1. YAZARLAR

  2. M. Nuri BİNGÖL

  3. Suya yazı yazmak ya da basamak yapmak
M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Yazarın Tüm Yazıları >

Suya yazı yazmak ya da basamak yapmak

A+A-

Geçenlerde, Asa-yı Musa’daki  mektuplardan birindeki şu ifade dikkatimi çekti.
“...kendine fenalık etmek isteyenlere Kur’an’ın hakikatiyle ve Risale-i Nur’un hüccetleriyle , Nur Talebelerinin sadakatleriyle  hayırlı dualar ve iyilik etmekle karşılayan; ve yazdığı mühim eserlerinden Ayetü’l-Kübra’nın tabıyla, kendi zatına ve talebelerine gelen musibette hapishanelere düşen; ve o zindanları, Kur’an’ın irşadiyle ve Risale-i Nur’un dersiyle ve şakirtlerin iştiyakı ile bir medrese-i Yusufiye’ye çeviren  ve bir dershane yapan; ve içimizde  bulunan cahil olanların hepsini,  Kur’an’ı o dershanede hatmettirerek çıkaran...” ( Asa-yı Musa, Y. Asya N,1994,  s. 94)

Bir başka mektupta talebelerine tevdi ettiği “Hatt-ı Kur’aniyi muhafaza” vazifesini sadece “Osmanlı Metinleri’ni ve hattını” koruma şeklinde anlayan zihnimizin bir yanı daha aydınlandı. Demek ki Risale-i Nur hizmeti sadece “eskimez yazı” denen Osmanlı hattını korumakla iktifa edemez. Asıl hedef, Kur’an hattını korumak, “Hutbe-i Ezeli” olan Kur’an-ı Mu’cizi’l-Beyan’ı okutmak da değil, “hatmettir”mek; “manasını bilen kardeşlerden öğrenmek”tir, imani ayetlerin tefsirini Risale-i Nur’dan, “adalet”le, “fıkıh”la, “Siyer”le alakalı ayetlerin tefsirini de “ Selef-i Salihin”in bütün asırları kucaklayan içtihatlarıyla öğrenmektir.

“Bu kudsî ve ruhî rabıta - Biiznillâh-i Teâlâ - dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünki bu İlâhî dâvâ, Kur'an-ı Kerimin nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi, Kur'andan doğmuş ve Kur'anla beraber yaşıyacaktır:..” ( Tarihçe-i Hayat, s. 12) şeklinde meseleyi tavzih eden Ali Ulvi Kurucu, aynı zamanda Risale-i Nur davasının niçin bu kadar rağbet gördüğünün ipucunu da verir bizlere: Çünkü “ Kur'andan doğmuş ve Kur'anla beraber yaşıyacaktır.”

“Davâ değil, dâva içinde bürhandır.” şeklindeki beyan çokların kabulündedir.( Mektubat) Bu davanın ne olduğunu da şöyle beyan ediyor Üstad. “Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh etmiştir.” ( Tarihçe, s.26)

"Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbul bir eserin mazharı olmağa hiç bir vecihle liyakatim yoktur. Fakat çok ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halketmek kudret-i İlâhiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle temin ederim ki: Risale-i Nuru senadan maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini te'yid ve isbat ve neşirdir. Hâlik-ı Rahimime yüzbinler şükür olsun ki: Beni kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adamın arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşet verici bir hasarettir." (age. s. 26)

İhlas Risale’sindeki “Bizim ayetlerimizi az bir dünya menfaatına satmayınız.” emrini, çok defa dini siyasete alet etmemek, ticarette muvaffakıyet sebebi yapmamak, dünyevi bir hedefe varmak için kullanmamak şeklinde anlyoruz. Halbuki bir de “ herhangi bir mesleğin revacı için istimal etmemek” ( Ahmed Gümüşhanevi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadı) de bu yasağa dahildir. Bu meslek dünyevi değil de, bir hizmet ekolü olsa bile...

Bunu anlamak için Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatının ve mesleğinin anlatıldığı Tarihçe-i Hayat’a dikkatlice bakmak bile yeter. “Konuşan Yanız Hakikattır”daki ifadeler bile meselenin ne olduğunu açıklar:

“Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı, esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar. Onlar bu ittihamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar. İster kasıt, ister vehim olsun, benim böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemal-i kat'iyyetle yakînen ve vicdânen biliyorum ya.. dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor ya. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar ya... O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve mâsum olduğum halde böyle devamlı bir zulme muannid bir işkenceye mâruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval, Adalet-i İlâhiyyeye muhalif düşmez mi? Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben, kemâl-i teessürle söylerim ki;

Benim suçum hizmet-i Kur'aniyemi maddî mânevî terakkiyatıma, kemâlâta âlet yapmakmış.. şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. Allah'a binlerle şükrediyorum ki; uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i îmaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma, azaptan, cehennemden kurtulmaklığıma, hattâ saadet-i ebediyyeme vesile yapmaklığıma yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevi gayet kuvvetli mânialar beni men ediyordu. Bu derunî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bıraktı. “ ( Tarihçe, s. 685-686)

Üstad gibi bir “Müceddid-i Zaman” Kur’an’ın kaynaklık ettiği İslamiyet’i “siyaset-i aliye”ye, iman hizmetine, “maddî mânevî terakkiyatıma, kemâlâta” alet etmemek için 28 sene işkenceli bir hayat geçiriyorsa, bizim çok daha derinlere dalıp düşünmemiz gerekmez mi? Acaba Kur’an hattını dahi “Kur’an’ın hattı ve hatmi için mi öğretiyoruz”, yoksa öğrenmeye gelenlerin bir ders mekanını öğrenmeleri için mi?

Üstad’ın hayat sahnelerinden biridir bize cevabı veren:
“Molla Said, günde bir iki cüz okumak suretiyle Kur'anı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'anın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünuhat ile, tekmili müyesser olmadı:

Birincisi, Kur'anın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; ikincisi, Kur'an hakaikının hıfzının daha ziyade lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'an hakaikının anahtarı olacak ve şüpehata karşı muhafaza ve mukabele edecek hikmet ve fünun-u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.

"Mirkat" ismindeki kitabı, haşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın haşiye ve şerhi ile kendi nokta-i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvafık olup ancak üç kelime tevafuk etmemiş. Bu tevcihleri de ulemanın tahsinine mazhar olarak kabul edilmiştir.

Bir gün Bitlis meşâyihinden Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine beddua ettiğini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşarünileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Saide iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Saidin en son aldığı ders bu olmuştur.” age.s.45-46)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.