1. YAZARLAR

  2. Muhammed OLGU

  3. Tedrici hareket: Aşama aşama gideceksin!
Muhammed OLGU

Muhammed OLGU

Yazarın Tüm Yazıları >

Tedrici hareket: Aşama aşama gideceksin!

A+A-

Sanal ortamda yayın hayatına başlayalı kısa bir süre olmasına rağmen Risale-i Nur ekseninde önemli bir etki oluşturmuş olan Risale Haber’de yayımlanan ilk yazım ilginç bir tevafuk ile Mustafa Özcan’ın “Yol Ayrımındaki Müslüman Kardeşler” başlıklı yazısı ile aynı gün yayımlandı. Fevkalade enteresan bir tevafuktur ki bundan yaklaşık 11-12 yıl önce hala yayın hayatında olan ulusal bir gazetede dünyevileşme ile ilgili bir yazım yayımlandığında aynı gün aynı konuda ve aynı gazetede Mustafa Özcan’ın bir yazısı yayımlanmıştı.

Mustafa Özcan, muhafazakâr kesim içerisinde kıymeti tam takdir edilmemiş ama müthiş donanımlı ve iyi bir çizgisi olan nadir yazarlardan biridir. İttihad-ı İslam konusundaki gayretleri ve yazıları tarih sayfasında gerekli takdiri görecektir.
Kendisi, İhvan’ın tarihsel gelişimi hakkında uzun ve kapsamlı bilgiler verdiğinden okuyucuları bu hususta o yazılara havale ediyoruz.

Mısır’da Müslüman Kardeşler özelinde başlayan siyaset-din-iktidar-demokrasi ilişkisi önümüzdeki 15 yılda bu coğrafyada en çok tartışılan konu olacaktır. Bu tartışmalara katkı olması bağlamında Risale-i Nur ekseninde bu meselelerin farklı yansımaları üzerinde durmakta fayda görüyorum.

Mısır’da başlayan demokrasi yürüyüşü, tüm coğrafyada orta vadede egemen olacaktır. Bu demokrasi yürüyüşü önündeki engeller bir bir ardın sıra kalkacaktır inşallah. Bu devrimsel yürüyüş, halkların çıkarlarının ve haklarının tüm erklere temsili oranda yansıdığı bir zeminin inşa edilmesini netice verecektir. Bu demokrasi bu coğrafyadaki devletleri kıyamet gününe kadar ebediyete mazhar edecektir. Bu inşa hareketinin belli düsturlar muvacehesinde gerçekleşmesi sağlıklı bir zemin doğuracaktır. Bu düsturlar üzerinde durmaya devam ediyoruz.

İslam coğrafyasının demokrasi beşiği olması için Üstad Bediüzzaman’ın Münazarat’ta bahsettiği gibi toplumun çeşitli badireleri atlatması, ejderhalardan, kurtlardan, ayılardan kurtulması gerekir. Bunlar hep tedrici olacak şeylerdir. Diğer yol ise kestirme yoldur. Bu yolda Rahmet-i İlahiye toplumu bir balona koyar, havaya kaldırır ve tüm o eşkıyaların, ejderhaların, ayıların olduğu dereleri üstten geçip kısa bir sürede demokrasi bahçesine indirir. Bu yol için toplumun Rahmet-i İlahiyi celbedecek bir mahiyet kesbetmesi, cüz’i iradenin meyli ve tasarrufunun külli iradenin tecellisine bir anahtar olması gerekir.
Eğer Müslüman coğrafyada böyle bir temerküz etmiş cüz’i irade mevcut değilse o zaman tedrici yol esastır.

Münazarat’ta Üstadın ortaya koyduğu çerçeve ışığında bakmaya devam edersek; tedrici yolda ilkin bir faaliyet ve hareketten ibaret olan hayatın taşıyıcı gücü olan şevki esas tutup Rahmet-i İlahiyeden ümidi kesmeden yola çıkmak ve düşmana karşı kuvve-i maneviyi sağlam tutmak gerekir.

Sonra, halklar arasında hakkı esas tutmak ve hakka hizmet etmeyi düstur edinmek şarttır. Bunun için kimsenin kimseden üstün olmadığı, herkesin “Abdullah” olduğu hakikatini beyinlerde ve icraatlarda hükümferma etmek gerekecektir.

Ardından, acelecilik belasıyla baş etme ihtiyacı hasıl olur. Bu acelecilik damarı beşeriyet tarihinde binlerce kişinin kafasının uçmasına sebep olmuştur. Hazreti Ali’nin “sırren tenevveret” dediği mesele bu sırdan dolayı çok mühimdir. Bu acelecilik damarına karşı sabretmek gerekir.

Ali İmran süresinde buyurulduğu gibi “İbadette, musibette ve günahtan kaçınmakta sabırlı olun; sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın; her an cihada hazırlıklı bulunun ve murabıt olun.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:200)

Sabır kuvvetini elde ettikten sonraki aşama, şahsının ya da cemaatinin çıkarını düşünmek yerine tüm insanlığın hakkını ve hukuku arama ve böylece kendi haklarını da koruma altına alma yöntemini seçmek elzemdir. Önce kendi hakkını arayan o haktan mahrum kalır. Fakat kendi hemcinsleri ile beraber hareket edip bencilliği bir kenara bırakan kısa sürede hakkına ve hukukuna kavuşur. Bu noktada nüfusça ve etkice az olanların hakkını da korumanın, çoğunluğun hakkını korumanın en kestirme yolu olduğunu belirtmek gerekir. Zaten, Peygamberimizin buyurduğu gibi, insanların en hayırlısı olmanın yolu insanlara faydalı olmaktan geçer.

Sonra da görenek belasına düşmemek için kendi vazifesini tam yapıp Allah’ın vazifesine karışmamak noktası ön plana gelecektir. Bu mesele çok önemlidir. Sosyal planda Rububiyet-i İlahiye konusunda şirke düşmemenin yolu kendi vazifesini tam yapmak, başkalarının vazifesindeki noksaniyetlere yoğunlaşmamak ve haşa kendini Rab yerine koymamaktır. Müslümanlar Uluhiyet noktasında şirke düşmekten bir ölçüde korunabilirler ama Rububiyet noktasındaki şirk gizli şirktir ve eğer gaflete düşüldüğü anda bu şirk ile muhatap olma ihtimali vardır. Sosyal meselelerde çoğunlukla sebep sonuç ilişkisi kurularak olaylardaki etki aktörlere verilir. Bir kesret içinde boğulunup gitme ihtimali vardır. Ama bir Müslüman için vahdet esas olmalı ve her sosyal meselede de Rububiyet- i İlahiyeyi de hatırlamalıdır. Tıpkı elsiz bir böceğin eliyle narin ipeğin dokunmasını Allah’a Rububiyet noktasında verdiği gibi insanlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sosyal olaylardaki hakikatleri Rububiyet ile ilişkili bir biçimde açıklamalı ve Rububiyet elini görmelidir. Sadece kendi vazifesine yoğunlaşmalı ve neticeler ile çok fazla iştigal etmemelidir.

Kendi vazifesini tam yapan, bir konudaki yapılması gerekli işi başkasına bırakmaz, kimse kaldırmasa bile taşın altına elini koyar. Zaten, kendi vazifesine yoğunlaşmış istikametli biri ya da bir topluluk, müstakim yolu bulduktan sonra yanlış yoldakilerden ne kadar zarar görebilirler ki.

Biz doğru şeyler yaptıktan sonra okyanus ötesindeki devletler ehlileştirme operasyonunda muvaffak olabilirler mi?
O düşmanın eli o damen-i muallaya nasıl ulaşacak?
Ulaşsa Rahmet-i İlahi izin verir mi?
Dolayısıyla 1990’ların birinci yarısından itibaren soğuk savaş sonrası dönemde başlayan ve Mustafa Özcan’ın “Ek:2” diye yazısının sonuna koyduğu meselenin Rububiyet noktasında çok bir önemi yoktur. O damen-i mualla o pest gayelerden müberradır.

Allah’ın vazifesine müdahale etmek ve dönen Felek’in çarkını kendine döndürmek isteyen dinsiz düşman gelse, emrolunduğu gibi dost doğru olmayı ilke edinmiş bir kişiyi yoldan döndürebilir mi? Bu efendiye efendi olmaya kalkabilir mi? Asla ve kat’a.

Bu çarkı döndürmek ve değişim ateşini söndürmemenin yolu bütün rezaletlerin yuvası olan “rahatlığına düşkünlük” hastalığından kurtulmaktır. Şüphesiz insan için ancak çalıştığı vardır. Tarihe baktığımızda daha çok çalışanın daha muvaffak olduğunu görürüz. Bölgemize baktığımızda daha çok çalışanın borusunun öttüğüne şahidlik ederiz.

Evet, Üstadın yine Münazaratta belirttiği gibi “Size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidaldedir.”
Bu cidalin öncelikle nefis ile olması elzemdir. Nefse mağlup olanın geniş dairede galip geldiği tarihte görülmüş şey değildir.
Bu tedrici gidiş ve gidişin akibeti üzerinde haftaya durmaya devam edeceğiz inşallah.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.