1. HABERLER

  2. RİSALE-İ NUR

  3. Temsiller belâgat sahasında işlek ve güzel bir caddedir
Temsiller belâgat sahasında işlek ve güzel bir caddedir

Temsiller belâgat sahasında işlek ve güzel bir caddedir

Günün Risale-i Nur dersi

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Bakara Sûresi 26-27. âyetin tefsiri tefsiri

1 اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِىۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا 

Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz: ﴾اِنَّ﴿ kelimesi, hem hükmün hakikate bağlı olduğuna, hem hükümde vâki olan tereddüd ve inkârların def’ine delâlet eder. Öyleyse bu اِنَّ âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işarettir.

﴾اَللهَ﴿ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenâb-ı Hak ile mümkinat arasında yaptıkları kıyastaki hatayı, zihnin gözüne sokuyor. Yani, “Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah’ı mümkinata kıyas ediyorsunuz? Allah ünvanını taşıyan Zât, mümkinata kıyas edilebilir mi?”

S- 2 ﴾لاَ يَسْتَحْيِى﴿ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenâb-ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhaldir; muhali nefyetmekte faide yoktur. Binaenaleyh لاَ يَسْتَحْيِى yerinde 3 لاَ يَتْرُكُ denilmiş olsaydı, muhaliyete mahal kalmazdı?

C– 4 بَعُوضَةً ile yapılan temsili iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâgat vesaire gibi esbaba karşı temsili terk etmek isteyen, hayâdan maada tek bir esbab yoktur. Hayâ da Cenâb-ı Hak hakkında muhaldir. Öyleyse, o temsili terk etmeye asla sebep bulunmadığına işareten, لاَ يَسْتَحْيِى kelimesi, لاَ يَتْرُكُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü لاَ يَتْرُكُ kelimesi, bu mânâyı ifade edemez. Yahut يَسْتَحْيِى’nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleri

اَمَّا يَسْتَحْيِى رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ

Yani, “Muhammed’in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?” diye söyledikleri sözlerindeki يَسْتَحْيِى kelimesine müşakelet ve müşabehet içindir.

Kur’ân-ı Kerim, belâgatçe kıymetli olan 5 مُشَاكَلَةً فِى الصُّحْبَةِ üslûbuna binaen, onların kullandıkları 6 يَسْتَحْيِى kelimesini aynen kullanmıştır. Onların bu sözlerine müşâkelet ve müşabehet nokta-i nazarından 
7 اَنْ يَضْرِبَ yerinde 8 مِنَ الْمَثَلِ الْحَقِيرِ denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasip olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, lâtif bir üslûba işarettir ki, temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve ispat içindir. Nasıl ki yazılan birşey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de, bir misal ile tasdik ve ispat edilmiş olur.

Yahut ﴾اَنْ يَضْرِبَ﴿ ile paranın darbına ima edilmiştir. Yani, temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani, nasıl ki sikke, gümüş ve altına kıymet veriyor; darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor. Ve bu işaretle, vehimleri def etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid’a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet, durub-u emsâl, malûm kaidelerdendir.

Daha kısa ve muhtasar olan masdar-ı 9 ضَرْبَ üzerine اَنْ يَضْرِبَ’nin fiil sigasıyla tercihan zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzat temsil olmayıp, 10 بَعُوضَةً’nin hakareti olduğuna işarettir. Çünkü temsiller haddizatında kıymetli olup, itirazlara mahal değildirler. Zira اَنْ يَضْرِبَ fiildir.

Fiil, müstakil ve sabit olmadığından, sanki lâtiftir. Mütekellimin kastı onda durmuyor, mef’ule geçiyor. Masdar olan 11 ضَرْبَ ise, isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için, sanki kesiftir. Mütekellimin kastını cezb edip, mef’ule vermemesi ihtimali vardır.

Binaenaleyh, 12 اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَلاً denilmiş olsaydı, اِسْتِحْيَا mahalli ضَرْبَ olurdu. Halbuki istihyânın mahalli, 13 بَعُوضَةً’dir.

14 ﴾مَثَلاً﴿ Bundan murad, temsilin hâsiyeti olan aklî birşeyi hissî birşeyle ve aslı olmayan mevhum birşeyi muhakkak ve mevcut olan birşeyle ve gaip olan bir şeyi, hâzır birşeyle tasvir etmektir.

مَثَلاً’deki tenkirden anlaşılır ki, burada medâr-ı nazar, bizzat meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel-i lehin haline havale edilmiştir.

﴾مَا﴿ tâmimi ifade ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işarettir ki, cevap yalnız onların itiraz ettikleri şeye münhasır kalmasın.

﴾بَعُوضَةً﴿ Pek çok küçük ve hakir şeyler ve hayvanlar bulunduğu halde بَعُوضَةً’nin tahsisi, inde’l-büleğa temsil için istimali çok olduğuna binaendir.

﴾فَمَا فَوْقَهَا﴿ Yani, kıymet ve belagatçe bauzenin (sivrisinek) mâfevki veya küçüklükte bauzenin mâdunu veyahut hem kıymette, hem küçüklükte bauzenin mâdunu olan şeyler. Fakat مَا فَوْقَهَا tâbiri, küçük şeyin belâgatçe daha garip, hilkatçe daha acip olduğuna işarettir.

1 : “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
2 : Çekinmez. 
3 : Terk etmez. 
4 : Sivrisinek.
5 : Karşılıklı konuşmada muhatabın bildiği kelime ve mânâları kullanarak açıklama. 
6 : Çekinmez. 
7 : Bir mesele hakkında örnek verme. 
8 : Değersiz ve sıradan bir örnekden. 
9 : Vurmak, basmak, bir örnek vermek. 
10 : Sivrisinek.
11 : Vurmak, basmak, bir örnek vermek. 
12 : “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere bir sineği misal getirmekten çekinmez.” 
13 : Sivrisinek. 
14 : Örnek, misal.

Bediüzzaman Said Nursi
İşaratü'l-İ'caz