1. YAZARLAR

  2. Ramazan BALCI

  3. Türkçe ibadet
Ramazan BALCI

Ramazan BALCI

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkçe ibadet

A+A-

Anadolu’dan Hacca giden ümmi bir zattan hatıralarını anlatması istenince “vallahi Ezan ve Kur’an’ı Türkçe okuyorlar. Gerisini anlayamadım’ karşılığını vermiş.
Türk milleti bin yıldır Ezan ve Kur’an’ı kendi diliyle okurdu. Yüreğinin en hassas telleri, gönlünün en derin yanı ile anlardı onları. Gün geldi milletine yaban düşmüş ecnebi ruhlar, Ezan ve Kur’an ile hiçbir ilgileri olamadığı halde ‘siz bunları anlamıyorsunuz, bunları değiştirmeliyiz’ demeye başladı.

İbadet dilini tartışmaya açanlar, milletin ruhuna ve İslam’ın imanına uzak düşmüşlerdi. Allah’ın huzurunda ancak Allah’ın kelamı okunabilirdi. Kimin haddine düşmüştü ki kendi sözünü Allah’ın sözü makamında Kur’an diye okusun.
Ezan ve Kur’an yeryüzünü tek bir dinin mescidi yapan semavi bir bağdı. Bütün müminler bu bağla bağlı oldukları için anlarlardı kardeş olduklarını.

Etnik temizlik her ne kadar farklı ırkları ortadan kaldırma olarak anlaşılsa da bir Türk milleti gibi tarihin en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş bir milletten, tek bir ulus inşa etmeye kalkışıldığında öncelikle onun manevi ve kültürel bağlarını koparmak gerektiği bilinmeyen bir durum değildi. Öyle de oldu. Tarihi, coğrafyası, dini değerleri, medeniyet mirası, dili, teni kesilip biçilip yeni bir insan türü ortaya çıkarılacaktı.

Türkçe ibadet tartışmaları sırasında zamanın din işleri kurulundan bir fetva alınmıştı. Gerçi fetva almak usule aykırıydı ama söz konusu ibadet olunca bir defa usule uyulmaya bilinirdi. Fetva özetle şöyle diyordu:
“İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre Kur'an yalnız mâna değil; mâna ile beraber nazmı Arabînin mecmuundan ibarettir. Bunların delilleri şunlardır :
1-Biz o kitabı Arapça Kur'an kıldık. (Zuhruf / 3)
2-Açık bir dil ile olan Arapça ile (sana indirdik). (Şuara / 195)
İmameyn bu âyetlerden Kur'anın yalnız mâna değil; lâfız ve mânadan mürekkep olduğunu anlamışlardır. Bunlara göre lâfız ve mâna Kur'anın ayrı ayrı birer rüknüdür. Şu kadar var ki lâfız rüknü zait olmakla aciz zamanında sakıt olur
Biz o kitabı hükmü Arabî olmak üzere indirdik, (Raad / 37) buyrulduğu halde yine bu âyet; hükmün Arabî diline ihtisasına delâlet etmiyor. Çünkü acemce ile olan hüküm dahi bu kitap ile hükümdür

Bununla beraber bu iki îmam Kur'anın hususî nazmı olan Arapça’yı telâffuzdan âciz olan kimseler hakkında Arapça’dan başka herhangi bir dil ile Kur'anın okunmasını caiz görmüş olduklarından üstatları ile bu iki şakirt arasında ihtilâf kalkmış olur.
İmam Ebu Hanife'nin bilâhare şakirtlerinin fikirlerine rücu ettiği diğer bir şakirdi Nuh Bin Meryem-ül Mervezi'den naklolunmuşsa da bu nakil hilâfiyat kitaplarında görülmüyor. Yalnız hilâfiyata ait manzum bir eser yazan Ömer Bin Muhammed-ün Nesefi (vefatı h. 357) Ebu Hanife ile tilmizleri arasındaki yukarıki ihtilâfı bildirdikten sonra şu:
"Ebu Hanife'nin bilâhara tilmizilerinin kavline döndüğünü kendisinden itimada şayan olan raviler rivayet etmiş olduklarından aralarında ihtilâf kalmamıştır" sözünü söylüyor.

Bundan dolayı Kur'anın yalnız manadan ibaret olduğunu kabul eden İmam Ebu Hanife’ye göre bu kitabın Arapça olan hususî nazım ve terkibini güzelce telâffuz kudreti olanlar ile bu nazm-ı Arabîyi telâffuza kudreti olmıyanlar arasında bir fark gözetmeye bir mahal kalmadığından nazm-ı Arabîyi telâffuz kudreti olsun ve olmasın herhangi bir kimsenin namazda Kur'anı herhangi bir dil ile okuması caizdir.
Namazın başlangıcında dahi İmam Ebu Hanife'ye göre Arapça’dan başka herhangi bir dil ile Allah zikredilerek meselâ (Tanrı Uludur...) demek caiz olur. Çünkü: Rabbinin adını anar anmaz namaza durdu. (Âlâ / 15)  ayetiyle sabit olduğu veçh üzere namazın başlangıcında maksut olan, Tanrı'nın anılmasıdır. Bunun ise hiçbir dile ihtisası yoktur. Tanrı'yı herhangi bir dil ile anmak diğer bir dil ile anmağa müsavidir. 5
Netice: İmamı Âzam’a göre Arapça’dan başka herhangi bir dil ile namazın başlangıcında Tanrı'yı anmak namazın içinde Kur'anı ve kadelerde teşehhütleri okumak ve cuma günleri hutbe irat etmek caiz olur.
İmamı Âzama göre ezanda muteber olan örftür.

Şakirtlerinden Hasan Bin Ziyad'm İmam’dan rivayetine göre bu nokta şöyle izah ediliyor: Meselâ acemce ezan okunduğu takdirde halk ezan olduğunu anlıyacak olursa bu ezan caizdir, anlamıyacak olurlarsa caiz değildir. Çünkü ezandan maksat namaz vaktinin gelmiş olduğunu halka bildirmektir.
(…)
Serahsi, Mepsut’unda asla bu rücu'dan bahsetmiyor. (İmam-ı Azam’ın önceki fetvasından döndüğünden) Bilâkis Serhasi, Ebu Hanife'nin namazda Kur'anın Arapçadan başka bir dil ile okunmasını caiz gördüğünü söylediği sırada diyor ki:
"İranlı'lar Selman'dan Kur'anın birinci suresi olan Fatiha'yı acemce yazıp kendilerine göndermesini istemişler. Selman da bu sureyi acemce yazıp kendilerine göndermiş ve bunlar dilleri Arapça’ya yatıncıya kadar namazlarda fatihayı acemce okumuşlardır." İşte Ebu Hanife namazda kur'anın arapçadan başka bir dil ile okunmasının caiz olduğunu bununla istidlâl etmiştir. Bununla beraber namaz kılan kimseye vacip olan, belâgat ve fesahatiyle insanları acze düşüren Kur'anı okumaktır. Umum insanları acze düşürmek ise yalnız Arapça ile değil herkesin konuştuğu ana dili ile olacağından meselâ: İranilerin acze düşmeleri Arapça ile değil kendi lisanları olan Farisi ile zahir ve sabit olmuştur. Ye Âllahın kelâmı olan Kur'an mahlûk ve muhdes değildi. Lisanlar ise umumiyetle mahlûk ve muhdestir. Şu halde Kur'anın bir lisanı mahsusu kalmamış olur.

Şafiye göre namazda Kuranı Farisice  okumak hiçbir veçhile caiz değildir. Ümmi olup Kuranı Arapça  okumakta aciz olan kimse  hiçbir şey okıımaksızın  namaz  kılar,
Hülâsa: İmam Azam nazm-ı Arabıyi rükün olarak kabul etmediği ve kendisinin  rücuu ise sonradan şuyu  bulduğu halde bil âhara gelen fakihler İmameyn ile beraber nazm-ı Arabi'nin rüknil aslî değil ancak rükn-i zait olduğunu ve aciz zamanında sukut edebileceğini ileri sürmüşler ve bu noktada her iki tarafın ittifakı hasıl olmakla artık Hanefi imamları arasında bir ihtilâf kalmamıştır. 5/Mart/1934. İ. H; Ş. Y.” (1)

Zamanın nezaketi karşısında başka türlü davranmalarına imkan var mıydı bilinmez ama güya fetva olarak düzenlenen bu metin çok yönlü çarpıtmalar içermekteydi. Bunların en önemlisi İmam Nesefi’nin "Ebu Hanife'nin bilâhara tilmizilerinin kavline döndüğünü kendisinden itimada şayan olan raviler rivayet etmiş olduklarından aralarında ihtilâf kalmamıştır" sözü sonuç kısmında anlamının tam tersine olarak alınmasıdır. İmam Nesefi bu sözü ile İmam-ı Azam, talebeleri gibi Namazda Kuran ancak Arapça okunabilir görüşüne döndü aralarında ihtilaf kalmadı derken,  fetvada kasıtlı olarak tam tersi bir anlam yüklenilmişti.

Asrın mağdur ve mazlum İmamı bu fetvayı şöyle değerlendirdi.
Birinci İşaret: Şeair-i İslâmiyeyi tağyire teşebbüs edenlerin senedleri ve hüccetleri, yine her fena şeylerde olduğu gibi, ecnebileri körükörüne taklidcilik yüzünden geliyor. Diyorlar ki:
"Londra'da ihtida edenler ve ecnebilerden imana gelenler; memleketlerinde ezan ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisanlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem-i İslâm onlara karşı sükût ediyor, itiraz etmiyor. Demek bir cevaz-ı şer'î var ki, sükût ediliyor?"
Elcevab: Bu kıyasın o kadar zahir bir farkı var ki, hiçbir cihette onlara kıyas etmek ve onları taklid etmek zîşuurun kârı değildir. Çünki ecnebi diyarına, lisan-ı şeriatta "Dâr-ı Harb" denilir. Dâr-ı Harbde çok şeylere cevaz olabilir ki, "Diyar-ı İslâm"da mesağ olamaz.

Hem Firengistan diyarı, Hristiyan şevketi dairesidir. Istılahat-ı şer'iyenin maânîsini ve kelimat-ı mukaddesenin mefahimini lisan-ı hal ile telkin edecek ve ihsas edecek bir muhit olmadığından; bilmecburiye kudsî maânî, mukaddes elfaza tercih edilmiş; maânî için elfaz terkedilmiş, ehvenüşşer ihtiyar edilmiş. Diyar-ı İslâmda ise; muhit, o kelimat-ı mukaddesenin meal-i icmalîsini ehl-i İslâma lisan-ı hal ile ders veriyor. An'ane-i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum şeair-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhaverat-ı ehl-i İslâm, o kelimat-ı mukaddesenin mücmel meallerini, mütemadiyen ehl-i imana telkin ediyorlar. Hattâ şu memleketin maabid ve medaris-i diniyesinden başka makberistanın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki; o maânî-i mukaddeseyi, ehl-i imana ihtar ediyorlar. Acaba kendine müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime Firengî lügatından taallüm ettiği halde; elli senede ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhanallah, Elhamdülillah ve Lâ ilahe İllallah ve Allahü Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için, bu kelimat-ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.

Ehl-i ilhada kapılan ülema-üs sû', milleti aldatmak için diyorlar ki: İmam-ı A'zam, sair imamlara muhalif olarak demiş ki: "İhtiyaç olsa, diyar-ı baidede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fatiha yerine Farisî tercümesi cevazı var." Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?
Elcevab: İmam-ı A'zam'ın bu fetvasına karşı, başta a'zamî imamların en mühimleri ve sair oniki eimme-i müçtehidîn, o fetvanın aksine fetva veriyorlar. Âlem-i İslâmın cadde-i kübrası, o umum eimmenin caddesidir. Mu'zam-ı Ümmet, cadde-i kübrada gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmam-ı A'zam'ın fetvası, beş cihette hususîdir:

Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âherde bulunanlara aittir.
İkincisi: İhtiyac-ı hakikîye binaendir.
Üçüncüsü: Bir rivayette, lisan-ı ehl-i Cennet'ten sayılan Farisî lisanıyla tercümeye mahsustur.
Dördüncüsü: Fatiha'ya mahsus olarak cevaz verilmiş, tâ Fatiha'yı bilmeyen namazı terketmesin.
Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maânî-i mukaddesenin, avamın tefehhümüne medar olmak için cevaz gösterilmiş. Halbuki za'f-ı imandan gelen ve menfî fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-ı Arabîye karşı nefret ve za'f-ı imandan tevellüd eden meyl-i tahrib saikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir!  (2)

İslam’ın temel rükünlerinde yapılmak istenen bir saptırma hareketi, İmam Nursi’nin mücadelesi sonrasında -bazı acı hatıralar bıraksa da-  sonuçsuz kaldı. Vatanın hür hudutlarında Ezan ve Kur’an sesi, al bayrakla birlikte dalgalanmaya devam etti.
Ne var ki demokrasi cephesinin bu zaferi, cunta yönetimleri tarafından hazmedilemedi. Demokratik rejimin tehdit altına girdiği her yeni dönemde bu mesele yeniden yeniye tartışmaya açıldı. Aynı nakaratı özetleyen Senato’nun bir tabii (!) üyesinin beyanatı şöyleydi:

“Muhterem arkadaşlarım; dünyada galiba kendi diliyle ibadet etmiyen yalnız biz Türkler kaldık. Hem öyle bir millet ki, fertlerinden ayrı dine mensup olanlar; meselâ, Mardin ve Midyat'ta bulunan Hıristiyanlar gibi İncil'i Türkçe okur ve ibadetlerini Türkçe yaparlarken yüzyılların verdiği bâzı alışkanlıklardan ötürü bâzı yerlerdeki Müslüman Türkler ibadetlerinin bâzı kısımlarını başka lisanla yapmaktadırlar. Hepimizin bildiği üzere İslâm Dininde kul ile Tanrı arasında aracı yoktur. Kuran okunup anlaşılsın diye Arapça izah edilmiştir. Dünyada yalnız Arapça konuşulmadığına ve İslâm Dini diğer diller arasında da yayılmış bulunduğuna göre Kuranın okunup anlaşılması için diğer dillere tercümesi zaruridir. Nitekim, Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi yazarlarından Dr. Neda Armaner'in Nurculuk kitabında şu husus mevcuttur. «Kuran-ı Kerim pek çok dillere çevrildiği gibi, yüzyıllardan beri Türkçe tercümeleri yapıla gelmiş ve gelecektir de.» Çünkü, Kur’an-ı Kerim'in mânasının bilinip anlaşılmasının esas olduğu âyetlerde açıkça belirtilmiştir. «Bunlar, her şeyi apaçık bildiren kitabın âyetleridir. Ona, aklınızı erdiresiniz diye Arapça olarak Kuranı indirdik» (Yusuf Süresi 12/2).
«Biz sana kitabı ancak onların ihtilâf ettiklerini beyan etmek için ve mühim olan kavme hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.» (Nahl Sûresi, 16/64).
Yüce kitabımızın tercümeleri elbette ki dil bilmiyenlerce anlaşılsın ve emirleri, irşatları yerine getirilsin diye yapılmaktadır. Hattâ bunun farz olduğu dahi ileri sürülmektedir:    Mısır'da, Mecelletü'l Ezher'in 1926 yılında yayınladığı bir makalede, Maliki mezhebi âlimlerinden ve Fas Devletinin Maarif Nazırlığını yapmış bulunan Muhammed Hasan Hacevî, Kuran'ı tercüme etmenin bütün İslâm ümmetine farz olduğunu, eğer bu yapılmazsa bütün ümmetin günahkâr olacağını ifade etmektedir.
Ayrıca, birçok imam ile müctehit ve bu arada bilhassa İmamı Azam ki Hanefi mezhebinin banisidir, Besim Atalay Beyin «Türk Diliyle İbadet» kitabında da belirttiği üzere, Kuran'ın Türkçe okunması ve duaların da Türkçe yapılması hakkında fetvalar vermiş bulunmaktadırlar. (…)

Dinî farizalarımızı, kendi öz dilimizle araya yabancı bir dil olan Arapçayı katmadan, yapmanın zamanı gelmiştir. Bunun en büyük faydası, halkımızı dini kendi çıkarlarına kullanan yobazın tasallutundan, kurtarmak olacaktır.
Büyük Türk Filozofu ve sosyoloğu Ziya Gökalp'in bir şiirinden bir parça ile bu konuya son vereceğim:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın
Bir ülkeki hutbesinde Türkçe Kuran okunur
Büyük küçük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın
Ey Türk oğlu işte senin orasıdır vatanın...   (3)

Kuran’ın tercümesi ile namaz gibi dinin direği olan bir ibadetin şartı arasındaki farkı anlamaktan aciz ve esasen ezanda ve Kur’an’da kulağı olmayan insanların birden “fetva verme” yetkisini haiz birer alim kesilmeleri izahı oldukça güç bir garipliktir. Dine müdahale ve onu keyfi bir şekilde yeniden biçimlendirme, ancak dikta heveslisi gayr-i milli siyasilerin ilgi alanına girmektedir.
Öyle olsa da millet her defasında bu oyunu bozacak, alemin kıtalarını birbirine bağlayan Ezan sesinin kardeşlik çağrısı her sabah daha güzel bir dünyaya uyandığımız müjdesini vermeye devam edecektir.
 
Dipnotlar:
1-Hikmet Bayur, Kur'an Dili Üzerinde Bîr İnceleme, Belleten, XXII/88 (1943), s 599
2- Mektubat,s. 435
3-Sami Küçük, C. S. Tutanak Dergisi, C. Senatosu   B : 30, O : 32; 6 .1.1965

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum