazdığı gibi, Said Nursi gibi bir İman Kahramanını yazmak artık Ona hak ve vazife durumuna gelmiştir. Denilebilir ki “Üstatları yazmak ve anlatmak, ustaların hak ve vazifesidir”.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum