Abdulkadir MENEK

Abdulkadir MENEK

Tercüman Gazetesindeki Said Nursi yazısı

Bediüzzaman Said Nursi, gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Hemen hemen her gün ulusal basının farklı kalemleri tarafından bir vesile ile gündeme getiriliyor ve görüşlerine atıfta bulunuluyor. Bu durum Risale-i Nur’un ne kadar canlı ve dinamik bir Kur’an tefsiri olduğunu gösterdiği gibi, çağları aşan ve geleceğe dönük isabetli fikirlerle dolu bir külliyat olduğunu, Bediüzzaman’ın basiret ve ferasetinin ne kadar keskin olduğunu da gösteriyor. Konunun farklı başlıklar altında veriliyor olması da bu hakikati değiştirmez.

Birkaç yıl önce Sabah Gazetesi için Emre Aköz, çok geniş kapsamlı bir yazı dizisi hazırlamıştı. Bu yazı dizisi çok farklı, fakat genelde çok olumlu tepkilere neden olmuştu. Said Nursi ve Nurculuk meselesine hep şaşı olarak bakmayı alışkanlık haline getiren malum kesimler, bu yazı dizisinden hiç hoşlanmamıştı. Emre Aköz’e çok şiddetli saldırılarda bulunmuşlar, fakat karşı taraftan hiçbir taviz koparamamışlardı. Emre Aköz’ün yazı dizisinde elbette tenkit edilebilecek bazı noktalar vardı. Fakat umumiyetle bir aydının nasıl olması gerektiği konusunda çok olumlu bir adım ve güzel bir çalışma olarak değerlendirilmişti. 

SAİT Mİ SAİD Mİ?

Şimdi de Tercüman Gazetesinde bir yazı dizisi yayınlanmaya başlandı. Dizinin geneline bakmadan bir hüküm vermek biraz erken bile olsa, ilk gün için sıcağı sıcağına söylenmesi gereken bazı hususlar vardır.  İlk önce böyle önemli bir konuyu yeniden gündeme taşıyan Sayın Sırrı Yüksel Cebeci’yi kutlamak gerekir. Yazının da hemen başında bir hususu düzeltmek istiyorum.  Bediüzzaman Hazretleri ismini hep Said Nursi olarak yazmış ve bu şekilde bilinmektedir. Belki bir detay gibi olacak ama bu ismi sahibinin rağmına ‘’Sait’’ olarak yazmak doğru olmasa gerektir.

31 MART OLAYI

Yazının ilk bölümü genel hatları ile objektif bir görüntü vermektedir. Bediüzzaman, elbette 31 Mart Olayına katılmamıştır. Yüzlerce kişiyi idam eden, çok kısa süren muhakemeler neticesinde insanların hemen darağacına gönderildiği ve mahkemenin yapıldığı salondan darağacında sallananların rahat bir şekilde görülebildiği bir ortamda,  muhteşem bir savunma yaparak, hiç tezellül etmeden, fikirlerinden zerre miktar taviz vermeden savunmaya devam eden, böyle bir ortamda beraat kararı verenlere teşekkür bile etmeden mahkemeden ayrılan, kendisini bekleyen yüzlerce insan ile birlikte ‘’Zalimler İçin Yaşası Cehennem’’ sadaları ile Sultanahmet Meydanına kadar yürüyen Bediüzzaman elbette haklıydı ve suçsuzdu. Bir de idam edilenlerin birçoğunun da suçsuz olduğunu ve bir öfkeye kurban gittiklerini ifade etmemiz gerekir. 

HER TÜRLÜ HAKSIZLIĞA KARŞI ÇIKMIŞTIR

Bediüzzaman, her zaman birlik, beraberlik ve asayişten yana olmuştur. Devletten yana olmak, haksız uygulamaları eleştirmemek anlamına gelmez. Her türlü haksızlığa karşı çıkmış ve her ortamda hakkı söylemekten çekinmemiştir. Kürt Teali Cemiyeti’ne bu düşüncelerle katılmamış, fakat ilmi çalışmalar yapan Dar-ül Hikmet-il İslamiye’de aktif olarak çalışmalarda bulunmuş, aynı zamanda dini ve ilmi çalışmalar yapan Müderrisler Cemiyeti ve Yeşilay Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. 1919’da kurulan ve İstanbul’da yaşayan  ‘’evlad-ı vatan içinde en ziyade nimet-i maariften mahrum bırakılmış’’ olan Kürt çocuklarına bir ilkokul kurmak amacıyla kurulan ‘’Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti’’nin on beş kurucu üyesi arasında yer aldı. Bu cemiyet, siyasi bir gaye peşinde olmamakla birlikte, bağımsız ve sadece eğitim faaliyetleriyle ilgileniyordu.(1)

MİLİS ALAY KOMUTANI

Bediüzzaman Hazretleri, 1. Dünya Savaşına fiilen katılmış ve vatan müdafaasında Milis Alay Komutanı olarak büyük hizmetlerde bulunmuştur. Dört yandan işgal edilmiş bir vatan toprağı için yapılacak her türlü kurtuluş mücadelesine destek vermekten daha tabii ne olabilir? Dürrizade’nin İngilizlerin emri ve baskısı neticesi verdiği fetvaya karşı çıkmış ve Kurtuluş Savaşı’nın meşru olduğuna dair fetvayı en evvel imzalayanlar arasına katılmıştır. Tehlikeli yerlerde bulunmayı seven ve işgal altındaki İstanbul’da İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte isimli eserini yayınlayıp Dar-ül Hikmet-il İslamiyeden aldığı maaşlarla bastıran ve halka bedava dağıtan Said Nursi, işgale karşı direncin artmasına ve morallerin yükselmesine büyük katkılarda bulunur. Hatta bu yüzden İngillerin şimşeklerini üzerine çeker ve her gece farklı yerlerde kalmaya başlar. Israrlar üzerine gittiği Ankara’da istediği bir ortamı bulmadığı doğrudur. Ankara’da resmi ‘’hoşamedi’’ töreni ile karşılandı ve Meclis Kürsüsüne çıkarak dua etti. İslamın en temel farzı olan namaz konusunda bir lakaydlık havası görünce bir beyanname neşretti. Bu beyanname, dostu ve Birinci Meclis’in en demokrat, dindar ve cesur üyelerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Beyin matbaasında basılarak milletvekillerine dağıtıldı. Bu beyannamenin sonrasında Mustafa Kemal Paşa ile tartıştıkları bilinmektedir. Bu durumdan hoşnut olmayan Mustafa Kemal Paşa’ya Said Nursi’nin cevabı çok açık ve nettir ‘’Paşa, Paşa. Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur.

MECLİS ŞAHS-I MANEVİYİ TEMSİL EDER

Bedizzaman Hazretlerinin Saltanat ve Hilafet konusundaki görüşlerini ayırmak lazımdır. Bediüzzaman Meşrutiyet ve Cumhuriyet taraftarıdır. Halkın yönetime katılmasından ve yöneticilerini seçmesinden memnun olmayacağı asla düşünülemez. Zaten bu husus bütün hayatı boyunca savunduğu en büyük ideallerinden birisi olmuştur. Her zaman ve her zeminde bu görüşlerin savunucusu ve takipçisi olmuştur. Saltanatın kaldırılmasından dolayı bir itirazı olduğuna dair bir delil ileri sürülemez. Saltanatın 1 Mart 1922 tarihinde kaldırılmasından yaklaşık sekiz ay sonra Ankara’ya gitmiştir. Eğer bu konuda bir itirazı olsaydı, Ankara’ya gitmezdi. Hilafetin kaldırılmasından ziyade ‘’Şahs-ı maneviyi Meclis’’ tarafından temsil edilmesi gerektiği konusunda o zamanki yöneticilerle farklı bazı görüşlere sahip olduğu da bilinmeyen bir husus değildir.

ATATÜRK'ÜN MAKAM, PARA TEKLİFİNİ KABUL ETMEMİŞTİR

İslam’ın kamu hayatından tamamen dışlanıp tamamen şahsi hayatlara hapsedilmesi konusunda bir temayülün ortaya çıktığını görmesi neticesinde, kendisine yapılan bütün teklifleri ret etmiş ve hiçbir görev kabul etmeyerek Ankara’yı terk etmiştir. Aslında bu sırada bazı din adamlarının düştüğü zavallı durumu yakından müşahede etmiş, kendisine teklif edilen görevlerin ve dünyevi makamların bu amaca yönelik olduğunu müşahede etmiştir. Bu dönemin önde gelen özelliklerinden birisi de, herhangi bir dini hükmün kaldırılması için bir teşebbüste bulunulacağı zaman, bunların din adamı kimliği ile bilinen kişilere yaptırılmasıdır. Dinini dünyaya satan, makam, mevki ve maddi menfaatlerini kaçırmamak için her türlü tavizi verecek ve her denileni sorgusuz sualsiz yapacak çok sayıda sözde din adamı mevcuttu.

"Atatürk’le Üç Ay’’ adlı kitabın yazarı Ahmet Hamdi Başar bu üzüntü verici durumu şöyle anlatıyordu:
"Mürteci ve dindar gözükmemek için herkes elinden geleni yapıyordu…  İki eski hoca mebus vardı ki, dalkavuklukta herkesten ileri gidiyorlardı. Bunlardan biri Allah’a küfrediyor, öteki cami ve mescitlere umumi bütçeden verilen tahsisatın Halkevlerine devredilmesini istiyordu.’’(2)

Hilafetin kaldırılması ile ilgili kanun teklifi Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi imzası ile Meclis Başkanlığına verilirken, din adamı kimliği ile bilinen Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi ve Konya Mebusu Musa Kazım Efendi’ler de Şer’iyye Vekaletinin kaldırılmasını hararetle destekliyorlardı. Said Nursi’nin, bu şekilde maddi bir servet ve büyük makamlarla kendisini zabt-u rabt altına alınmak istendiğini görmüş, bunu önlemek için de sürgün, hapis ve çile dolu bir hayatı tercih etmiştir. 

M. KEMAL'İN HOŞGÖRÜLÜ OLDUĞU ZORLAMALI İZAHTIR

Mustafa Kemal Paşa’nın Said Nursi konusunda hoşgörülü davrandığı konusu bir zorlama izah olmaktan öteye geçemez. Paşa’nın sağ olduğu ve yönetimde mutlak hâkim olduğu 1925 yılından 1938 yılına kadar Said Nursi sürgünlerde büyük baskı ve tarassut altında bir hayat geçirmiş, (bu sürgün ve tarassut, 1950 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir) defalarca zehirlenmiş ve hayatına kast edilmiştir. 1923 yılının Mayıs ayında Ankara’dan ayrılmadan önce aşı denilerek çok kuvvetli bir zehirin verildiği ve ölümden kıl payı kurtulduğu bilinmektedir. Daha sonraki dönemde de hapishanelerde defalarca zehirlendiği ve hayatına kast edilmek istendiği kayıtlarda geçmektedir. Burada, Said Nursi’nin bir İlahi himaye altında olduğu ve korunduğu, rahatlıkla söylenebilir.

BAŞÖRTÜSÜ

Yazı dizisindeki bir diğer yanlış yorum da başörtüsü ile ilgili. Nur Talebeleri bütün İslami şeairde olduğu gibi başörtüsü konusunda da tavizkar bir tutum içine girmemişlerdir. Kimseye ''başınızı açın, okuyun'' demedikleri gibi, hiç kimseyi de başı açık olarak okudukları için eleştirmemişler ve hücum etmemişlerdir. Bu çerçevede, bu yazı dizisinin birinci bölümü için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Artık Said Nursi ve Nurculuk hakkında kulaktan duyma bilgilerle, masa başı yazılar ile iftira ve yönlendirme dolu yazıların devri geçmiştir. Bazı zorlama izah ve ifadeler mevcut olmakla birlikte genel olarak ilk bölüm için büyük oranda objektif olarak mesele izah edilmeye çalışılmıştır, diyebiliriz. Temennimiz, yazı dizisinin sonuna kadar doğru kaynaklara dayalı ve tarafsız bir şekilde devam etmesidir. 

Dipnotlar:  
1- Tarık Ziya Tunaya. Türkiye’de Siyasi Partiler II. Hürriyet Vakfı Yayınları. İstanbul. 1986. Sayfa. 188
2- Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1990, Sayfa:219

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.