1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Üç rüya, üç insan, Ziya Paşa, Namık Kemal, Bediüzzaman
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Üç rüya, üç insan, Ziya Paşa, Namık Kemal, Bediüzzaman

A+A-

Literature compare, karşılaştırmalı edebiyat veya trans kritik tarzında bu üç esere bakalım. Üç eserin ortak noktası memleketin gidişinden yazarlarının memnun olmaması ve çareler aramasıdır.

Ziya Paşa’nın Rüya'sının Konusu hakkında

Ziya Paşa Londra'da bir öğleden sonra Hampton Court adlı bir parkta oturmuş, düşünürken hayallere dalar ve bu arada uyuyakalır. Ziya Paşa bir rüya görür. Rüyasında dönemin sultanı Abdülaziz ile aralarında bir konuşma geçer, bu karşılıklı konuşma sırasında Ziya Paşa, padişaha memleketin kötü yönetildiğini, bu kötü yönetimin gerekçelerini sıralar. Yeni Osmanlılar adlı cemiyetin asıl amaçları hakkında sultanı bilgilendirir. Meşrutiyet rejiminin, millet meclisi oluşturmanın önemi üzerinde durur.

Ziya Paşa bütün bu kötü gidişata dur demek için sultana Ali Paşa'nın sadrazamlık görevinden azledilmesini önerir. Padişah, Ziya Paşa'nın bu teklifini kabul eder ve Ali Paşa'nın Kıbrıs'a sürgün edilmesine karar verilir. Ali Paşa tam sadrazamlık mührünü getirip padişaha sunacakken park bekçisi gelip Ziya Paşa'yı uyandırır ve eser böylece sona erer.

Ziya paşa saraya intisap ettikten sonra Fransızca öğrenir ve Endülüs ve Engizisyon Tarihini çevirir. Ali ve Fuat paşalar ile sarayda birliktedir, bu bey onlar ise paşadır.

Padişahla bunların arasını açmaya çalışır, onlar bunu hissedince ikisi birlik olur ve paşayı saraydan çıkarırlar. Bu hareket paşanın bütün hayatı boyunca onu arkadan takib eden bir kötü kişilik gibidir, başına gelen herşeyi onlardan, özellikle Ali Paşa’dan bilir, olsa da olmasa da.

Avrupa’ya kaçtıktan sonra Londra’da bir parkta gördüğü rüyada Sultan Abdülaziz’e konuşur, ona memleketin halini anlatır. İyi idare edilmediğine vurgu yapar, Ali Paşa’yı suçlar onun azledilmesini ister, sonunda başarır ve birden rüyadan uyanır. Görüldüğü gibi olay iki boyutludur, memleketin idaresi bir de sorumlu Ali paşa.

Namık Kemal’in Rüyası

Bir akşam üstü boğaz içinde deryaya nazır bir bağ köşesine gitmiş, garibâne pencerenin köşesine oturmuştum. Hayalime dünyanın halleri, gönlüme bir garip elem geldi. Tenezzüh için etrafa baktım gördüm ki;

Derya o kadar lâtîf ve durgun idi ki üzerinde olan ufak ufak dalgalar koyu yeşil bir çemenzâra çimenliğe konmuş bir beyaz güvercin alayı zan olunurdu. Hava o kadar aheste esintiliydi ki yaprakların hareketi ciğerpâresinin rahatı için gece uykusundan mahrum olmuş bir şefkatli validenin kalben söylediği ninnilerden dağınık saçlarına gelen ihtizazlar titreyişler gibi fark olunur olunmaz derecelerde idi.

Bu halde gözlerimin nuru azalmaya başladı. Temaşanın gönlüme verdiği sevdalılara has huy, eserlerinden zannettim. Bir de semaya baktım ki güneş ikbalinin bahtının en revnaklı parlak zamanında etek ve giribanını elbisesinin yakasını parlayarak yokluk sığınağına çekilen devletin uçuşan göğü gibi üzerindeki bulutları yırta yırta kaybolunan batıya büründü. Bir fena kabristanından nişan verir bir korkunç toprak rengi bağladı. Etrafında yetimlerin kanlı yaşına numune olacak bir ateşli kızıllıktan başka bir şey kalmadı.

Gide gide her tarafa bir dehşet çöktü. Kâinata bir beht ve hayret yayıldı. Behâim eğilerek mağaralarına, kuşlar çağrışarak yuvalarına çekilmeye başladılar. Arası bir az daha geçer geçmez karada bir iki inleyen bülbülden deryada birkaç hanendeden şarkıcıdan başka sesi işitilir hiçkimse kalmadı.

Gönlüm bu âşıkane temaşalar ile kendinden geçmiş, nazarım ise etrafa yayılan karanlığın yayıldığı alan gizli karanlığında gâib olmuş, gitmişti. Gittikçe karanlık bir hâle geldi ki, karanlığı el ile tutmak kabil gibi görünüyordu. Sayesinde eğlendiğim her ağaç nazarımda bir gulyabani şekline bağladı.

Güya ki yeryüzü yerin altına geçmiş veyahut kabirlerin karanlıkları yeryüzüne çıkmış idi. Güya ki ölüm matem elbisesine bürünmüş de meydana uğramıştı. Güya ki kudret eli şu bir avuç hâki âlemlerinden ayırmış da yokluğun nihayetsiz unutkanlığına atmış idi. Güya ki pençeleriyle adaletsizlik kılıcına sarılan hürriyetin şehitlerinin her dem coşan taze siyah kanı bir uçsuz bucaksız deniz şeklini almış ve tufan gibi coşmuş dalgaları dağları, taşları ihata ederek karanlık havaya karşı kabarmış kabarmış da bağladığı korkulu şekilde dona kalmıştı.

Etrafıma bakmak istedim. Halin dehşetiyle göz nuru kirpiklerden ayrılmağa cesaret edemezmiş gibi nazarım hiçbir şeye bağlanamadı. Ben ise, Yâ Rab, bu karanlıkların perdesi içinde acaba kaç mazlûmun kanı dökülüyor da Senden başka kimse görmüyor! Kaç gaddarın düşmanlık hançerine su veriliyor da Senden başka kimse bilmiyor. Kaç yetimin gözlerinden oluklar gibi yaş akıtılıyor da Senden başka kimse vâkıf olmuyor! Kaç adalet isteyen, zâlim elinden feryâd ediyor da Senden başka kimse işitmiyor! Yollu birtakım kara kara hülyalara batmış iken birdenbire bir kıyamet koptu.

Yanında oturduğum pencere mahsur bir kalenin gülleye mukavemet edememiş kapıları gibi bir kulak parçalayan gürültü ile açıldı.

Yüzümü çevirir çevirmez gözüme, sinirlerime dokunacak kadar kuvvetli, memleketler kuşatacak derecede geniş bir nurlu sütun göründü.

Dikkat ettim: Meğer ki ufukları, kıyamet kargaşasından nişan verecek bir fırtına bulutu kaplamış, parlak ay ise beyaz el gibi harikulâde bir kudretle o karanlık okyanusunu ikiye bölmüş. Denize baktım, her dalgasına bir gezici dağ denilse reva idi.

Emvâc dalgalar değil, güya ki kıyamet kasırgaları yekpare yalçın kayadan mahlûk ulu ulu dağları yerlerinden koparmış, birbirine çarpa çarpa sonsuzluk boyutları içinde sürerdi. Yahut ki bir koca taşlık zelzeleye uğramış hiç durmaksızın titrerdi.

Ayın yansıması değil, sanki felekte samanyolu o cihandaki karışıklığın dramı ile merkezinden oynayarak o başı dönmüş dağ arasına düşmüş, nümayişi gösteriyi her lâhzada bir diğer şekil peyda ederek çalkanırdı; yahut ki bir azametli şeffaf nehir heyecanlı taşlığa  tesadüf eylemiş; çarpına çarpına çağıltısı ayyuka çıkarak bir taraftan diğer tarafa akıp geçerdi.

Fakat mehtabın zuhuru da bir göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamana inhisar eyledi, bir açıldı, bir kapandı, bir daha görünmesi kolay olmadı

[O sanki hararet neşrederek parlayan bir şimşekti, Sonra birdenbire kayboldu, sanki hiç çakmamıştı.]

Onu takiben ortalığı gariplerin ahından şiddetli şimşekler,  aşığın gözyaşlarından kesretli yağmurlar kapladı.

Rüzgâr estikçe dehşette zelzeleyi andırırdı, gök gürledikçe yeryüzü inliyor zannolunurdu, şimşek çaktıkça her yoğun bulut, ışık saçan olmuş bir yanardağı gibi görünürdü.

Bu tufan koparan fırtına yarım saatten ziyade sürmedi. Fakat yeryüzü büyük selin şiddetli darbesiyle yerinden koparak, coşkun girdabına tutulmuş bir dağ parçası gibi karanlık dalgaları içinde yuvarlanır dururdu. Karanlık o kadar uzadı ki hatır sonsuz hak eylemesinden endişeye düşse veyahut bu gecenin sabah kıyamet sonrasıdır zan olunsa reva idi.

Ben ise hengâmenin asabıma verdiği ıztırap ve gönlüme getirdiği, sıkıntı ile bütün bütün istirahattan mahrum olarak güneşin doğuşuna kadar hiç durmaksızın odanın içinde dolaşır ve her iki dakikada bir kere İmriu’l-Kays’ın “Elâ eyyuhelleylu’t-tavîlu elenceli, Bisubhin ve me’l isbâhu minke biemseli” [Ey uzun gece! Karanlıklarını dağıt! Sabah olsun. Gerçi o da senden iyi değil ya!] beytini tekrar eder idim.

Akıbet yorgunluk vücûduma galebe etti. Göz kapaklarım yastığa dayanmış hastalar gibi durduğu yerde önüne yığılmaya başladı; odanın bir köşesine uzandım; derhal uyumuş kalmışım; ah o ne ömrü çoğaltan uyku idi! İki yaşında bir masum validesinin memelerine dayansa veya yirmi yaşında bir sevdaya düşmüş maşukasının saçlarına bürünse yine bu kadar iç açan bir uyku geçirebilmek ihtimalin haricindedir.

Bir rüya gördüm, öyle hayâle bin hakikat fedadır. Pek az zaman sürdü, öyle temaşanın her dakikasına bir insan ömrü kurban olsun.

An ki mîbînem be bîdârîst yâ Rab yâ be hâb [Yâ Rabbî! Gördüğüm uyanıklık halinde mi, yoksa uyku halinde mi?]

Güya bir sahrada imişim. Güneş henüz ufuktan çıkmaya başladı. Fakat ziyası bizim bildiğimiz gibi değil, mayi haline gelmiş idi. Uğradığı yerleri şa’şaasına gark ederdi. Renkler bizim gördüğümüz gibi değil, güya ki bir akıcı cevher olmuştur. Bir cisme ta’alluk etmese de yine meydanda gibi görünürdü.

Bir halde ki, üç dakika geçer geçmez ağaçlardan, çiçeklerden, dağlardan, taşlardan, yerlerden, göklerden nur akmaya, renk yağmaya başladı. Yapraklar renk değiştirmesinde birer seher bulutundan meyveler renk değiştirmede birer ışık saçan yıldızdan nişan verdi.

Tepelerde yarım ay büyüklüğünde inciler delinmiş, içinde bukalemun renginde olan yuvalar tutmuştu.

Derelerde dağ parçası kadar elmaslar oyulmuş, derûnunda nice bin parıldayan ateş böcekleri sığınmıştı.

Sabahın feyzi bir derecede idi ki, insan her dakika geçdikçe güya ki vücûdunda ruhu büyüyormuş ve hayatı bedeninden taşacak surette çoğalıyormuş gibi bir hal hissederdi. Güya ki hayat âlemin ilâçlarına umûmuna sirayet etmişti. Goncalar bülbül gibi daldan dala uçarak şakırdı. Yaseminler güvercin gibi havada perende atarak dem çekerdi.

Etrafıma baktım, vatan çocuklarının yarısından ziyadesi orada toplanmış zannolunabilecek kadar azîm bir izdiham.

(Rüyanın mesajı bundan sonra başlar, buraya kadar ki kısım bir hazırlık safhasıdır. Güzellik ilahi olarak yorumlanabilecek bir nazenin güzel ortaya çıkar. Benzeri olmayan olağanüstü, biraz da fantastik bir güzeldir. Burdan sonrası güzelin tasviridir.)

Kudretin böyle fizik ötesi bir rengârenk süsler ile izhâr ettiği mu’cizevî güzellik temaşadan herkes bir suretle eğlenceden alınan lezzet iken, ufukta gayet hafif bir ateşîn bulut peyda oldu.

Ağır ağır açılmaya başladı, arasından putperestler nazarında “âlihetü’l-hüsn” güzellik kraliçesi itibâr olunabilecek bir nazenin cilveli güzel göründü.

Bir nûrânî cemâline, bir hüsnündeki hoş kokuya bakılsa, bir bakışta güneş, bir bakışta ilkbahar insan şekline benzemiş zannolunurdu. …

Cismi o derece şeffaf idi ki, büründüğü bulutun her tarafından renklerin yansıması görünürdü. Buluta sarınır sarınmaz gîsûları kakülleri ürperdi, arslan saçına benzedi, cebhesi parladı, bir kırmızı ışık içinde kaldı. Kaşları bir derece çatıldı ki nazarlarda:

İşve tutmuş dümeninden fitne girmiş araya
Gelmiş ebrular yine mestâne hançer hançere

Beytinde olan şairce tasavvuru biçimlendirirdi, Gözleri,  nazarının ışığıdan hiddetinden baktığı yerlere kıvılcım saçar gibi görünürdü. Bu hal ile ufkun sonsuz olduğu dağdan kadem kadem aşağı inerek yanımıza gelmeğe başladı.

Ben ise, gönlümde bu ruhani vücuda bir aşinalık, bir ünsiyet hissederdim. Kendi kendime derdim ki bu çehre mutlaka benim evvel gördüğüm bir simadır. Yine kendi kendime derdim ki bu ya peri, ya melek olacak; ihtimali var mıdır ki aramızda evvelden bir aşinalık bulunsun? Böyle itminan ve tereddüdden oluşan bir hal ile tarzına, tavrına, endamına, etrafına dikkatle nazar ederken bir de gördüm ki her adım attıkça geçitine parça parça birçok zincirler dökülüp geliyor, o zaman bildim ki bu latif cisim fikirde hayâlini, levhada tasvirini temaşa ederek, gönül aldatan yüzüne meftun olduğum hürriyetin semavi örneğidir,

(Görünen hürriyetin semavi örneğidir. Yüksek bir yere çıkar ve konuşmaya başlar. Bağırır. Konuşması dini, felsefi nitelik taşır. İnsanları ikaz eder, tenbellik ve tenperestliğin zararlarını anlatır. Bediüzzaman Namık Kemal’in Rüya’sının bu son kısmıyla ikaz eder kendini. “Kemal’in Rüyasıyla uyandım” der. Tenkid metnidir bir yanı ile de. Gaflet uykusu, tenbellik, sefalet, korkaklık günahlardan kaçınmayı anlatır. Namık Kemal Ziya Paşa’dan farklı olarak toplumun kurtuluşunu ferdin ayak bağı olacak özelliklerinden sıyrılmasında bulur. Hürriyet Kasidesindeki fikirleri ile benzerlikler gösterirse de biraz yaşama tarzında bir değişimi esas aldığı için bir ikaz metnidir. Ziya Paşa’ın iyi idare edilmeyen bir ülke görmesinin ötesinde Namık Kemal yüzyılların rehavetini çünkü üzerinden atması lazım gelen bir insan tipini öne sürer. Çalışan, üreten, alemi ibret için seyreden, cesur bir insan tipi teklif eder. Bediüzzaman’ın dikkatini çeken de budur çünkü o da tepeden değil alttan hareket edip insanımızın çalışkan, üretken ve hayatın zevklerine mağlup olmaması yolunda çok telkinleri vardır. İnsanın vücuduna yüklenen hassas cihazlar ve değerlerin sadece hayatın zevklerini talep de heba olmasını eleştirir. Bizdeki ağırlıklı olarak bütün içtimai reçete sunanlar, idare edilmek ve etmekten hareket ederler. İnsanı ideal insan yapmadıktan sonra bu reçeteler bir sonuç vermez. On Birinci Söz isimli eseri alemi anlamlandırmanın ötesinde insanı daha doğrusu kul olan insanın yanlış yanlarını nazara verir ve onu uyarır. Çünkü duygu ve heveslerini tanzim edemeyen insanlar ne kendilerine ne de topluma fayda veremezler. Namık Kemal’in hürriyet perisi de  bu yolda ikazlarda bulunur. Sonra insana alemi seyredip ibret almak için göz verildiğini ifade eder.)

Hürriyet, cemâate sadâsını lâyıkıyla işittirecek kadar yakınlaşınca, yüksekçe bir kayanın üstüne çıktıktan ve etrafında olanları bir öfkeli bakış ve tahkîr ile ezdikten sonra bir kulak sağır eden  şekilde bağırdı. Zannettim ki:

Her ser-i mû der teneş bank-ı gazanfer mîzened. [Tenindeki her kılın ucu arslan gibi kükrüyor] hayali hakikat bulmuştur.

Mevcûdların ekseri yanlarında yıldırım patlamış dehşete düşmüş kuşlar gibi yere kapandılar, çırpınmaya başladılar.

Hürriyet, cemâatin bu namerdcesine korkusunu görünce buluttan henüz kurtulmuş çakan şimşek gibi bir mücessem yakıcı heyecan  kesilerek dedi:

“Ey gaflet uykusuna dalan! Ey sefalete alışkın olan Ey esaretin zincirlerine tapanlar! Ey korkaklığın alçaklığını benimseyenler Ey alçaltıcı her kötü şeyi, işleyen yayan gözlerinizi mahşer sabahında mi açacaksınız? Gerdeninizdeki esaret bağını cehennem görevlisi meleğe teslim etmek için mi saklarsınız? Bir dakika sonra bekasına emin olamadığınız hayatınız için mi ilelebed sonsuza kadar mahlûkatın nefret lisanında nâmınızı bakîleştirecek kadar korkarsınız?

“Çektiğiniz hakaret yüküne kıyamet terazisine ağırlığınızı göstermek için mi tahammül edersiniz? Heyhat!

“Ey gaflet uykusuna dalanlar, Sâni’-i kudret rahmetinin eserlerini temâşâ için nazar vermiş. Siz o hakikat güneşini setr ediyorsunuz da hayalinizle veya kulağınızla görmeye çalışıyorsunuz, gözünüz açık iken uyuyorsunuz, kapandıkça adeta meyyit haline geliyorsunuz, içinizde en tecrübeli bir pirin fikir ve nazarı, iki gözü anadan doğma sakat bir çocuğun rüyası kadar hakikate isabet edemiyor.

“Efkârınızı uyandırmak için ihtiyar ettiğiniz fedâkârlık çarşaflarınızı yıkatmak için sarf ettiğiniz paraya tekabül etmez.

“Vücudunuzu rahat döşeğinden uzaklaştırmayınız ki yokluk geceleri gelip çatıyor. “Çok zaman geçmeyecek ki gönlünüz çalışma meydanına çıkmayı arzu eylese de vücudunuzu tahrik edemeyecek, gözünüz açılmak istese de göremeyecek, fikriniz gerçeği araştırmaya başlasa da bir şey anlamaya muktedir olmayacak, yataklığınız demirden olsa da toprağa dönüşecek. Uyuyunuz, uyuyunuz! Gaflet-i hayatı hayattaki gaflet uykusunu ölüm uykusuna dönüşmesi için bundan kolay yol yoktur…

(Mesajın son kısmı daha ciddi bir ikaz metnidir. İnsanın kabiliyetini heder etmemesi gerektiğini, yanlış tevekkül anlayışını, çalışmaya alışmamayı eleştirir. Bediüzzaman‘ın eserleri bunların daha etraflı izahları ile doludur. Çünkü iki yüz yıldır eksik olan yeni ve aktif, hem kul hem de üretken bir insan ortaya çıkaramamaktır. “Beş yüz senedir yattığınız yeter” demesi bu yüzdendir.”Bediüzzaman bakıp görmesini, seyri anlayan insanı üretmeye çabalar. Klasik dini söylemdeki insanı daha aktif hale getirmek ister.)

“Ey sefalete alışanlar! Aziz-i Zülcelâl cümleyi dünyevî ve uhrevî-her türlü saadete mazhar olmak istidâdıyla halk etmiş, siz karınızı doyurmak için evlâdınızı aç bırakmaya tevekkül nâmı veriyorsunuz; kazananlar Allah’ın sevgisine mazhar iken ölmeyecek kadar gıdalanma ile geçinmeyi kanaat zannediyorsunuz; insan için her şeyin çalışma ile hâsıl olduğu muhkemât aklın kabul ettiği hükümlerle belirgin iken çalışmadan el çekmeyi  dini maksatlar ve dünyeviyenize tek sebep bilirsiniz. Sürününüz, sürününüz! Çok sürmez ki siz de süründüğünüz yerler gibi toprak olursunuz!

Bediüzzaman’ın Rüyası

Alttaki metin mealen daha sonraki rüya ile uzlaştığı için buraya aldım

“Eski Harb-i Umumîden evvel ve evailinde (başlarında) bir vakıa-i sadıkada(doğru bir olayda) görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: "Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir."

Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: "İ'câz-ı Kur'ân'ı beyan et."

Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; i'câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.

Madem i'câz-ı Kur'ân'ı bir derece beyan, Sözlerle oldu. Elbette, o i'câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı(sızıntıları) ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izharetmek, i'câza yardımdır ve izhar etmek gerektir.”

***

Asıl rüya bundan sonra “1335 senesi (1921 bu tarih henüz kıvamını bulmamış bir  tarihtir, savaşlar, yeni Cumhuriyetin hazırlık yıllarıdır, pek de iç açıcı bir tarih değildir Bu yüzden yazar üzgündür, hatta meyustur.) Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:
"Mukadderat-ı İslâm(islamın geleceği) için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini(örneğini) dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket,helaket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:
"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz(tam şer) olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah(Allah’ın kelamını yüceltmek) ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, (islamın geleceğinin sürekliliği için)farz-ı kifaye-i cihadı deruhte (cihad ederek)ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi(gelecekteki saadeti ile ) edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız(hayatımızın mayası ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate (geçici bir saadet) kaybettik. Fakat bir saadet-i ecile-i müstemirre bizi bekliyor. (Sürekli olan bir saadet.) Pek cüz'î ve mütehavvil (değişken) ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele(değiştiren) eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer (bütün beşer toplumları) muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr (ücret) olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye,(baskıcı rejime) belki daha şedîdâne (şiddetli)kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, (islamiyetin tabiatına aykırı) hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, (aykırı) hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürecek idik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer(insanların ihtiyacı) fetvasıyla mensuh (yanlış olmuş)ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, (insanların uyanması ile çökmeye mahkum) sefih, mütemerrid, (inatçı) gaddar, (zulmeden) mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

http://www.erisale.com/erisale/clear.cache.gifMeclisten biri dedi: "Neden şeriat şu medeniyeti HAŞİYE-1 reddeder?"

Dedim: "Çünkü, beş menfi esas üzerine teessüs (kurulmuştur)etmiştir. Nokta-i istinadı(dayandığı nokta) kuvvettir. O ise, şe'ni tecavüzdür. Hedef-i kastı menfaattır. O ise, şe'ni tezahumdur (çekişme). Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni tenazudur. (Niza kavga) Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri (başkasını) yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir (Irkçılık). O ise, şe'ni böyle müthiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî (ve arzularını kışkırtmak) tatmin ve metalibini teshildir (isteklerini kolaylaştırmak). O heva ise, şe'ni insaniyeti derece-i melekiyeden, (melek derecesinden) dereke-i kelbiyete (köpek derecesine) indirmektir. İnsanın mesh-i mânevîsine (manevi iflasına) sebep olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.

"İşte, onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh (hayalî) saadete çıkarmış; diğer on'unu da, beyne beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle, ya eksere saadet ola. Bu ise, ekall-i kalilindir(çok az bir azınlığın) ki, nev-i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.

"Hem serbest hevânın tahakkümüyle, havâic-i gayr-ı zaruriye havâic-i zaruriye hükmüne (zaruri olmayan ihtiyaçlar zaruri durumuna geçmiştir) geçmişlerdir. Bedavette (bedevilik) bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir ahlâksız etmiştir. Kurun-u ûlânın (ilk çağın ilk çağdaki ilkel kavimlerin savaşlarında kanunsuz kuralsız katliamlar savaşlar çoktur modern çağ onu geçmiştir) mecmu (toplam)vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!

"Âlem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı(çekinmesi) ve soğuk davranması ve kabulde ıztırabı câ-yı dikkattir. Zira istiğna ve istiklâliyet hassasıyla mümtaz olan şeriattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz,(Roma hukuku dehası ile İslamiyet bir araya gelmez, gelse de tutmaz devletin yapılanmasında batı ve romanın tesiri eleştiriliyor) imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz.

"Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neşet eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürur-u a'sâr (asırlar) ve medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine çalıştığı halde, yine istiklâllerini muhafaza, âdetâ tenasuhla o iki ruh şimdi de başka bir killerde yaşıyorlar.(Roma  dehası Hristiyanlıkla da uzlaşamadı) Onlar tev'em (ikiz)ve esbab-ı temzic imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim pis medeniyetin esası olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz."

(Hristiyanlık roma dehasıyla imtizaç edemediyse, İslam nasıl edebilir?)

Dediler: "Şeriat-ı garrâdaki medeniyet nasıldır?"

Dedim: "Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişâından (yıkılmasından)sonra inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müspet esaslar vaz' eder (koyar).

"İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür.(denge) Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazüptür. Cihetü'l-vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedâfüdür. Hayatta düsturu, cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüttür (dayanışma). Hevâ yerine hüdâdırki, şe'ni insaniyeten terakkî ve ruhen tekâmüldür. Hevâyı tahdit (sınırlar) eder; nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline(aşağılık heveslerini) bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder (yüce hislerini).

"Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun (çoğunluğun) cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa, İslâmdan doksan, belki doksan beştir.

"Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayt veya muarız kalmakla hem istinatsız, (dayanaksız) hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihaleye (değişmeye) mâruz kalmaktan ise, âkılâne (akıllıca)davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hâdim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.

"Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese "Öl," diğeri diyecek "Diril." Birinin menfaati zarar, ihtilâf, tedennî, (alçalma) zaaf, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihadımızı bizzarure iktizaeder.

"Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı."

Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-amel…

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu (beşte biri )olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hata ile felâkete atmış ise?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı(hatalı amirin) verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Bediüzzaman, yanında başka kitaplar bulundurmuyordu.

"Neden başka kitaplara bakmıyorsun?" denildiğinde," buyururlardı ki: "Herşeyden zihnimi tecrid ile Kur'ân'dan fehmediyorum."

Eserlerden nakletse de, bazı mühim gördüğü mesâili (meseleleri) tağyir etmeden alırdı.

"Niçin aynen böyle tekrar ediyorsun?" diye sorulduğunda, "Hakikat usandırmaz. Libası değiştirmek istemem" buyururdu.

Haşiye-1

Bizim muradımız, medeniyetin mehasini (güzellikleri) ve beşere menfaati bulunan iyiliklerdir. Yoksa, medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasinzannedip taklit edip, malımızı harap ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı(günahı) hasenatına(güzelliğine) racih(tercih)  gelmekle, beşer iki Harb-i Umumi ile(dünya savaşı) iki dehşetli tokat yeyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber( alt üst ) edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de(umumi barış) temin edecek.,

***

Bediüzzaman çok farklı meseleler anlatır, iki medeniyetin batı ve islam ,insana getirdiği şeyleri mukayese eder.Roma hukuku ile islam hukukunun, Roma medeniyetinin insana bakışı ile islamın bakışını karşılaştırır, Romanın bizim ile uzlaşmayacağını anlatır. Öyle de olmuştur.Batı medeniyeti zaman içinde insana yetmeyecek ve yıkılacaktır. Bugün bunun emareleri var.Avrupa inkıraz öncesi titremeye tutulmuştur.

Bediüzzaman sosyologların, toplum mühendislerinin, dini değişimi esas alanların hepsinden farklı olarak bütün sosyal ve siyasi yıkımların, tarihi başarısızlıkların özünde insanın alemi yorumlama ve kendini yorumlama yani kulluk bazındaki (namaz oruç zekat) eksiklerinden kaynaklandığını anlatır. Yıllarca savaşıp koşan insanın ezana koşmamasıdır, zekat vermemesidir, başına gelen felaket. Açlık ve sefalet “ve minma rezaknahüm yünfikun” başkasını düşünmeyen insanlar yüzünden olmuştur. Kur’an da karzı hasen, yetimleri, yoksulları, acizlere korumak konusunda birçok ayet var, bunları kulak ardı eden toplum elbette ilerlemez. ”Eğer hayvanlarınız ve yoksullarınız aç ise benim sigortamdan çıkmışsınızdır” diyor Allah.

Bediüzzaman’ın rüyası bu ikili yorum düzenini her yerde devam ettirir. Dini yaşayışın heba edilmesidir asıl sorun, diğer yıkımlar ondan sonra gelir. ”Bir adamın namazına dikkati yoksa başına gelen herşey bu yüzdendir” diyor ehadisi şerife. Önceki iki rüya metnin muhteva ve kapsam itibari ile çok geniş bir metindir. Adeta diriliş metnidir. Hem İslam dünyasının, hem Osmanlının hem bizim dirilişimizi esaslandıran bir bakış açısıdır. Üzüldüğüm milliyetçiler ve muhafazakarların özellikle dini sorumlulukları olanların hala Bediüzzaman’a karşı duyarsızlıklarıdır.

Değişim tarihimizin üç yazarı ve üç farklı reçete.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum