1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Şükretmek psikolojik ihtiyaç
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Şükretmek psikolojik ihtiyaç

A+A-

Lemaat ekseninde duygu çağrışımları (45)

İnsan neden şükretmeli ya da şükretmezse kendini nasıl hisseder?

Bu iki soruda aslında iki temel öğe öne çıkar. Biri, insanın şükretmek zorunda olması ve diğeri, şükretmediği takdirde vefasızlığı ve çok yönlü iletişimi koparmasıyla kendini yalnızlaştırmasıdır.

Şükretmek ya da teşekkür etmek, iletişimin en etkin yoludur. Teşekkür etmemek, kim olursa olsun muhatabın da iyimser duygularını silip süpürmektir. Bu demektir ki yapılan iyiliğe teşekkür etmemek, çift yönlü bir yıkımdır ve en azından koyu bir kabalıktır.

İnsan teşekkür etmelidir; çünkü iyilik etme yeteneğine sahiptir. Teşekkür etmelidir çünkü yapılan iyiliğe teşekkür etmeyince iyilik etme duygusunu doyuma kavuşturmamaktadır; kavuşturamadığı için de derin bir eksiklik acısını çekmektedir. Anlayacağımız teşekkür etmek psikolojik bir ihtiyaçtır. Aynı zamanda sosyal olmanın da en önemli şartıdır.

Sözlük anlamından da anlaşıldığına göre, şükür, yapılan iyiliği bilmek ve iyilik edene saygıda bulunarak minnet duymak demektir. Başkasının bize olan iyiliğini karşılıksız bırakmak insanlığımıza yediremeyiz. Bize edilen iyilik, teşekkürünü yerine getirmediğimiz sürece bizde  bir yük olur. Böyle bir duygu, mazeretler ileri sürülse bile bizi içten rahatsız eder ve iyilik edeni her gördüğümüzde eziklik sarıverir.

Teşekkürü dini bir motife bürüdüğümüzde, şükür, sözlük anlamına çok yakın bir anlamda, Allah’ın bunca nimetleri karşısında yine Allah’a karşı duyulan derin minnettarlıktır. Öyle ya, koca bir ağaç gibi ilahî oluşumun dalları varlık âleminin her tarafına uzanmış, meyvelerini de özellikle canlıların ellerine gözümüz önünde uzatıveriyor. Hiç kimseyi ayırt etmeksizin herkese ikram ediyor. Böylece küçük bir araştırmayla her varlıktaki gizli eli görmek zor değil. Her ayrıntıya vakıf bir güç, değil yalnızca kocaman varlıklarda, maddenin en küçük parçası olan atomda, hücrelerde bile kendini gösteriyor.

İnsan olarak biz, bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız nimetler içinde âdeta yüzüyoruz. Hiç birinde de bizim asla bir dehaletimiz yok. Her şey gaipten gelip bize yetiştirilir gibidir. Yaratıcı istemedikten sonra, bir nefese bile gücümüz yetmez. Öylesine ki her şey sanki bizim içindir ve imdadımıza koşardır. İyilikler ve güzellikler olduğu gibi, bazen kötülükler bile bizim iyi yanımızı tetikler özelliktedir. Şu eğridir ya da şunun yeri burasıdır diyebileceğimiz hiçbir uygunsuzluk yok. Her şey yerli yerinde… Gökyüzümüz ve yeryüzümüz, gecemiz ve gündüzümüz, sevincimiz ve üzüntümüz, terakkimiz ve tedennimiz her şey, bizi kemale erdiren varoluşsal oluşumlardır. Şikâyeti gerektiren ne var ki!

O halde büyük bir teşekkürü etmemiz gereken en öncelikli biri var ki o da elbette Yaratıcıdan başkası değildir. Bu ise aslî görevimizdir; varoluşumuzun teşekkürüdür. Şükür denilen bu teşekkür, Râgıb el-İsfahânî’nin dediği gibi, “nimeti hatırda tutmak, nimeti vereni övgüyle anmak, nimet sahibine lâyık olduğu şekilde organlarla karşılık vermek” diye olmak üzere üç şekilde yerine getirilir. Zaten Kur’an da, “Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çaba gösterin!” ayetiyle buna işaret etmektedir.

Dünyaya insan olarak gelişimize ne denir? Bu bile başlı başına bizim bütün bu oluşumların gerçek sahibine yani Allah’a şükretmek durumunda olduğumuza yeter bir sebeptir. Ya bu köklü oluşumun müsebbibini algılayıp özgürlüğün tadına erişimize? Bunun tabii bir sonucu olarak Bediüzzaman da Lemat’ta, “O yed-i rahmeti, siz de şükür ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdis ediniz.” diyerek, o rahmet elinin öpülebilmesinin ancak şükretmekle mümkün olabileceğini ve böylelikle iki dünyada da erdemin yakalanabileceğini söyler. Şükür, böylece ibadetin ruhunu oluştururken çok yönlü rahatlamanın da anahtarı oluveriyor. Namaz ise en geniş bir şükürdür.

Şükür, verilenin, yani nimetin farkında olmaktan çok, vereni dikkate almaktır. Verilen bir araç olmaktan öteye geçmemeli. Çoğunlukla insanlar bolluklar içinde sarhoş olup vereni hiç hatıra getirmemektedirler. Bu bir gaflettir. Ebû Bekir Şiblî de verene dikkati çeker ve ““Şükür, nimeti değil nimeti vereni görmektir” diye söyleyerek, nimetin ancak şükür için bir sebep ve asıl teşekkürün nimeti takdim edene, yani nimetin asıl sahibine olması gerektiğine vurgu yapar. Bu böyle olunca en küçük bir iltifat, vereni hatırlatan en küçük bir hatıra bile şükretmek için yeterlidir. Bir başka deyişle amaç sohbettir, çay ise bahanedir. İnsanın, adım başında şükretmesini gerektirecek sayısız bolluklarla sarılmışsa, aldığı her nefeste bile her şeyi yerli yerinde var eden Yaratıcıya teşekkür etmesi gerekir.

Şakir ve Şekûr Allah’ın güzel isimlerindendir. Birbirine yakın anlamları olan bu iki isme, insanlar için kullanıldığında sûfiler,  şâkiri “varlığa şükreden”, şekûrü “yokluğa şükreden” ve bazıları da şâkiri “verildiğinde şükreden”, şekûrü “verilmediğinde şükreden” diye dikkat çekici bir anlam yüklemişler. Öyle ya salt varlığımız bile şükretmek için yeterlidir. Şakir ve şekûr olan Allah, hem şükredene cevap verir ve hem de bol bol verir.

İnsana yaraşan, şükretme hal ve bakış açısını karakter haline getirmektir. Ama bu, azla yetinmekten başlar. Nitekim Müsnet’te olan “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez” mealindeki hadis, bu yaklaşıma ışık tutmaktadır. Bir başka hadiste Allah’a şükretmekle insanlara teşekkür etmek arasında neredeyse bir fark görülmez. Yani Allah’a şükretmeyen insanlara teşekkür edemez, insanlara teşekkür etmeyen de Allah’a şükretmeyi bir karakter olarak geliştiremez. İşte bu yüzden teşekkür etmek, sosyal, yani medeni olmanın en önemli göstergesidir.

İnsan olarak elimizde ne var ki! O halde her şeyin asıl kaynağının Allah olduğunu bilmek ve elden geldiğince davranışları buna göre ayarlamak tevhidin de özüdür.

Herkesin, şükrü harfiyen yerine getirmesi elbette zordur. Peygamberler bile şükrü eda etmenin kaygısını yaşamışlardır. Peygamberimizin gecelerde mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet edip yakarması şükreden kullardan sayılmasına çaba göstermesinin bir sonucuydu. Bizim, bize verilenlerin şükründen aciz olduğumuz bir gerçektir. Ne yapmamız gerekir ki hiç olmazsa bir farkındalık yaşamış olalım? Bunca nimetlere layık olmadığımızı itiraf ederek bir mahcubiyet sergilemek, şükretmeyi tam yerine getiremediğimizi söyleyerek… Evet, şükrümüzün yetersizliğinden yakınmak bir tür “külli şükür” olabilir. Burada acizliği peşinen kabul edip bütün nimetlerin yüce Allah’ın bize ihsanları olduğunu teslim etmek var.

Bu duruş ve bu hali sürdürmek aynı zamanda kulluğun farkındalığıdır. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum