1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Tabiat Risalesi açılımlarına giriş-1
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Tabiat Risalesi açılımlarına giriş-1

A+A-

(İmanî meselelere doğru taraftan bakmak)

Kâinat üzerinde gerçekleşen şaşırtıcı oluşumları ve canlılığı açıklamak için yaratıcıya alternatif olarak geliştirilen teorileri, mantık ve bilim zemininde akademik olarak ele almak,

Gözlemci olarak bulunduğumuz bu dünyada "Nereden geldik? Nereye gidiyoruz ve biz kimiz? Burada ne yapıyoruz?" sorularına doğru cevaplar aramak ve,

Bütün bilimlerin nihaî hedefi olan kâinatın işleyiş ve maksatlarını anlamaya çalışmak faaliyetine katkıda bulunmak maksadıyla hep birlikte bir keşif yolculuğuna çıkıyoruz.

Bu yolculuğa çıkmak için çok kuvvetli bir sebebiniz var:

İlahî teknolojinin muhteşem detaylarına ve sanatlı yaratımın eşsizliğine şahit olmak ve Allah'ın bizden istediği gerçek imanı elde etme yolunda büyük bir adım atmak..

Bu hayalî ve zihinsel keşif yolculuğunda bize eşlik etmenizi arzu ediyoruz.

Seyahat biletlerinizin ise tek bir ücreti var:

Gerçeğin arayışında kuvvetli bir merak duygusu...

“Nereden geldik? Nereye gidiyoruz ve biz kimiz? Burada ne yapıyoruz?”

İnsanlık tarihince sorulan bu soruların gerçek cevapları, bizim için neden önemlidir?

Geleceğe dair korku ve endişeleri ile geçmişten taşıdığı hüzünleri ve hayal kırıklıklarıyla hayvandan daha perişan bir hayat süren ve fiziksel yapısının zayıflığı yönüyle önemsiz bir canlı olan insanın boyundan büyük sorular sorması, kendisi için ne anlam ifade edebilir?

Böyle bir insan ancak akıl ve idrak yönüyle bir kıymet ve anlam kazanabilirdi ve kazanmıştır da. Fakat halen vücudunun acizliği, ihtiyaçlarının sınırsızlığı ve ölüme mahkûm olması ile yok olacak gibi görünmesi aynen yerinde durdukça, kazandığı kıymet kıymetsizliğe ve ifade ettiği anlam anlamsızlığa dönüşmeyecek midir? Düşünün, akıl ile çok üstün bir seviyeye çıkmışsınız ama idama mahkûmsunuz. Ne anlamı kaldı değil mi? Nasıl üstünlük bu?

Şimdi bu önemli noktada soruyoruz: Nasıl bir hakikat bunu kökünden değiştirebilir? İnsan akıl ile yukarıya çıktı, ölüm ile tekrar aşağıya indi. Peki onu tekrar yukarıya çıkartacak, kıymetini gerçekten kıymet haline getirecek nasıl bir hakikat olabilir, bunu soruyoruz.

İnsanın büyük potansiyelini, kapsamlı kabiliyetini boşa çıkarmayacak ve hüzünlü ruhunu sevindirecek bir büyük keşif mümkün müdür? Böyle anlamlı bir gerçeğin kıymetine sizce paha biçilebilir mi?

Dünyanın bizim için özel olarak inşa edildiğinin kesin olarak anlaşılmasıyla böyle bir şey mümkün olabilir. Çünkü böyle bir keşif, bu dünyada bulunma sebebimizin, kendimize yapılan özel muameleyi görmek ve takdir etmek olduğu gerçeğini de beraberinde getirecektir.  (Gerçekten böyle bir şey var ise ve bu açığa çıkarsa) Yani şuraya sizi biri kasten getirmişse ve nimetlerle sizi besliyorsa bu boşuna olamaz. Aklı ve idrake de sahip olduğunuzdan demek ki sizden bir şey isteniyor. Nedir o? Çok basit. Bu özel muameleyi görmek ve takdir etmek.

Eğer gerçekten böyleyse, içinde bulunduğumuz hayat ve dünya, çok farklı bir ışıkla aydınlanacaktır ve kâinata bambaşka bir gözle yeniden bakabileceğiz. Bu imkânı insan olarak elde edebileceğiz demektir.

Her birimiz “Bu dünya benim bir evimdir ve bana özel olarak inşa edilmiştir.”diyebileceğiz. Ne kadar güzel bir şey. Boşlukta, rastgele, göktaşlarının arasında savrulup giden, acaba hangisi çarpacak da dünyanın kıyametini kopartacak diye endişe edilen, nereye gittiği belli olmayan, sürekli birilerinin doğduğu, birilerinin öldüğü karman çorman bir yer değil de bir misafirhane olduğu ortaya çıkacak. O zaman hiçbir şeyden korkmaya da gerek olmayacak.

Evet, devasa bir saray gibi ihtişamlı şu kâinat içinde kıymetli bir misafir olarak ağırlandığını, tesadüfî olarak oraya atılmadığını ve saray sahibinin kendisinden ne istediğini keşfeden bir insanın, elbette bundan daha önemli hiçbir meselesi ve hayat gayesi olamaz ve olmadığı da ortaya çıkmış olacak. Çünkü bu durumdaki bir insan, dar bir hayatta, sınırlı bir mekânda sıkışıp kalmaya ve ölümle çürümeye mahkûm olmaktan kurtulmak çaresini bulmuştur.

50-60 sene, yüz sene ne kadar yaşayacağız? Nereye, ne kadar gideceğiz, ne kadar gezeceğiz? Sabahtan akşama kadar iş, okul, askerlik, tuvalet, yatak ve yemek. Çoğumuzun %90 hayatı buralarda geçiyor. Ömür dediğiniz şey bitti, bu kadar. “Dünyayı gezeceğim ben!” Ne kadar gezeceksiniz? Hangi zaman diliminde ne kadar ne yapacaksınız Allahaşkına? Hayaliniz bu kadar mı dar? Sonuç ne olacak? Ölümle çürüyeceksiniz. Bütün dünyayı gezeceksiniz, her lezzeti tadacaksınız, sonra ölümle çürüyeceksiniz. Bu kadar mıdır hayatınızın neticesi? Dünyanın hâkimi olsanız ölümle çürümeye mahkûmsunuz. Hâlbuki dünyanın bir misafirhane olduğunu keşfeden insan, bu mahkûmiyetten kurtulmak çaresini bulduğu için, bu büyük keşif kendisi için daha önemli hiçbir mesele ve hayat gayesi bırakmaz.

Silsileli bir şekilde çok muazzam hakikatleri sonuç veren büyük bir hakikat, dünyanın bir misafirhane olduğunun keşfi. Saray sahibini gerçek anlamda tanımak ve bilmek, hem her şeyin rengini değiştirecektir ve hem de ebedî bir hayatı elde etmenin temel esasları olacaktır.

Burada ne için bulunduğunu bilen bir insan, artık her şeye ve her olaya bu pencereden bakacaktır. Varlık sebebinin ve hayatının neticesinin, kâinatın en büyük hakikati olan iman hazinesini keşfetmek ve onu elde etmek olduğunu hakikî manada bilmek demek, diğer her şeyin ona nispeten daha aşağı ve kıymetsiz bir dereceye inmesi ve tek başına bir kıymet ifade etmemesi anlamına gelecektir.

Yani “hayatı, dünyayı ve kâinatı kendileri için değil, onları yaratanın hesabına sevmek.. Kendine hizmet eden mahlukâta hizmetkâr olmamak, peşlerinden koşmamak.. Dünyayı fiilen değil ama kalben terk etmek.. Yaşamak için yemek, yemek için yaşamamak.. Hayatının gayesinin geçici dünya hayatı ve dünyevî istekler olmadığını; işin esasında ebedî bir hayata aday olduğunu görerek, tarifsiz mükemmellikteki bir güzelliğe ve akıl almaz güzellikteki bir mükemmelliğe ciddî bir muhatap olduğunu gerçek anlamda fark ederek, bu gerçeğe uygun hareket etmek..” anlamına gelecektir.

Böyle manevî bir hazineyi kazanmak yolunda karşımıza çıkan ve bu zamanda imanın kuvvetini sarsan, kesinliğini şüpheye düşüren iki tehlikeden kurtuluş çarelerine Risale-I Nur’da Ayet’ül-Kübra’nın mukaddemesinde yer verilmiştir. Biz de imanî delillerin ne kadar sağlam noktalara dayandığının bilinmesinin, Risale-i Nur’la çıktığımız keşif yolculuğumuzda çok gerekli bir yol arkadaşı olacağını düşündük. Böylece imanî meseleleri sağlıklı bir fikrî yaklaşımla değerlendirebilecek bir altyapıya sahip olacağız.

Bir yaratıcının varlığının gerçekliği gibi imanî konularda kullanabileceğimiz, bizi yanıltmayacak temel bir yaklaşım yöntemi belirlemeye çalışacağız.

Dinin yüksek hakikatleri -gözle görünmedikleri halde- mantıkî çıkarımlar ve aklî delillerle doğrulukları akılla bilinebilir ve keşfedilebilir. Yani akıl gözüyle görülebilir ve görünenden görünmeyene ulaşmak temelinde şekillenir.

İman hakikatlerine dair getirilen her bir delille, o hakikatlerin gerçek olduklarına dair kalben yapılan tasdik ve doğruluklarına ait mevcut kanaat daha çok pekişir ve yaşam tarzı olarak kendini ifade etme fırsatı bulur.

İman esaslarının varlığını, doğruluğunu ve gerçekliğini, aklî deliller içeren kesin bir bilgiye ve detaylı araştırmalara dayanarak, tereddütsüz bir kanaatle kalben kabul etmek, Allah’ın bizden istediği hakikî bir imanın temel özelliğidir.

Kelime-i şehadette “eşhedü-şahitlik ederim” kelimesinin ifade ettiği anlam:

“Kâinatta aklen görüp şahit olduğum aklî delillerin gösterdiği netice, iman hakikatlerinin doğru ve gerçek olmasıdır. Her mevcut, normal şartlarda altından kalkamayacakları vazifeleri üstlenmelerinin manevî diliyle, yaratıcının varlığına çok parlak bir şekilde şahitlik etmektedirler. Gördüğüm bu kâinatı şahit tutarak, yani kâinatın şahitliğine dayanarak o hakikatlerin gerçekliğine ben dahi şahidim” demektir.

İman esaslarını inkâr edenlerin sayıca çokluğu ve insanların çoğunun bu hakikatleri kabul etmemeleri hakkında ne düşünmeliyiz?

Aslında iman meselelerindeki inkâr, yapısı itibariyle kıymet verilecek bir değer taşımamaktadır. Şüphe ve tereddüt vermeye yetecek derecede kuvveti de yoktur.

Bunu net olarak görebilmek için, önce bir şeyi inkâr etmenin ne kadar zor ve ispat etmenin ne kadar kolay olduğunu anlayalım. Sonra işimiz çok kolaylaşacak. Yalnız burada varlığı iddia edilen şeyin, kısıtlı bir zaman ve mekânda olmadığını düşünelim.

Örneğin masamızın çekmecesinde bulunan bir elmanın varlığı, o çekmeceyi açmak kolaylığında ispat edildiği gibi, yokluğu da aynı kolaylıkta ispat edilebilir. Çünkü görüş alanımızın içinde bulunan bir zaman ve mekân kaydı söz konusu. Şimdi bu kaydı kaldıralım.

Geçmişte, gelecekte ve şimdi, yani tüm zamanlarda ve dünyanın tamamında elma diye bir meyvenin olup olmadığının tespiti esnasında, o meyvenin varlığını ispatlamanın kolaylığını ve inkâr etmenin zorluğunu tekrar karşılaştıralım. Bambaşka bir şekil aldı değil mi? Çantamızdan çıkarıp göstereceğimiz tek elmayla ispatlanan ispat yolunun kolaylığına rağmen, elma diye bir meyvenin olmadığının ispatı, yani varlığının inkârı birden çok zorlaştı.

Çünkü elmanın varlığını inkâr etmek için tüm zaman ve mekânların aranıp, taranıp, gösterilmesi gerekli hale geldi. Böyle bir noktada elmanın yokluğunu iddia edenlerin sayıca çoklukları da önemsizleşiyor. Çünkü her biri kendi görebildiği yerden, kısıtlı bakış açısıyla, hatta tarayabileceği zaman dilimiyle gözlem ve çıkarım yapabilecektir. Bu kısıtlı bakış açısı, gerçeği olduğu şekliyle görmeyi ve bilmeyi ifade etmeyecektir. Hem gerçeğin hakikî şeklini görememe ve bilememe sebepleri de yine birbirlerinden farklı olacaklarından birbirlerine kuvvet vermeyecekler ve sayıca çoklukları da kıymetsiz olacaktır.

Hâlbuki o elmanın varlığını ispat etme yolunda, ispatçılar aynı hakikate temas edecektirler. Elbette sayıları ne kadar çok olursa birbirlerine kuvvet verirler. Çünkü ortada olan bir gerçeğe bakıp aynı hükmü veriyorlar. Diğerleri ise öyle değil. Kendi gözlem ve kanaatleri şahsîdir ve sadece kendilerini bağlar. Böyle biri en fazla şunu diyebilir: “Benim gerçeğim budur. Ben görmüyorum ve bilmiyorum. O yüzden kabul etmiyorum.” Yoksa “gerçekte yoktur” deme hakkına sahip değildir ve böyle bir iddiada bulunmak çok büyük bir yanlış olur.

Şimdi yaklaşımımızı iman meselelerine uygulayalım:

Öncelikle şunu ortaya koyalım. İmana dair meselelerin de çoğu, tüm kâinatı ve bütün zamanları kapsayacak genişlikte bir çalışma sahasına sahiptirler (Allah’a, meleklere, ahirete ve kadere iman gibi) ve geri kalanı ise dünyanın tamamını ve insanlık tarihinin çok geniş bir zaman dilimini istila ederler. (Peygamberlere ve mukaddes kitaplara iman gibi)

Örneğin peygamberlik müessesesi inkâr edilmek istensin. Bu iman esasının, gerçek dışı bir safsata olduğunu ispat etmek tarzında inkâr edilmesi nasıl mümkün olabilir? Öncelikle bu mesele öyle meselelerdendir ki, bir tek ferdinin gerçekliği ispatlandığında, bütün insanlık âleminde mevcut olan peygamberlik hakikatinin doğruluğu ortaya çıkar. Çünkü her bir gerçek peygamber, kendi gibi peygamber olan diğerlerini doğrulamakta veya müjdelemektedir.

İspatçının elinde mantıken gayet sabit ve makul deliller mevcuttur. Doğruluklarıyla ve güzel ahlaklarıyla meşhur olan ve her biri bulunduğu dönemde bir hakikat rehberi olarak peygamberliklerinin hakkaniyetini fiilen ispatlamış bu insanların hepsinin birden ahlaksız, yalancı ve Allah’a karşı iftiracı olduklarının kabulü lâzımdır ki, inkâr yolunun bir anlamı ve dayandığı doğru bir nokta bulunsun. Yoksa yanlış anlaşılan manaların doğru izahlarının yapılması veya çürütülmesi her zaman mümkün olan bir takım yanlış iddialar ve isabetsiz delillerle, insaniyette devam edip gelen koca bir peygamberlik hakikatinin inkârı mümkün olmaz. Olsa olsa şahsi bir görüş ve sınırlı bir alanda geçerliliği kabul edilmiş hatalı kanaatler olabilirler.

Bir diğer kişi âhiret âlemlerini ve melekleri -yokluklarını ispatlayarak- inkâr etmek istesin. Böyle bir şey nasıl gerçekleştirilebilir? Kâinat çapında bir göz ve zamanda yolculuk imkânı gerekir ki, her tarafı ve bütün zamanları ve tüm boyutları arasın, tarasın ve gelip bize “evet, dolaştım ve gördüm ki, ne âhiret var, ne de melekler.” diyebilsin. Hâlbuki sözünün doğruluğu yaşantısıyla tasdik edilmiş ve düşmanları dahi bunu inkâr etmeye cesaret edememiş Allah Resulü (A.S.M.) gelir ve bizlere: “Ben miraçta melekleri ve âhiret âlemlerini ve Allah’ı kendi gözümle gördüm ve geldim. Bunu sizlere hem haber hem de müjde veriyorum ey insanlar!” dediği zaman orada bambaşka bir şey gerçekleşir.

O noktada kendi gibi tüm geçmiş peygamberlerin aynı yöndeki haberleri ile, bütün gelecek âlimlerin detaylı araştırmalara dayalı ilmî delilleri ve evliyaların manevî keşifleri aynı hakikatin bilgisini vermeleri ile Allah Resulü’nün (A.S.M.) sözü birleşir, kopmaz bir halat olur. Tüm bunlara Allah’ın doğru sözlü elçisi olan Zât’ın sözünün ifade ettiği hakikatlerin aynını kâinat hakikatlerinin de gerektirmesi ve getirdiği hakikatlere bu yönüyle kâinatın da şahit olması eklenince, örümcek ağından da zayıf olan inkâr iddiaları daha artık tutunamaz, dağılır gider.

Hatta bir tek insanın uyanık halde gördüğü ve varlığını haber verdiği tek bir melek vakıasının doğruluğu, bütün melekleri, âhiret âlemlerini ve Allah’ı zincirleme olarak ispatlar ve hakikatini gösterir. Çünkü melekler: “evet, biz o âlemlerin sakinleriyiz ve oralarda dolaşıyoruz ve kâinatın yaratıcısı olan Rabbinizin hakkaniyetine ve varlığına en başta bizler şahidiz.” demektedirler.

İman esaslarının her birinin diğerini kesin olarak gerektirdiğine bir tek misal verdik. Daha çok var. Saded harici olduğundan kısa kesiyor ve iman esaslarının ayrılmaz bir bütün olduğu ve her bir iman esasının bir diğerine hem delil, hem de sonuç oldukları konusunu, Risale-i Nur’un harika risalelerinden Meyve Risalesi’nin Dokuzuncu Meselesi’ne havale ediyoruz.

İnkârın elindeyse sadece kendi gördüğü ve gerçeğin hakiki rengini yansıtmayan kısıtlı bir alan vardır. İman hakikatleri ise kâinat çapında bir genişlikte, hatta ebedî âlemleri içine alan bir sahada, tüm zamanlarda her vakit hükmünü icra etmektedir ve inkâr edenin bundan haberinin olmaması veya sınırlı bir zaman ve mekân dilimi içinde o hakikatleri görememesi ve bilememesi, gerçeğin şeklini değiştirmemektedir.

Sonuç olarak, inkâr edenlerin çokluğunun bir önemi yoktur ve kâinat genişliğindeki iman meselelerinin, yokluğun ispatı şeklinde inkâr edilmeleri mümkün değildir.

(‘Tabiat Risalesi Açılımlarına Giriş’in İlk Bölümünün Sonu)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.