1. YAZARLAR

  2. Şahin DOĞAN

  3. Urfalı Mustafa Kılıç Hocayla unutulmaz zamanlar
Şahin DOĞAN

Şahin DOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Urfalı Mustafa Kılıç Hocayla unutulmaz zamanlar

A+A-

Gözlerimizi dünyaya açtığımızda, o gözleri verili bir dünyaya, tanımlanmış bir dünyaya açıyoruz. Sevgilerimizin, nefretlerimizin çoğunu bilincimizin derinliklerinde hazır buluyoruz. Okumaya, dünyayı tanımaya, anlamaya başladığımızda, etrafımızda hazır iyilerle, hazır kötülerle karşılaşıyoruz. Hatta bu iyiler ve kötüler sembolleştiklerinden, kötülerin dünyasından kaçıyor onlarla hiçbir surette ilgilenmiyor, onları kendi dünyamıza mümkün mertebe yaklaştırmıyoruz; buna karşı yine hazır bulduğumuz iyileri ise idealleştiriyor, onlara ait ne varsa bilmeye çalışıyor, dünyamızı onların sözleriyle, tavırlarıyla, düşünceleriyle inşa etmeye çalışıyoruz.

Elimizde olmayan tercihler, elimizde olmayan istekler, elimizde olmayan nedenler. Ben de böylesine verili, kurgulu ve çerçevesi itinayla çizilmiş bir dünyanın içinde gözlerimi açıyor, daha doğrusu rüştümü idrak ediyordum. Henüz lise yılları, başımda kavak yelleri ve buram buram ızdırap. Talih birçoklarını olduğu gibi beni de Damat Süleyman Paşa Camiine sürüklemişti. Cami, Urfa ahalisi arasında ‘nurcuların camii’ olarak şöhret bulmuştu. Rızvaniye’den sonra hayatımın en acı, en dokunaklı, en derin, en verimli yılları burada geçti diyebilirim.

Ve Mustafa Kılıç Hocam bu camide yaklaşık otuz beş yıldır imamlık yapıyordu. Ben de bazı üniversiteli arkadaşlarla muhterem hocamın yanında kalıyorduk. Caminin arkasındaki büyük bir odada tek başıma kalıyordum sonradan üniversite sınavına hazırlanan bazı arkadaşlar da geldi yanıma.

Sabah namazları tam bir şölen havası içinde geçerdi. Ezandan yarım saat önce kalkar, sabah namazının sünnetini kılar, yukarıya gider, Mustafa Hoca’nın yanında on beş-yirmi dakika risale veya cevşen okur, sonra sabah namazının farzını kılmak için Mustafa Hoca’nın arkasında sıra halinde camiye doğru inerdik. Sabah namazının farzını kıldıktan sonra biricik üstadımız Bediüzzaman Said Nursi’ye mahsus olan uzun tesbihatı yapardık. Bu tesbihatın bir kısmını (ism-i azam duasını) beraberce koro halinde okurduk, çoğu çatlak ve isteksiz olan seslerimiz cami kubbesi altında yankılanırdı. Tesbihattan sonra iş bitmiyordu, sıra derse geliyordu. Mihrabın içinde Mustafa Hoca oturur, önüne rahlesini alır, zarif bir hareketle gözlüğünü takar, kaçanlar ve kaytaranlar var mı diye kontrol etmek için manalı bir bakış fırlatır, bizler de onun etrafında halka oluştururduk. Risaleden bir kitap izler, biri okur diğerleri takip ederdi. Ben o ders anlarında inanılmaz bir huşu ve sadakatle dizüstü oturur, ta ders bitene kadar o tavrımı bozmazdım. Çoğu zaman ayaklarım kansızlıktan dolayı uyuşur, ayağa kalkamazdım.

Bu öylesine sıkı bir adetti ki her hal ve şartta mutlaka yerine getirilirdi. Mesela soğuk bir kış günü elektrik yok, sabaha kadar battaniyenin altında tir tir titredikten sonra namaza indik. Namaz ve tesbihat bittikten sonra kesin ders yapmayız dedim içimden çünkü hepimiz üşüyorduk, üstelik ortalık karanlık, elektrikler kesikti. Ama öyle olmadı Mustafa Hocam yine itinayla rahlesini önüne çekti, gözlüklerini taktı, başladı okumaya. Ortalık karanlık olduğu için bir arkadaşımız okuyanın yanında mum tutuyordu. Dersimizi mum ışığında okuyorduk yani. Hiçbir ahval ve şerait bizi kutsal görevimizden alıkoyamıyordu. Çünkü bir defa taviz verildi mi, gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelirdi.

Bir gün derste Barla Lahikasını okuyorduk, orada üstadın talebeleri Başta Hulusi ve Sabri olmak üzere kendi hissiyatlarını anlatan mektuplar kaleme almışlardı. Okuma sırası bendeydi ve okuduğum mektup Hulusi abi’ye aitti. Hulusi abi derin ve rengin hissiyatlarını anlatıyordu ben okurken bir ara Mustafa hoca başını kaldırdı kendine ait bir şiveyle “yav, abiler böyle derin şeyler hissetmiş, sizin sesiniz hiç çıkmıyor, size de bir şeyler olmuyor mu?” diye sorunca hepimiz önümüze bakıp bıyık altından gülmüştük, hoca güldüğümüzü görünce o da güldü ve şöyle dedi: “Bu halle zor gibi, neyse biz dersimize devam edelim.”

İki hafta da bir üstadımızın sünneti olan İhlas ve Uhuvvet risalelerini okurduk. Ders sonrası Mustafa Hocamders baklavası’ denilen birer hurma veya şeker dağıtırdı hepimize. Hoca dışında kendi isteğiyle namaza gelen yoktu aramızda, her şey zorunlu ve zoraki gibiydi. Herhangi geçerli bir mazereti olmadığı halde gelmeyenlere çeşitli cezalar verilirdi. Para cezası en caydırıcı olanıydı. Çünkü hiçbirimizin cebinde yeterli miktarda metelik yoktu. Başta ben olmak üzere, çoğumuz gırtlağımıza kadar acınılası bir sefalet içinde yüzüyorduk. Öyle ki artık bakkalın, fırının önünden geçemez olmuştuk. Şükür ki elektrik ve su borcumuz yoktu cami olduğu için bunlar sebildi, bedavaydı. Zamanla sabah namazlarını kılmak bir yük olmaktan çıkıyor basit ve sıradan bir alışkanlık haline geliyordu.

Ne acı bir çelişkidir ki! Bu sabah namazlarından sonra, çoğunlukla, odamda elimdeki tek kaset olan Aykut Kuşkaya’yı, tıpkı koro halinde tesbihat yaptığımız gibi, huşu içinde dinlerdim. Sonra bahçeye çıkar, Bazen Necip Fazıl’ın Çilesi’ni, bazen Sezai Karakoç’un Mona Roza’sını, bazen de Cemil Meriç’in Jurnal’lerini sesli bir şekilde okurdum saatlerce. Böylece bu kitapların çoğunu ezberledim. Belki de sefalet acısını yatıştırmak içindi bütün bunlar. Namaz, tesbihat, risale, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cemil Meriç… Hepsinden bir parça, ruhumun aynası gibi tutarsız, çelişkili.  

Zihnimde henüz netlik kazanmamış belli ve belirgin olan bazı sorular vardı. Ama bunları ona hiçbir zaman sormadım. Çekindiğimden değil çünkü Mustafa Hoca o örnek yaşantısı zihnimdeki bütün soruları cevaplıyordu, o yüzden konuşmasına gerek yoktu. Sorularım hala bende. Galiba bu soruların dil ile verilebilecek bir cevabı yok. Onların en hakiki, en sahici, en makul cevapları hal’de saklıydı. Harekette, pratikte ve amelde.

Ben, bütün hüviyetiyle günah ve kuşku içinde çırpınan biri olarak, Mustafa Hoca gibi olabilir miydim? Şairin dediğini hafif bir değişikliğe uğratıp söylersek, o bir veli, o bir kamil; bense ‘etten bir kalıp’. Hep yandım, tutuştum, hasretini çektim. Çok istedim, çok arzu ettim, çok dua ettim, onun gibi olabilmek için aylarca nefsimle gizli hesaplaşmalara giriştim, evden kaçtım, okuldan kaçtım, arkadaşlardan kaçtım, çevreden kaçtım, inzivaya çekildim, oruç tuttum, riyazet yaptım, saatlerce kitap okudum, Risaleyi defalarca bitirdim, çoğu pasajlarını ezberledim, bir havari samimiyetiyle etrafımdakilere anlattım, az konuştum, az uyudum, terk-i dünya ettim ama olmuyordu, kahrolası o nefs-i emmare susmuyordu, pes etmiyordu, yenilmiyordu, daima yeniyordu. Ve sonra sonu gelmez kuşkular, pişmanlıklar, didişmeler, nedametler, tövbeler… Dünyaya kepenkte indirsem artık, Nuh tufanına denk gözyaşı da döksem nafile! 

Anladım ki bu iş sade bir çaba, bir gayret işi değildi, ondan daha önemlisi bir liyakat, bir ihsan, bir lütuf işiydi. Her şeyde olduğu gibi bu da bir ihsan-ı ilahiydi. Layık olmak gerekiyordu belki. Her şey bir kader, bir talih meselesiydi belki. Mürit (isteyen) değil sadece, murad  (istenilen) olmak gerekiyordu belki. Gözde olmak, güzide olmak. Sonraları Anatol France’ın ‘Thais’ adlı romanını okuyunca oradaki bahtsız keşişin talihiyle, benimkinin şaşılacak ölçüde, benzer olduğunu fark ettim. O günden sonra ‘Papnuce’ isimli o zavallı keşişi hep sevdim ve hiç unutmadım. Hayatta hiç kimseyi Mustafa Hoca’yı kıskandığım kadar kıskanmamışımdır. Sadece ben mi? Bütün cemaat benim bu duygumu tereddütsüz paylaşırdı. Evet o bizim gibi nakıslar ve nadanlar için bir ufuk, bir zirveydi artık, bize düşen mümkünse duasını almak,  ahirette şefaatine nail olmaktı. Onun gibi olmak bir hevesti artık.

Mazimin en mana dolu günleri, ayları bekli de o zamanlardı. Belki mini, minnacık bir dünyaydı, masivaya kapalıydı ama sonuna kadar Allah’a açıktı.  Şimdi bakıyorum aradaki manevi mesafe o kadar açılmış ki, ülfet perdesi o kadar kalınlaşmış ki, dünyevileşme hastalığı bütün benliğimizi, bedenimizi ve ruhumuzu o kadar sarmalamış ki, şairin dediği gibi “hatırası bile yabancı geliyor” çoğunun.   

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
23 Yorum