Mücahit BİLİCİ

Mücahit BİLİCİ

Türklüğün şartları üçten ikiye indi: Kültürel Anayasa ve Kürtler

Türkiye’de insanlar hala Abdülhamit’ten Müslüman(cı)lığı, İttihatçılardan Türkçülüğü ve Kemalistlerden laikliği tevarüs etmiş bir vatandaşlık konseptinin hakim olduğu bir rejimde yaşıyorlar. Devletin sahibi olan vatandaşlar neredeyse bir asır boyunca bir seçkinler oligarşisi olarak kuralları koyup kurumlar eliyle kitleleri yönettiler. Daha önceki ufak tefek mevzi teşebbüs ve kazanımların müterakim bir etkisi olsa da devrim niteliğindeki değişim AK Parti’nin halkın müteyakkız eliyle iktidara getirilmesi ile oldu. AK Parti ile birlikte Türkiye ilk kez popüler olarak azınlık diktasından çoğunluk hakimiyetine geçti. İnsanların selamet ve hürriyetini temin kaygısı olan demokrasi açısından çoğunluk hakimiyeti, azınlık diktasından daha sağlıklıdır ama yeterli değildir.

Türkiye’nin demokrasi mücadelesi yeni başlamadı ama “medeni” haklar mücadelesi belki daha yeni başlayacak. Özellikle de medeni olmadıkları iddia edilen azınlıklar açısından. Çünkü çoğunlukların diktatörleri yahut tekparti iktidarlarını devirmesi bir ülkede demokrat bir iklimin başlangıcıdır ama ne nihayeti ne de garantisidir. Çoğu kez demokrasi bir ülkede çoğunluğun konforunun rağmına olarak azınlıkların hukukunun güvence altına alınmasıyla kemale erer. İktidarı ekseriyetin eline vermek şarttır ama ekseriyetin elinden ekalliyetin hukukunu almak da şarttır. Devlet ile milletin buluşmasına yahut barışmasına çokça sevinenler daha yolun başındayken yolculuğun tamamlandığını sanarak hata ederler.

Anayasa değişikliği bekleyenlerin dikkatinden kaçsa da esasen yakın zamanda Türkiye’de büyük bir anayasa değişikliği oldu. Bu resmi anayasada değil, görünmez olan kültürel anayasadaki bir değişikliktir. Sonuçları kendini hissettirmeye başladı bile.

Vatandaşlığın üç şartı

Türkiye’de vatandaşlığın üç şartı vardır: Müslüman olmak, Türk olmak, laik olmak. Bunlar Türkiye’nin kültürel anayasasında yazılı olan şartlardır. Birinci şart Müslüman olmaktır. Müslüman olmayan Türk olamıyor. Halen gayrimüslimlere yabancı ve azınlık denmesinin sebebi budur. Müslüman olmayan Türkiye’nin yerlisi olabilir ama vatandaşlık anlamında Türklüğün mensubu olamıyor. Olmasına izin verilmediği gibi gayrimüslimlerin Türkiye’den gitmesi için devlet eliyle özel programların bile devreye sokulduğuna yakın tarih şahittir. (Yeni dönemde gayrimüslimler laikçi Türklüğün ceberrut iktidarına kıyasla dindar Türklüğün iktidarında daha bir şefkatle karşılaşacaklar. Laikçi Türklüğün keyfiliğinden kurtulup, dindar Türklüğün insaf ve merhametine kalmak nispi bir iyileşmedir ama tam vatandaşlık icin yeterli değildir. Temel hak ve hürriyetler çoğunluğun –müslüman bir çoğunluk bile olsa—merhametine terk edilemez.)

Türkiye’de vatandaşlığın ikinci şartı Türk olmaktır. Yani Türk bulunmak yahut Türk doğmak değil. Türk olmak, Türklüğü benim-semek demektir. Bunun tam Türkçesi: Türkleşmektir. Türkleşmeyi kabul etmeyen Türkiye’de vatandaş sayılmıyor. Müslim veya değil bütün Türk olmayan unsurların Türkleşmesi beklendiği gibi, Türk olarak doğanların bile Türkleşmesi gerekmektedir. Yani etnik Türk bile Türkleşmek zorundadır. Çünkü Türkleşme, Türklüğün içine etnik Türk olmayanı da soktuğu için, etnik Türkün bile bu Türkleştirme işleminden geçmesi (Türk, Kürt, Laz, Çerkez, vs vs hepimiz Türküz ezberini öğrenmesi) gerekiyor. Kendi halinde bedevi Türk bile ideal vatandaş olabilmek için mütehakkimane bir kapsayıcılıkla etrafındaki gayri-Türkleri milli kanatları altına alma terbiyesini edinmek zorundadır.

Kültürel anayasada yazılı olan vatandaşlığın üçüncü şartı ise laik olmaktı(r). Bu zahiren birinci şart ile çatışıyor gözükse de esasen ikisi birlikte çalışırlar. Türk olmak için nominal Müslüman olmak şarttır. Yani Müslüman olacaksın (daha doğrusu Müslümanım diyeceksin) ama dindar olmayacaksın. Laiklik ve irtica kavramlarının Türkiye’deki soykütüğünü, kültürel anayasadaki Müslümanlık ve laiklik şartlarının enteresan izdivacı açısından ele almadıkça bu kavramları ve resmi Türklüğü tam olarak anlayamayız. İslamın, nominal Müslümanlıktan arta kalan kısmına irtica; devletin resmi dini olan İslamsız Müslümanlığa ise laiklik deniliyordu.

Görünmez anayasadaki bu üç vatandaşlık şartının kendine göre kurbanları vardı. Türkiye toplumunda yaşadıkları halde bu şartlara uymayanları nüfustan çıkardığımızda geriye elimizde kalan nüfus Türkiye’nin oligarşik dikta rejiminin sosyal tabanına tekabül ediyordu.

Müslümanlık şartı gayrimüslimleri ve Müslümanlığın Sünni-Hanefi alt şartı da Alevileri dışlıyordu. Yani Türkiye’de gayrimüslimler vatandaş sayılmadılar, yabancı olarak görülürler (ecnebi). Aleviler ise sapkın sayıldıkları için vatandaşlık idealinden uzak düşerler (Alevi). Türkleşme şartı ise Kürtler Türkleşmeyi kabul etmedikleri için onları eşit vatandaşlıktan harice çıkartıyordu (bölücü). Laiklik şartı ise Türkiye’nin kahir ekseriyeti olan dindar insanları vatandaşlık standardına uymayan ucubeler haline sokuyordu (mürteci).

İşte Türkiye’de, son onyılda, demokratik depremin ihtizaza getirmesiyle, kültürel anayasanın kavramsal teşkilatında büyük bir heyelan meydana geldi. Beton duvarlı bürokratik kurumların, askeri muhafızlık misyonuyla örülmüş dikenli tellerin, ve medya bekçiliğinin ortaklaşa dik tutabildiği bu çakma (dolgu) dağ çözülüverip, dağıldı. Ondan artakalan küçücük bir tepecikte halen CHP’liler Cumhuriyet bayramcılığı oynayarak teselli bulmaya çalışıyor olsa da bu ülkede sahteci laiklik hak ile yeksan oldu.

Türklüğün şartları üçten ikiye indi

Yani Türklüğün şartları üçten ikiye indi. Türkiye’nin kültürel anayasasında Türklüğün üç şartından biri olan “laiklik” AK Parti üzerinden gerçekleşen halk devrimi ile bir şart olarak lağvedildi. Resmi bir şart olmaktan çıkan/düşen laiklik özelleşerek bir yaşam tarzı nostaljisi yahut atavistik bir ataperestlik olarak sivil toplumda bakiye-i hayatını tamamlamaya başladı.

Şu halde bugün Türkiye’de  arzu edilen değil kabul edilebilir anlamında “makbul” vatandaşlığın iki şartı kaldı: Müslümanlık ve Türkleşme.

Bu iki şartı yerine getirmeyenler vatandaşlığın dışında kalmaya devam ediyorlar. Kürtler özellikle Türkleşme şartını red ettikleri için muhtaç olmadıkları, ihtiyaç duymadıkları bir “Müslümanlaştırma” ile karşı karşıya bırakılıyorlar. Türkleştirmede dikiş tutturulamayan Kürtlere Müslümanlıkla sağlam bir dikiş atılmak isteniyor. Kürtlerin Kürtlüğünü görünmez kılmak için Müslümanlıklarına yapılan bu tıbbi müdahale gayrifıtri ve gayrisihhi bir yolla hormon enjekte etmeye benziyor. Kürtlüğü savuşturmak için Kürtlere verilmek istenen bu Müslümanlık ilacı bir din değil esasen bir milliyettir. Niyeti halis olmayan bu  yaklaşım ifadesini “din kardeşliği” söyleminde buluyor. Amacı Kürtleri Müslümanlık üzerinden Türklüğün içinde tutmak olan bu stratejinin kendisi İslamla çatışma halindedir. Çünkü Kürtlerin Müslüman olma hakkı olduğu gibi (ki vakıa olarak zaten Müslümanlar), onların Müslüman olarak da Kürt olmaya hakları vardır (ki yaratılışlarının neticesi olarak Kürtler). Müslümanlık Allah’ın teklifi ve davetidir. Müslümanlıkta cebir olamaz. Kürtlük ise fıtratın bir cüzü olarak Allah’ın emri ve ayetidir. Bunu tanımakta ise (Müslümanlık iddiasında bulunanlar açısından) mecburiyet vardır.

Hamiyet davasında samimiyet

Kürtleri Türk devletine bağlamak için kullanılan “din kardeşliği” söylemi esasen sizi Türk yapamadık, onun için Müslümanlıkta zapt u rapt altına almak istiyoruz; ta ki Kürt olmayasanız demektir. Eskiden laikçi Türklük Kürtleri Türkleştirme üzerinden zapt etmek istedi, muvaffak olamadı. Şimdi ise dindar Türklük Kürtleri Müslümanlaştırma üzerinden rapt etmek istiyor, bunda da muvaffak olamayacak. Çünkü fıtrata ve İslamiyete muhalefet ediyor. Kürtlerin Türkiye’deki vatan-daşlığı (yani aynı vatanı paylaşıyor oluşları) Müslüman oluşlarına indirgenecekse o zaman gayrimüslimlerin eşit vatandaş olduğu iddiası yalan olacak. Yok eğer Türkiye’de vatandaşlık dine dayalı değil de temel vatani bir değer ise o zaman Türklerin hem Müslüman hem de Türk olabilmeleri gibi Kürtlerin de hem Müslüman hem de Kürt olma hakkına sahip olmaları gerekir. Zaten Müslüman olan Kürtleri ihlassız bir eda ile güya “Müslümanlaştırma”ya çalışmak en fazla aks-ül-amele yolaçar ve Kürtleri dinden uzaklaştırır. Din kardeşliği edebiyatı ile bir hakkın teslimine mazeret türetenler böyle yapmakla hem Kürtleri (haksızlığa alet edildiği için) dinden, hem de Türkleri (samimiyet üzerine bina edilmediği için) kardeşlikten edecekler. Eğer temel insani ve İslami/ümmeti hukuka saygınız yoksa bari Kürtlerin dinden uzaklaşmasını önlemek hatırına bu yanlıştan vazgeçiniz. Onu da yapamıyorsanız, o İslamdan daha çok değer verdiğiniz milli birliğinizi muhafaza hatırına bu yanlıştan vazgeçiniz.

Din kardeşliği davasında bulunanlara çağrım şudur: Peki Kürtler fıtri hakları olan Kürtlükten feragat etsinler. Sadece Müslümanız desinler. Eğer davanızda sadıksanız buyrun önce Türkleri Türklükten geri çıkarın. Türkleri Türklükten çıkarmadan Kürtlerin Kürtlüğünü “hepimiz Müslümanız” edebiyatıyla inkara gidenler hamiyet davasında yalancılık ediyorlar. Birileri Türk olmak için Müslüman olma şartı getirdi diye, her Müslümandan Türk olmasını istemeye kimsenin hakkı yok.

Twitter.com/mucahitbilici
Facebook.com/mucahitbilici.net

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
17 Yorum