1. YAZARLAR

  2. Dr. Selçuk ESKİÇUBUK

  3. Tat duyusu ve konuşma
Dr. Selçuk ESKİÇUBUK

Dr. Selçuk ESKİÇUBUK

Yazarın Tüm Yazıları >

Tat duyusu ve konuşma

A+A-

“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik. Size ve hayvanatınıza rızık olsun diye.”

Abese: 24–32

İnsan Dünyanın en acı tadını tattığı gibi en tatlısını da tadıp anlayabilir.  Yiyip içtiklerine iyice bakmalıdır. Onlardan aldığı lezzeti iyice düşünmelidir. Amaç yalnızca beslenmek olsaydı bu kadar farklı lezzetlere ihtiyaç olur muydu? Gıdalar insana sadece karnını doyurmak ve beslemek amacıyla verilmemiştir. İnsandaki tat duyusu; çok geniş bir yelpazedeki lezzetleri tadıp anlayabilecek özelliktedir. Acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve glutamat tadı olmak üzere 5 çeşit tat vardır. Alınan tatlar çeşitli yollarla beyne iletilir, bilgiler orada işlenip depolanır.

*ağzın her çeşit tadını nazara alan in'âmperver San'atkârı (SÖZLER, 18.Söz)

*Hasta ağız da suyun tadını almaz (SÖZLER, 25.Söz)

Dildeki ayrı ayrı tat cisimciklerinin tatları almaları ve telgraf gibi beyne bildirme özellikleri ile bu duygu faaliyete girer. İnsan daha anne karnında 11 haftalık iken ilk gelişen duyudur. Yetişkin bir insanın dilinde 10 binden fazla tat tomurcuğu vardır. Bunlar tatları alacak olan minicik organlardır. Her bir tomurcukta 50-100 tat hücresi vardır. Dilde de parmak izi gibi kişiye özel izler vardır.

İnsan, bu şekilde yaratılmış tat duyusu ile Allah’ın bütün canlılara rızık verici özelliğinin yani Rezzak isminin ne kadar geniş bir sahada kendini gösterdiğini anlayıp düşünen tek varlıktır. Melekler yemek yemezler öyleyse Rezzak isminin de manasını bilemezler. İnsan evreni kaplayan bütün varlıkların rızkını, rahmeti sonsuz bir Allah’dan başka kimsenin bunu yapamayacağını anlar. O bu duyguyla bütün gıdaların lezzetini tadan bir müfettiş, şükreden bir kul olup meleklerinde üstüne çıkar. Ancak gıdaları yalnızca lezzetlerine bakıp yiyen, nefsini düşünen bir varlık olur, bu rızıkları veren Yaratıcıyı düşünmezse hayvandan da aşağı düşer. Karnındaki sindirim sisteminin yasakçısı, mide tavlasının basit bir kapıcısı derecesine iner.

Nimetten in’am fiiline ve in’am fiilinden o fiilin faili olan Mün’im-i Hakikî’ye giden yol bulunabilirse,   tattığımız gıdalardaki lezzet ve zevk doğrudan doğruya huzura çıkaran bir yol olur.

*ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?(SÖZLER, 6.Söz)

*meyveler, numunelerdir; tatmaya izin var. Tâ, asıllarına tâlip olup, müşteri olsun. Yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder.(SÖZLER, 8.Söz)

*taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâikâ-i lisâniyesi(SÖZLER, 23.Söz)

*birisinin kuvve-i zâikâsı pek az olduğundan, cüz'î zevk alır; gözü de az görüyor, kuvve-i şâmmesi yok, sanâyî-i garîbeden anlamaz, hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın binden ve belki milyondan birisini kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder. (SÖZLER, 28.Söz)

*Maahaza, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nail olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenab-ı Hakkın ehl-i İmân için Cennetlerde ihzar ettiği hakikî nimetlere nümunelerdir. (M. NURİYE)

İnsan vücuduna girecek olan gıdaların idaresi noktasında tat duyusu vücudun kapıcısı olmalı, zararlı şeylerin girmesine engel olmalıdır. O; lezzetleri rüşvet olarak alınca her şeyi mideye gönderen bir kapıcı durumuna düşürülmemelidir. Çünkü onun asli görevi gıdaları teftiş eden bir müfettiş gibi olmalıdır, yani tattığı bütün lezzetleri, onun için kimin hazırlayıp ona sunduğunu bulan bir müfettiş olmalıdır Mide ise bedenin efendisi olmalıdır.

*Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, âsâb ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa "Yasaktır" der, dışarı atar. Bazen da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.  (LEMALAR, 19.Lema)

*dildeki kuvve-i zâikâ, rızık zevkinde enva-ı mat'umât adedince mîzanlara menşe' olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. (SÖZLER, 28.Söz)

*dildeki kuvve-i zâika bütün mat'umâtın ezvâkını anlamakla, gayet mütenevvi' bir şükr-ü mânevî ile vazife görür. (SÖZLER, 32.Söz)

*kuvve-i zâika; bedene, hem mideye kapıcı müfettişe.(Lemaat)

*lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat'ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır. ….lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder. (MEKTUBAT, 28.Mektup)

*Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa... Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler. Yalnız birkaç saniye ağızda bir fark var.

Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, israfın en sefîhidir. (MEKTUBAT, Hakikat çekirekleri)

*İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.

İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden hediye kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler. Belki, Bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.

Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. "Hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. "Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün" dedirmeye mecbur edecek.

İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Sabık İkinci Nüktede, "Kuvve-i zâika kapıcıdır" dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Sözdeki muvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşru olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir. (LEMALAR, 19.Lema)

*iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur (MEKTUBAT, 29.Mektup)

Dil, tat alma duyusundan başka konuşmaya da yarar. Konuşma sırasında anlamlı ve mantıklı cümlelerin kurulması sol yarım kürede gerçekleşirken, bu cümlelere duygu kazandıran vurgu, tonlama ve ezgi gibi parça üstü birimler sağ yarım kürede meydana gelmektedir. Bu anlamda dilin ruhunun beynin sağ yarısından kaynaklandığı söylenebilir.

Her insanın sesi parmak izi gibi, yüzlerin görüntüsü gibi sesler de özeldir.

*Daha gele gele tâ kesretin en ziyâde intişâr ettiği mahâl olan sîmâların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar;(SÖZLER, 25.Söz)

Kuran bunu şu şekilde anlatır:“Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin, seslerinizin ve sîmâlarınızın farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum, 22)

Her çocuk annesinden aldığı eğitimle konuşmaya başlar. Her milletin ana dili, kaderin bir mührüdür. Farklı farklı oluşları yaratılmadan önce planlanmış ve kader defterine yazılmıştır. Annesinden konuşma öğrenen bir bebeğin beynine bir düşünme program kurulur. Bu yüzden eğitim ve öğretimde anadilin üstünlüğü ve kolaylığı vardır. Konuşma ile düşünme arasında ayrılmaz bir bütünlük ve dil, zekâ ve konuşma arasında son derece yakın ilişki vardır. Çocuklar acelecidir, çok hızlı düşünür, ama düşündüklerini ifade etme noktasında konuşması bazen düşüncesine yetişemez.

Kadınlar biyolojik olarak konuşma konusunda daha yetenekli yaratılmışlardır.  Erkeklerin beyinlerindeki konuşma alanı ise streslere karşı daha kırılgandır.

*İnsanda kaderin sikkesi lisandır. İnsaniyetin sureti ise, sahife-i lisanda nakş-ı beyan tersim ediyor. Lisan-ı maderzad (anadil) ise, tabii olduğundan, elfaz davet etmeksizin zihne geliyor. Alışveriş yalnız mana ile kaldığından, zihin çatallaşmaz. Ve o lisana giren maarif nakş-ı alel hacer gibi baki kalır. Ve o zeyy-i lisan-ı milli ile görünen, her ne olursa me’nus olur. (DİVAN-I HARB-İ ÖRFİ)

Herkes konuşur, söyler ama bazılarının sözü tesirlidir, dinleyenleri etkiler. Bu o kişinin üslubundan kaynaklanır. Güzel konuşmak bir sanattır. Bazıları da güzel sözlerle yanlışı doğru gösterebilir. Her söylenene kanmadan akıl süzgecinden geçirmek lazımdır.

*Kelâmın elbise-i fahiresi veyahut cemali ve sureti, üslûp iledir. Yani, kalıb-ı kelâm iledir. Şöyle ki:

Ya dikkat-i nazar veya tevaggul veya mübaşeret veya san'atın telâkkuhuyla hayalde tevellüd eden temayülâtın hususiyatından teşekkül eden suretlerden terekküp eden istiare-i temsiliyenin parçaları telâhuk ettiklerinden tenevvür ve teşerrüb ve teşekkül eden üslûp, kelâmın kalıbı olduğu gibi, cemalin mâdeni ve hulel-i fâhirenin destgâhıdır. Güya aklın borazanı denilmeye şayan olan irade ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan mânâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall-i suver olan hayale girerler. O hazinetü'l-hayalde buldukları sureti giyerler. En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer. Lâakal bir nişanla çıkar. Hiç olmazsa bir düğmeyle veya bir kelimeyle, kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.

Eğer bir kelâmın-fakat tabiattan çıkmış bir kelâmın-üslûbunda im'ân-ı nazar edersen, kendi san'atı içinde işleyen mütekellimi o ayna-misal üslûbun içinde göreceksin. Hattâ nefsini nefesinden ve sesinden, mahiyetini nefsinden (üfürmesinden) tevehhüm; ve mizaç ve san'atını kelâmıyla mümteziç tahayyül etsen, Hayaliyyun mezhebinde muâteb olmuyorsun. Eğer tereddütle senin hayalin, hastalığı var ise kaside-i Bürde'den olan bîmarhaneye git, gör: Nasıl Hakîm-i Busayrî, istifrağla “Haramla dolmuş olan gözlerinden gözyaşı akıt ve pişmanlık perhizine sarıl.”

Evet, dilimizi iyi, kullanmalım, insanları incitmeleyelim ki aşağıdaki hadisin muhatabı biz olmayalım, amin, amin…

“Kıyamet günü en kötü yerde olan insan dilinden veya şerrinden korkulan insandır.”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.