1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Sorumsuz doktor, ruh hastası asker
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Sorumsuz doktor, ruh hastası asker

A+A-

Sorumsuz Doktor, Ruh Hastası Asker:Beşinci Söz Üzerine İzah Denemeleri

Eserin asıl metni ile izah metninin bir arada sunulduğu Risale-i Nur İzah Metinleri çalışmamızı sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu yazımızda önce yazılı izah çalışmalarında kullanılabilecek dipnot, sözlük ve kavram açıklamalarının kaçınılmaz dezavantajı olan “okuyucunun tefekkür akışını bozucu ve kitap hacmini aşırı arttıran” özelliklerinin minimum düzeye indirilmesi için kullanılması öngörülen ve hal-i hazırda kullanılan mevcut yöntemlerin güçlü-zayıf yönleri göz önünde bulundurularak geliştirdiğimiz yöntemimizin nasıl işlediğinden bahsedecek ve küçük bir çalışma örneği vereceğiz.

Bir kitabın arkasında veya her sayfada bilinmeyen tüm kelimelere yer verilmesi, hem ekstra kitap hacmini arttıracağından, hem de bir arkaya, bir izahlı metne, bir asıl metne bakma gibi bir durumu doğuracağından ve bu durum daha karmaşık ve pratiklikten uzak, okuyucuyu zorlayıcı bir durum olacağından, bizce orijinal metin ilaveli izah çalışmalarında arkada veya aynı sayfada tüm kelime ve kavramların sözlüğü bulunmamalıdır. Tüm kelimelere her sayfada geçtikçe yer vermek, kitap hacmini tek başına ikiye katlamaktadır. Bu durum, asıl metnin de yer verileceği bir çalışmada önemli bir dezavantaj ve zayıf noktadır. Bu noktada kelime karşılıklarının ve kelime karşılıkları bilinse idi anlaşılacak ilk ve zahir anlamların, ağırlıklı olarak izah metni içine monte edilmesi, daha uygun görülebilir.

Değiştirilemeyecek ve tek kelime ile ifade edilmesi mümkün olmayan kavramlar, terimler ise, (ehadiyet, vahdaniyet, mana-yı harfi, mana-yı ismi gibi) yine aynı şekilde gerek izah metninin içinde, gerek dipnotlarda her seferinde yer alması, hem pratik olarak mümkün değildir, hacmi çok arttırır, hem gereksiz ve sıkıcıdır. Diğer taraftan, okuyucunun her seferinde bu kavramların manasını bilmek ve düşünmek zorunluluğu -özellikle ilk etapta- yoktur ve tefekkür akışını bozucudur. Böylelikle seçilen belirli sayıda kelime ve kavramların manaları, bir sefere mahsus olarak dipnotlarda belirtilebilir. Kelimelerin seçimi, o kelimenin asıl metni anlamaktaki kritik önemi ile kelimenin Risale-i Nur’un genelinde ne kadar çok geçtiği ve ne kadar önemli bir kavram olduğu kriterleri birlikte düşünülerek yapılmalıdır. Yani seçilecek kelimeler rastgele ve ezbere seçilmemeli ve tamamen okuyucu için kişiselleştirilmiş, interaktif ve organik bir sözlük yapısı kurulmalıdır.

Bir kavram veya kelimenin, bir sefere mahsus olarak dipnotta izah edilmesi ve daha sonraki tekrarlarındaki yerlerine üst simge ile numara verilerek, kitap arkasına konacak sıra numaralarına göre dizilmiş bir “Kavramlar Sözlüğü”ne yönlendirilmesi, optimum ve pratik bir çözüm olarak görülebilir. Dipnotların kavramlar sözlüğü numaralarıyla karışmaması için dipnotlara “A,B,C…” şeklinde üst simgeler verilebilir ve bu sayede kitap hacminin önemli ölçüde azaltılması mümkün olabilir. Okuyucuya da, ilk defa karşılaştığı bir kavramın manasını, her sayfanın hemen altındaki dipnotlarda makul sayıda kelime adedi bulunduğundan, minimuma indirilmiş bir arama süresi ile aranan kelimeleri hemen bulabilme imkânı verilerek, tefekkür akışının kesintisi minimum düzeye indirilmeye çalışılabilir. Kavramlar sözlüğü numaralarının her bilinmeyen kelime geçtikçe tekrarlanması metin içi görüntü kirliliğine sebep olacağından, ayrıca dikkati de dağıtabileceğinden, bir sayfada ilk kez kavramlar sözlüğü numarası verilen bilinmeyen bir kelime ve kavramın aynı sayfadaki birden çok tekrarlarının tespit edilerek sonraki tekrarlarında bu numaraların verilmeden pas geçilmesi. Diğer taraftan her bir bilinmeyen kelime için sayfa altına ayrı bir dipnot açmak yöntemi yerine, daha az dikkat dağıtan ve görüntü kirliliğini imkân nispetinde azaltma ve okuyucunun kelimelerin manasını hafızasına almasına yardımcı olma maksatlarına yönelik olarak, birkaç adet bilinmeyen kelimeye ve kavrama tek dipnot içinde gruplar halinde yer vermek. Ayrıca bu teknikten ve dipnot ve kavramlar sözlüğünün kullanım şeklinden okuyucunun çalışmanın giriş bölümünde haberdar edilmesi.

Sonuç olarak, kullanılan mevcut yöntemlerden biri olan kitap arkası sözlük ve diğer yöntem olan sayfa altı sözlüğün her ikisinde bulunan dezavantajlar, bu yöntem kullanılarak aza indirilebilir ve her iki yöntemden daha az yer kaplaması sağlanabilir. Bu yöntemin uygulanabilirliğine ancak içinde bulunduğumuz bilgisayar ve internet devrinin müsaade ettiğine dikkatinizi çekmek isteriz. Bir yazım programında dipnot, metin ve kavramlar sözlüğünde kelime ve kavramların arama ve taramalarının yapılarak bu çalışmanın şekillendirilmesi bilgisayarsız yapılacak bir çalışma değildir. Fakat biz harikalar asrındayız. Artık hizmetimizi kolaylaştıran ve yeni ufuklar açan her yöntemi amacımıza hizmetkâr etmek için koca bir çalışma alanı bizleri bekliyor ve bu çalışmamızda biz bunu gerçekleştirmeye çalıştık.

Şimdi küçük bir numune olarak, bahsettiğimiz teknikle hazırlanmış Risale-i Nur’un Beşinci Söz’ünün izah metinlerini asıl metnini birlikte sunuyoruz. Dipnotlar harflerle, kavramlar sözlüğü kelimeleri ise numaralarla belirtilmiş ve metnin altına eklenmiştir.

ESERİN METNİ

BEŞİNCİ SÖZ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ [A]

Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-ı beşeriye olduğunu görmek istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Seferberlikte bir taburda biri muallem[B], vazifeperver; diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer, talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayinatını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki; onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hattâ indelhace lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi, talim ve cihaddır. Fakat bazı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun?

-Devletin angaryasını çekiyorum, der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum.

Diğer şikemperver ve acemî nefer8 ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. “O, devlet işidir. Bana ne?” derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi:

-Birader, asıl vazifen, talim ve muharebedir. Sen, onun için buraya getirilmişsin.

Padişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir. Hem sen, âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücahede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet iki vazife, peşimizde görünüyor. Biri, padişahın vazifesidir. Bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri, bizim vazifemizdir. Padişah bize teshilat ile yardım eder ki, talim ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücahid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın!

İZAH METNİ

Bir radyo için, radyo kanallarının seslerini güzel bir şekilde kulağımıza iletmesi, o radyonun tabiatına uygun hareket etmesidir. Varlığının sebebi, neticesi ve kendisinden beklenen fayda budur. Bir doktorun hastanede hastalara sağlık hizmeti vermesi konusunda hastane yönetiminin bir beklenti içinde olması, bunu yapmadığında ise yadırganması hatta ceza alması kadar normal ve tabi bir sonuç olabilir mi? Bir doktorun asıl görevi, hastaları iyileştirmektir. Hastane içinde başka hiç bir faaliyet, bu görevinin yerini alamaz, önüne geçemez ve daha önemli olamaz. Ve böyle olması kadar da doğal bir şey yoktur. Örneğin doktor, hastalarını bırakıp, geçimimi temin edeceğim diyerek, kafenin bir köşesinde bir tezgâh açıp simit satmaya kalkmaz ve kalkamaz. “Hastaları iyileştirmek hastanenin görevidir, bana ne?” diyemez. Çünkü o hastanede doktor olmasının ve ona bu hizmetinin karşılığında bir ücret ödenmesi gerçeğine, bundan daha aykırı olan ve kabul edilemez bir şey tasavvur edilemez. İşte burada, insanın gerçek vazifesinin namaz kılmak ve büyük günahları işlememek olduğu ve bunun insan olmanın tabiatına ne kadar uygun düştüğü, benzer bir misalle anlatılacaktır.

Eser metnindeki misalimizde de, iki asker düşünüyoruz. Askerimizin birinin askerlik vazifeleriyle meşgul olmak yerine, vazifesini terk edip, sanki devlet ona yemek vermeyecek gibi, sırf aç kalırım korkusuyla ikide bir çarşıya kaçıp, yiyecek bir şeyler satın aldığını hayal edelim. Evet, tam bir şizofren ruh hastası profili. Bu adamın askerde işi olmaz denir, psikiyatriste sevk edilir. Temsilde ayrıca ince iki nokta daha var: Vazifesini anlayan asker, devletin bir takım yan işleri, askerlik ortamı gereği yaptırdığının idrakindedir. Mesela, askere berberlik görevi verilebilir, bir takım cihazların bakımı yaptırılabilir, yemekhanede aşçılık yapabilir. Bunların aslî vazifesi olmadığının idrakinde olan asker: “ben bu işleri para kazanmak için, geçimimi temin etmek için yapıyorum” gibi saçma bir söz söylememektedir. Bilir ki, bu işler, devletin angarya işlerini yapmaktır ve askerde bulunmanın bir parçasıdır. Esas görevinin ne olduğunu idrak edemeyen asker ise: askeri eğitim yapmak ve cephede savaşmak ile ilgili: “bunlar ordunun işleri, bana ne” demektedir. İlginç değil mi?

Temsildeki bu noktaları lütfen aklınızda tutun. Şimdi sıra, temsili adım adım hakikate tatbik etmeye geldi. Dikkat edin, temsilin içindeki karakterler, gerçek hayatta aramızda yaşıyorlar ve aynı anlama gelen sözleri söylüyorlar! Asıl ilginçlik burada başlıyor.

ESERİN METNİ

İşte ey tembel nefsim! O dalgalı meydan-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise, cem’iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın cemaat-ı İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri feraiz-i diniyesini[C] bilen ve işleyen ve kebairi terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttaki müslümandır. Diğeri: Rezzak-ı Hakikî’yi ittiham etmek derecesinde derd-i maişete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir.

Ve o talim ve talimat ise, (başta namaz) ibadettir. Ve o harb ise; nefis ve heva, cin ve ins şeytanlarına karşı mücahede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezileden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise; birisi, hayatı verip beslemektir. Diğeri, hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir.

Evet, en parlak bir mu’cize-i san’at-ı Samedaniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbaniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de odur. Ondan başka olmaz... Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nazik mahlûk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi).

Evet, vasıta-ı rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz ve za’f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları müvazene etmek kâfidir. Demek derd-i maişet53 için namazını terk eden, o nefere benzer ki: Talimi ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra Cenab-ı Rezzak-ı Kerim’in matbaha-i rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi bir ibadettir. Hem insan ibadet için halk[D] olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde116 en edna bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı maneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru’ ve ibadet cihetinde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir.

Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi8 hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.

İşte sana iki yol, istediğini intihab edebilirsin. Hidayet ve tevfikı Erhamürrâhimîn’den iste..

İZAH METNİ

İşte bu dünyaya gönderilmesinin asıl maksadını ve esas görevini unutarak sadece dünyaya çalışan insan, devletin kendisini aç bırakacağından korkup, yemek bulmak için kaçıp kaçıp çarşıya giden askere benziyor. Çünkü Allah, bizim rızkımızı üzerine almıştır ve bizi rızıksız bırakmayacağına kefil olmuştur. Rızık vermek Allah’ın vazifesidir. Bizim asıl vazifemiz ise iman ve ibadettir. Yani hayatı ve rızkı vereni tanımak ve rızkı O’ndan istemek ve O’na güvenmektir. Devletin verdiği imkânlarla iş görüp, hizmet veren asker, bu hizmetini nasıl ki kendi geçimi için çalışması olarak görmesi söz konusu olamazsa; Allah’ın verdiği vücut ve imkânlarla, Allah’ın mülkünde, asli görevinin haricinde, bir takım yan işler gören insan da, “ben kendi kendimi besliyor ve rızıklandırıyorum ve asıl vazifem kendi geçimim için çalışmaktır” diyemez. Çünkü çalışmak için kullandığı vücut kendinin değildir.

Sahibi olmadığı vücutla çalışarak, sahibi olmadığı dünya içinden kazanacağı her şey, yine kendisinin değil, o mülkün sahibine ait olacaktır. Çünkü imkânları başkası hazırlamıştır, sermaye başkasınındır. Dolayısıyla insan bu dünya içinde, gerçekler noktasında, askeriyenin içindeki askerden farksız bir durumdadır. O halde sadece “ben, Allah’ın beni bu dünyaya belli maksatlarla ve bir görevle gönderdiği asker gibi bir memuruyum” diyebilir. Nasıl bir asker devletin angaryasını gördüğü hizmetlerde hak iddia edemez, yemekhanede yemek yapıyor diye, sanki restoran işletiyormuş ve bir restoran sahibi imiş gibi bir tavra giremez. Aynen öyle de, kendi verdiği rızıkları elde etmesi için, angarya benzeri bazı çalışma faaliyetlerini şart koymuş olan Allah, bu dünyada o insanı aslî görevi olan ibadeti haricinde, bu yan işlerde de çalışmak durumunda bırakır. Ancak insan bu durumda, kendi mülkünde, sermayesini kendi koyduğu kendi işinin sahibiymiş ve geçimini kendi iktidarı ve ilmiyle kazanıyormuş gibi bir tavra giremez. Çünkü başta dediğimiz gibi, iktidarı ve ilmi de bizzat kendinin değildir, emaneten verilmiştir. Zaten rızık temininde, acizlik ve iktidarla rızkın verilişinin ters orantısı, rızkın kimin eliyle verildiğini parlak olarak ispat etmektedir.

Kim ki en zayıftır, en iyi rızkı o elde eder, yani ona verilir. Kim ki en çok iktidar sahibidir, o daha zor ve az istifade eder. Asıl metinde bunun somut örnekleri verilmiştir.

Demek ki, insanın çalışması, ancak asıl vazifesi olan ibadetini ihmal etmemek ve namazını kılmak şartıyla anlamlı bir değer kazanır ve çalışmak, ancak bu şekilde ibadet olur. İnsanın dünyevi hayatına lazım olanları tedarik etmek noktasında gücü ve yeterliliği, serçe kuşundan çok daha azdır, çünkü çok az zamanda tüm ihtiyaçlarını öğrenir ve karşılar, insan ise hep öğrenmeye muhtaçtır ve tüm ihtiyaçlarını karşılamanın yanına bile varamadan hayata veda eder.

Manevi donanımları ve kabiliyetleri noktasında ise, çok zengin ve yüksek bir yaratılışa sahip olması, ibadet için yaratıldığını ve asıl vazifesinin ibadet olduğunu göstermektedir. Yalnızca fani dünya hayatı için çalışan ve onu tek maksat yapan insan, o serçe kuşundan da aşağı bir dereceye düşecektir. Hâlbuki asıl görevini ve ebedi hayatını esas maksat yapan ve vazifesini şerefle üstlenen ve kabul eden ve bu dünyayı da âhireti elde etmek için bir basamak yapan insan, tüm hayvanların üstünde bir sultan ve Allah’ın bu kâinatta imtiyazlı bir misafiri olur.

Metin İçinde Geçen Kavramlar Sözlüğü Numaraları:

8-Nefer: Emir altındaki er.

53-Derd-i maişet: Geçim derdi.

116-Cihet, vecih: Yön, açı.



[A] “Şüphesiz Allah takvâya sarılan, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir.” Nahl Sûresi, 16:128.

[B] Muallem: Eğitimli, talim görmüş. İndelhace: ihtiyaç anında. Şikemperver:  Midesine düşkün.

[C] Feraiz-i diniye: Dinî farzlar. Kebair: Büyük günahlar. Müttaki: Takva sahibi. Derd-i maişet: Geçim derdi. Fâsık-ı hâsir: Zarara uğramış günahkâr.

[D] Halk etmek: Yaratmak. Fıtrat: Yaratılış. Hayat-ı uhreviye: Âhiret hayatı. Mezraa: Tarla. Abd: Kul. İntihab etmek: Seçmek. Hidayet: Allah’ın insanların kalbine ilham ettiği hak yolu arama hissi ve arzusu. Tevfik: Muvaffakiyet, başarı.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum