1. HABERLER

  2. NUR TALEBELERİ

  3. Üniversiteli gençlerin Esma-i Hüsna semineri
Üniversiteli gençlerin Esma-i Hüsna semineri

Üniversiteli gençlerin Esma-i Hüsna semineri

Diyarbakır Kültür Merkezi (DKM) üniversite semineri “Gayat’ul Gayata Bir Merdiven: Esma-i İlahi” başlığıyla İmran Irmak tarafından sunuldu. Seminerin içeriği şöyle:

A+A-

1)Kavramlar Bazında Esma-i İlahi

Esma Arapçadan gelme bir kelimedir ve ismin çoğulu olan isimler manasına gelmektedir. “Esma-i İlahi” tabiri ile kast edilmek istenense Cenab-ı Hakk’ın isimleridir.

Cenab-ı Hakk’ın sonsuz sayıda ismi bulunmaktadır. Fakat bizler bunlardan sadece Peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselama öğretilen bin bir esmasını bilebilmekteyiz. Peki, bu sonsuz sayıda isim ne olacak, nasıl bileceğiz? Tabi ki dünyayı tarlası saydığımız ahirette inşallah.

Şimdi eser-müessir arasındaki ilişkiye biraz değinmek istiyorum:

Bediüzzaman hazretleri bize tefekkür ederken izlememiz gereken sıranın eserden müessire doğru olması gerektiğini dile getirmektedir. Biraz daha açacak olursak: Kâinatın yaratılışının tefekküründe takip edilmesi gereken sıra eser, fiil, isim, sıfat, Şuunât, zât şeklindedir.

          Mesela bir güzel hanenin yapılması ya da anlamlı bir kitabın yazılması örneklerindeki fiiller bir faile işaret etmektedirler. Bu fail öyle biri ki kitabın yazılmasında yazıcı namı ve binanın yapılmasında mühendis veya inşaatçı namı bulunmaktadır. Bu namlar da kendisinde bu özelliklerin yani kitabet ve dülgerlik sanatlarının veya sıfatlarının mevcut olduğuna delalet eder. Ki bu sıfat ve sanatlar da göz önünde bulundurulursa bir zatı gerektirdiği sonucu şüphe götürmez bir açıklıkta karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla nasıl ki bir köy muhtarsız olmaz bir harf kâtipsiz bir iğne ustasız olamaz aynen öyle de faili olmayan bir fiil, mevsufsuz bir sıfat ve sanatkârsız bir sanat dahi düşünülemez, mümkün değildir.

Mâlum olduğu gibi, haritadaki bir işaret bir şehri gösterir, fakat o işarette şehrin binalarını, caddelerini, büyüklüğünü, şeklini bulamayız; sadece o şehrin varlığından haberdar olabiliriz. İnsanın sıfatları ve şuunâtı da böyledir.

İşte insan kendisine verilen bu istidad ve kabiliyeti sayesinde, ilâhî şuunâtı, sıfatları ve fiilleri bir derece tefekkür edip kavrayabiliyor.

Bu gerçeği göz önünde bulundurarak somut bir örnekle şunu diyebiliriz:
İnsan bir fakiri gördüğünde içinde bir merhamet, bir acıma duygusu uyanır. Bu, şuunâta misaldir.
Sonra ona yardım etmeye karar verdiğinde, irade devreye girmiş ve böylece sıfatlara intikal edilmiştir. Elini cebine sokması da yine bir sıfat olan kudretle gerçekleşir.
Fakire sadaka vermek üzere elini uzatması bir fiildir, sadaka verme fiili.
Herkes bir fakiri görebilir, ama sadaka vermeyebilir. Sadaka vermek, ancak cömert insanların işidir. Demek ki, cömert ismini taşıyan insanlarda, sadaka verme fiili gerçekleşiyor. Yani, bu fiil bu isme dayanıyor denilebilir.
Sonunda, fakirin eline paranın geçmesiyle olay tamamlanmış oluyor.

2)İlim ve Fenlerin Dilinden Esma-i İlahi

Üstad hazretleri; "Elbette nev-i beşer ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ilmin eline geçecektir" demek suretiyle bilimin etkinliğinin giderek artacağına istikbalin bilgi çağı olacağına işaret etmektedir.

Bediüzzaman hazretlerinin bilim algısında bilginin esas amacı sadece maddi güç elde etmek fiziki dünyayı fethetmek değildir. O’na göre ilim ve fennin esas gayesi meşru çerçevede ileri teknoloji ile birlikte Allah’a daha fazla ubudiyet daha fazla kulluktur.

Üstad hazretleri bilimsel gelişmeyle insanın nihai gayesi olan "ubudiyet" arasında bir doğru orantı bulunduğunu, bu nihai gayeye ulaşılabilmek için de İlim ile Terakkinin gerekli olduğunu aktarır.

Öte yandan Bediüzzaman hazretlerinin metotları arasında bilimleri kendi arasında farklılaştırarak "dini ilimler" ve  "dünyevi ilimler" gibi bölümlere ayırmak yoktur, tersine “Aklın nuru fünun-u medeniyedir; vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. İftirak ettikleri vakit birinden taassup, diğerinden hile ve şüphe tevellüd eder"[1] ifadesini kullanarak bilim ve din arasındaki olumsuz olarak algılanan anlayışı aşmıştır. Böylece tevhide dayalı bir bilim anlayışı geliştirmiş, kâinata hep bu gözle bakmıştır.

Dolayısıyla kâinatı bir kitap gibi okurken, hiçbir zaman o kitabın yazarını unutmamak gerekir. Aksine, yazarın büyüklüğünü kitabı vasıtasıyla anlamaya çalışmak asıl vazifelerdendir. Nitekim insanın okuduğu kitapla ilgili bilgisi artıkça, yazarına karşı kendini daha da sorumlu hissedecektir. Aksi taraftan Esmâ-i Hüsnâya dayanmayan veya onu anlamak istemeyen bilimsel bir çalışma,"bilgi" değil; "vehim" ve "zan" üretir. Marifet değil, cehalettir. Bu konumdaki biri, "binler fenleri bilse de, cahillik kuyusunda debelenen bir cahil olmaktan öteye geçemeyecektir.

Evet, İslamiyet fenlerin seyidi ve mürşidi ve hakiki ilimlerin ise reisi ve pederidir. Her ilim doğrudan Esma-i İlahiye'ye dayanan bir disiplindir. Üstadımız İlmi Esma-i Hüsna açısından ele alır,"Allah hesabına müşahede edilen herşey ilimdir"der. (M.N. 167)

Risale-i nurdan yola çıkarak ilim, Esmâ-i Hüsna, fen, kâinat arasında şöyle bir bağlantı kurabiliriz;

Her bir ilmin, her bir fennin bir kemal mertebesi vardır ki; o hakikat bir ism-i İlâhiye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve çeşitli tecelliyatı bulunan o isme dayanmakla,  o fen, o sanat; kemalini bulur. Hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nakıs bir gölge olarak kalır.

Mesela;

"Tıp bir fendir, hem bir sanattır. Nihayeti ve hakikati; Hakim-i Mutlak olan Allah’ın Şâfi ismine dayanıp eczahane-i kübrasınevindeki zemin yüzünde Rahimane cilvelerini ilaçlarda görmekle, tıp kemalâtını bulur, hakikat olur."

Başka bir misal;

Hukuk bir ilimdir; Kâinatta görülmekte olan ve gerek her hak sahibine hakkını vererek müspet adaletle gerekse haksızları bir kısmını burada kısmını mahkeme-i kübradacezalandırarak menfi adaletle Allah’ın adl ve hak isimleri tecelli ediyor. Bu vesileyle bizlere de bir nevi adalet dersi veriliyor.Ve bu nazarla hukuk ele alındığında kemal mertebesine erişiliyor bir gölge olmaktan çıkıyor.

Hem kâinatın mahiyeti fenlerden sorulsa esma-i ilahiye dayanan fenler lisan-ı halleriyle şöyle diyecekler;

Fenn-i Kimya'dan sorulsa: "Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir."

Fenn-i Ziraat diyecek: "Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir."[2]

Ayrıca üstadımız;

Kastamonu'da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz, diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.

Evet, her bir sanat bir peygamberi pir ittihaz etmiştir. Bu sanatlarda istihdam olanlar peygamber sünnetine uyma sevabı alarak ibadet ederken aynı zamanda terakki de etmektedirler.

Diğer taraftan; her bir şeyin hakikati bir isme veyahut çok esmaya istinad eder. Eşyadaki sanatlar dahi birer isme dayanır. Hatta hakiki felsefe Cenab-ı Hakk'ın "Hakim" ismine, hakikatli fenn-i tıp, "Şafi" ismine, geometri ilmi ,"Mukaddir" ismine dayanır hakeza.

3)En Mühim Bir Vazife: Kendini Okumak

Cenab-ı Hak insanı esmasına bir tarla ve ayine hükmünde yaratmıştır. Risale-i Nur ve Bediüzzaman hazretlerinden anladığım kadarıyla insan üç şekilde esma-i ilahiyeye ayna vazifesi görmektedir:
1. Zıtlık cihetinden. Nasıl ki, gece vaktindeki karanlık nurun ve ışığın varlığına işaret eder. Öylede insandaki acz, zaaf, fakirlik ve eksiklik özellikleri de Allah’ın kudret, kuvvet, zenginlik ve kemaline işaret eder.

Mesela aczimiz bizleri Cenab-ı Hakk’ın Kudret-i samedanisine, fakrımız bizleri Cenab-ı Hakk’ın rahmet-i ilahisine, kusur ve noksaniyetimiz ise Cenab-ı Hakk’ın Kemal-i Rububiyetine götürüyor. Yani insan “Ben acizim, fakat her şey benim yardımıma koşuyor. Öyleyse bütün bu mevcudatı benim imdadıma gönderen birisi var.” Diyerek Allah’ın kemali ve celali sıfatlarına karşı kendi eksik ve noksan sıfatlarıyla işaret ve ayinedarlık eder.

2. “Ene” diye tabir edilen Benlik duygusundan. İnsan kendisinde bulunan benlik duygusu vasıtası ile Allah’ın sıfatlarına ayna vazifesi görür. Yani, nasıl ki ben bu evi yaptım ve yapmasını görüyorum ve idare ediyorum. Öyle de bu kâinatsarayının, büyüklüğü nispetinde bir hâlıkı, bir mabudu ve kudretli bir ilahı vardır. Bu benlik duygusu ile insan Allah’ın Celil ve Kahhar isimlerine de aynalık vazifesi görür. Şöyle ki: insan kendi memuruna ve oğluna veya öğrencisine ödev veya görev verdiği zaman, yerine getirilmediği takdirde ona kızar ve cezalandırır. Veya bir devlet reisi raiyetine şiddetli ceza verir. İşte bu hiddet ve celali halimiz Allah’ın Celil ve Kahhar gibi isimlerinin bizde tecelli ettiğinin bir göstergesidir.

3. Bizim yaratılmamızda bizde tecelli eden Allah’ın isimleri vardır. Anladığım kadarıyla sadece yaratılışımızda bizde tecelli eden yetmişe yakın esma mevcuttur. Mesela yaratılmamızda “Hâlık” ismi, güzel terbiye edilmemizde “Bari” ismi, teşekkülde musavvir ismi, rızıklanmamızda “Rezzak” ismi, hastalanıp şifa bulduğunda “şafi” ismi gibi.

Bizler bu üç türden ilk ikisinde kendi çalışmamızla Cenab-ı Hakk’ın tecelli eden isimlerine mazhar olabiliriz fakat üçüncüsünde bizim bir irade ve kudretimiz bulunmamaktadır. Çünkü yaratmak sadece Allah’a mahsus bir fiil olduğundan haşa insan hâlık olamaz.

Bediüzzaman hazretleri de hedef olarak:

“Şeriat ve sünnet-i seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmağa çalış...”[3] öğüdünde bulunmuştur.

Mesela bir âlimde Allah’ın Alîm ismi tecelli etmiştir. Bu âlim fakirleri doyurduğunda Rezzâk isminden de ayrı bir feyiz alır. Kendisine karşı işlenen bir hatayı affettiğinde ise Afüvv ismine tecellinin izhar edilmesini ve anlaşılmasını sağlamaktadır. Bütün bunlar kulun kendi cüz’î iradesiyle yapabildiği işlerdir ve ‘mazhar-ı câmi olmaya çalış’, denilmesi de bundandır.

(Kirli ayna örneği)Bizler Cenab-ı Hakk’ın esmasına birer ayna hükmünde yaratılmışız. Güneşin aynada yansıması ve içinde olması gibi bizler de Allah’ın esmasına mazhar ve tecelligâh hükmündeyiz. Vazifemiz ise sahip olduğumuz bu aynayı sürekli olarak cilalayıp parlatmak ve muhafaza etmektir ki en güzel şekilde Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin bizde tecelli ettiğini izhar edelim.

Bu konuyla ilgili olarak Bediüzzaman hazretleri:

“Senin şu hayatının gayesi, neticesi; o Mâlik'in esmasına ve şuunatına bir mazhariyettir.”[4] diyerek vazifemizi bize en güzel şekilde bildiriyor.

Bu gayeyi gerçekleştirmenin iki türlü yolu var: birisi Cenab-ı Hakkın emirlerine uyup razı olduğu işleri yapmak diğeri yasakladığı ve günah saydığı işlerden kaçınmak.

Bunları yapmak için bize gönderdiği en mühim yol gösterici ve rehberden biri Kur’an diğeri peygamber aleyhissalatu vesselamın sünnetidir.

Sünnet-i seniyeye ittiba ettiğimiz vakit Cenab-ı Hakk’ın marziyatına uygun hareket etmiş oluruz. Çünkü ahlakı Kur’an olarak tabir edilen zat olan peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselam Allah’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyarak Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu filleri davranışları bize bildirmiştir.

Resul-i Ekrem aleyhissalatu vesselam Cenab-ı Hakkın bütün esmasına mazhardır. Bununla beraber bu isimlerin her birinin azami mertebesine de mazhardır. Dolayısıyla Bizler de O’nun sünnet-i seniyesine uyarak Cenab-ı Hakk’ın bizde tecelli eden esmasının görünmesi ve gösterilmesinde parlak birer ayine olabiliriz.

Mesela: Peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselam hayatında Cenab-ı Hakk’ın emrettiği gibi temiz olmuş ve temizliği her daim sevmiştir. Allah’ın kuddüs ismi azami mertebede kendisinde tecelli olmuştur.

Saçı sakalı birbirine karışmamış olmak Cenab-ı Hakk’ın Cemal isminin Ticarette adil olmak Adl isminin, Ders çalıştığımız masanın düzenli olması adl ve müdebbir isminin, Tembellik yapmadığımız zaman hayy isminin bizde okunmasını sağlayabiliriz. Ve unutulmamalı ki bunlardan her biri zaten sünnettir.

4)Esma-i İlahinin Okunmasının Önündeki Engeller

Gaflet: Malumdur ki helaket ve felaket asrında yaşıyoruz. Ve çevremizde eskiye nazaran dikkat dağıtıcıların sayısı bir iki iken yüze çıkmıştır. Dolaylı olarak gaflet perdesi kalınlaşmış ve Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatlarının tecellisi görülmesi zorlaşmıştır. Bu derdin çaresini ise Bediüzzaman hazretleri Risale-i Nur’da “Tefekkür gafleti izale eder” diyerek belirtmiştir. Bir tefekkür kitabı olan Risale-i Nur bu zamanda kalınlaşmış olan gaflet perdesini yırtarak kâinata mana-i harfi ile bakmayı öğütlemekte ve öğretmektedir.

Kendinden bilmek: Yukarıda da değindiğimiz gibi İnsan Cenab-ı Hakk’ın esmasına ayna olarak yaratılmıştır. Yani insan bir işi yaptığında veya bir fiili işlediğinde o fiilin alakadar olduğu esmaya ayinedarlık etmiş olur. Fakat kişi bunu kendisinden bilirse o zaman firavunane takındığı bu tavır Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecellilerinin anlaşılamamasına ve gizlenmesine neden oluyor. Bu şekilde hareket eden biri fıtri vazifesini de icra edemiyor Çünkü böyle yaparak bir ayna olmak yerine kendinden bilme yanlışına düşüyor.

Atalet: “Tembellik” manasına gelen atalet Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecellilerinin görülmesinin ve gösterilmesinin önündeki en büyük engellerden bir tanesidir. Çünkü Bediüzzaman hazretlerinin deyişiyle “Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-u Kayyum'u bütün esma ve şuunatıyla bildirir. Çünki hayat, pek çok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır.”[5]

Malumdur ki hareket canlılığın belirtisidir ve hareket etmeyen şeye ölü ve madum gözüyle bakılır. Tembellik yapan adam da Cenab-ı Hakk’ın kendisinde tecelli etmiş olan hayy isminin görülmesinin önünde bir perde ve engel oluyor. 

Küfür ve dalalet: Bu konuyla ilgili Bediüzzaman hazretlerine sorulan şu mühim soru konumuzda yol gösterici mahiyettedir:

Küfür ve dalalet bataklığına saplananlar için “Ne için böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları, kâinatın hiddetini celbediyor?”[6]

Çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesindeki maksat Cenab-ı Hakk’ı tanımak bilmek ve onat itaat edip ibadet etmektir. Diğer mahlûkatın da yaratılmasının altındaki amaç ibadettir. Dolayısıyla küfür ve dalalet bütün mahlûkatı alakadar eden ve onların yaratılış gayelerini inkâr eden müthiş bir tecavüz ve tahkirdir. Bununla beraber mükemmel güzellikteki bir sanat ile yaratılmış olan mevcudatın üzerinde ayine olmaları cihetiyle onlarda tecelli ve tezahür edip derecelerini ali mertebelere çıkaran Esma-i İlâhiyenin tecellilerini inkâr etmektedir.

Cenab-ı Hakk’ın kudsi esmasını bir nevi küçük görmek (haşa) ve yaratılan mevcudat üzerindeki esmanın hadsiz güzellikteki ve sanatlı nakışlarının kıymetini düşürmek manasına geldiğinden bütün kâinat onlara kızıyor ve öfkesinden parçalanacak seviyede gebermelerini arzu ediyor.

 

[1] Münazarat 127

[2] Lem’alar 313, 314

[3] Sözler s.333

[4] Lem’alar 119

[5] Sözler 675

[6] Lem’alar 83

seminer5.jpgseminer4-001.jpgseminer3-001.jpgseminer2-001.jpgseminer1-002.jpg

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.