1. HABERLER

  2. EĞİTİM

  3. Son Şahitler'den Cahid Ünsal ağabey vefat etti
Son Şahitler'den Cahid Ünsal ağabey vefat etti

Son Şahitler'den Cahid Ünsal ağabey vefat etti

Van ilinin ilk Risale-i nur talebelerinden Cahid Ünsal ağabey vefat etti. 1957 yılında üstadı ziyaret eden Cahid ünsal ağabney; Molla Hamid ve Çaycı Emin ağabeylerle başladığı Risale-i Nur hizmetine vefatına kadar devam etmişti.

A+A-

Ömer Özcan'ın haberi
RİSALE HABER

On gündür Yüzüncü Yıl Üniversitesi Araştırma hastanesinde yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan Cahid Ünsal ağabey, dün sabaha karşı saat 06.00’da yüksek tansiyon sebebiyle geçirdiği beyin kanaması sonucunda vefat etti. 

Cahid ağabey bugün öğle namazına müteakiben Van Akköprü kabristanına defnedildi.  

 

Cahid Ünsal Kimdir?

1921 Van doğumlu olan Cahid Ünsal, 1945 senelerinden itibaren bu şehirde Molla Hamid ve Çaycı Emin ile beraber Risale-i Nur hizmetleriyle meşgul olan ilk üç-beş kişiden birisidir... Cahid ağabey, Van Postanesinde çalışan bir memur olduğundan dolayı eserlerin posta ile Van’a gelmesi ve sevkiyatı konusunda çok hizmetleri olmuş; çok kimselere Risalelerden vererek onların hizmete girmesine vesile olmuştur... 

Van’da evinde ziyaret ettiğimiz sırada Cahid Ünsal ağabey, 90 yaşına merdiven dayamıştı... Van nur hizmetlerinin dinamosu Celal Huyut götürdü bizi evine... 

Bu bahtiyar insan, 1957 senesinde Bediüzzaman Hazretlerini Emirdağ’ında ziyaret etmiş ve iltifatlarına mazhar olmuştur...

Cahid Ünsal’ın evine vardığımızda bir sürprizle karşılaştık: Barla Lâhikasında bahsi geçen; Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Van’a, Nuh Bey’e gönderdiğini söylediği kitapların orijinalleri önümüzdeki sehpanın üzerinde duruyordu... Cahid ağabey bu kitapların kendisine geçiş hikâyesini de anlattı bize… 

Cahid Ünsal’a, anlattığı hatıralar yazıldıktan sonra teyid ettirilmiştir.

CAHİD ÜNSAL ANLATIYOR

1337 (1921) senesinde Van’da dünyaya gelmişim. Mesleğim PTT memurluğu... Bütün hayatım Van’da geçti, PPT Bölge Baş Müdürlüğünde İdare Amirliği de yaptım. 1972’de emekli oldum. Halen Van’da ikamet ediyorum...
Babam Sami Kılıç, Aydın’ın Kuşadası İlçesindendir. Memleketi olan Kuşadası’nda vaiz ve imamlık yaparmış. 1. Cihan Harbi sonrasında nereden, nasıl icap ettiyse Van’a gelmiş ve tek başına bir evde kalmaya başlamış... Bazı polis arkadaşlar anlatmıştı bana; babamın gecesi gündüzü ibadetle geçermiş. Burada bir okulda din dersi hocalığı da yapmış; bunu da, yetiştirdiği talebeleri gelir anlatırdı. Babamın da asıl mesleği PTT’cilikdir. Bilahare kendisinden kuşkulanıp buradan alıp götürüyorlar. O sırada Kazım Karabekir’in haberi olunca tevkif olmaktan kurtuluyor. Babam, tekrar Van’a geri dönmek istiyor, fakat yukarıdan mani oluyorlar. Beni yanına almak istiyor, dayılarım vermiyorlar beni. Soyadım da artık babamdan farklı olmuş oluyor... 

Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ilk defa 1945 tarihlerinde -Allah rahmet etsin- Molla Hamid Ekinci ağabeyden duydum. Hamid Ekinci ağabey, Eski Said döneminde veya Yeni Said’e geçiş sıralarında Üstad Hazretleri Van’da iken, O’nun yanında, hizmetinde bulunmuş bir zattı... O sıralarda Van’da daha henüz kitap yoktu. Bilahare Sebilürreşad, Büyük Doğu gibi gazete ve dergilerden Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri olduğunu öğrendim ve temin etmeye çalıştım. O yıllarda dayım Cenap Ünsal Urfa’da PTT Müdür idi. Zübeyir Gündüzalp ve Cafer Sadık Çim, Urfa PTT’sinde telgraf memuru olarak onun mahiyetinde çalışıyorlardı. Dayım da Risale-i Nur talebesiydi. Dolayısıyla onlarla da muhabereleşmeye başladık. Dayım Cenap Ünsal -Allah rahmet etsin- hasta olarak bir gün bana geldi. Yanında Mektubat kitabı vardı; oradan okuyuverdikten sonra; Zübeyir ağabeyin Üstada gitmek isteğinde, hemen, her zaman izin verdiğini söylemişti.  

Eserler, ben Postanede olduğum için vasıtamla Van’a geliyordu. Koliler önce bana geliyor, ben de bu mıntıkadaki arkadaşlara sevk ediyordum. Çaycı Emin vardı; ilk olarak onunla beraber yapıyorduk bu kitap dağıtma hizmetlerini. Yalnız o zamanlarda daha yeni harflerle kitap çıkmamıştı; el yazılı teksirler geliyordu ciltli olarak. Malûm olduğu üzere eserler, yeni harflerle 1956’da kitap halinde basılmaya başlanmıştı… 

 


    
Üstadın gözleri iri ve açık maviydi

Sene 1957. Üstad Hazretlerini ziyaret maksadıyla Van’dan Isparta’ya gittim. Fakat Üstad Hazretleri Emirdağ’ında imiş. Ben de Emirdağ’ına geçtim. Orada ilkin Üstad rahatsız diye kabul etmek istemediler; kapının arkasına ziyaretçilerle alakalı mektubu asmışlar. Ben de: “Üstada söyleyin, ben Van’dan geliyorum” dedim. Zaten o zamanlar bayramlarda ben Üstad hazretlerine PTT’den tebrik telgrafı çekerdim. Üstad da umumî olarak cevap verirdi.  

İşte ağabeyler Van’dan geldiğimi söyleyince, Üstad Hazretleri, “gelsin” demiş. Elhamdülillah ziyaretine çıktım. Yatağındaydı mübarek, nur topu gibi… Gözleri iri ve açık maviydi… Üstadın gözlerine bakılmaz, baktırmaz derler ama ben çok rahat baktım. O bana baktı, ben ona baktım; bana bir şey demedi. Yanında Zübeyir ve Bayram ağabeylerin olduğunu hatırlıyorum. Üstadın başucu tarafına Bayram ağabey oturmuştu. Başkaları da vardı, gençlerden, ama onların kim olduğunu hatırlamıyorum... Onbeş dakika kadar konuştuk... Ben Hamid hocanın selamını söyledim. Üstad’ın karyolasının başucundaki masanın üzerinde yeni harflerle basılmış Sözler kitabının formaları vardı. Üstad, bu formaları eline aldı, kaldırdı ve bize doğru göstererek; “Bakın, Elhamdülillah Risale-i Nur matbaalarda basılıyor artık” dedi. Bana Van’ı ve benim kimlerden olduğumu sordu. Sonra: “Vaziyetim müsait değil; olsaydı seni onbeş gün misafir etmek, burada gezdirmek isterdim” dedi. Zaten benim İstanbul’a geçme mecburiyetim vardı. Bunu söyleyince, bana, Ahmed Aytimur’un adresini vermek istedi. “Bende var Üstadım” dedim. “Maşallah…” dedi. Elini öpüp ayrıldım. Üstadın huzurunda iken; “Mehdi Hazretlerine ziyaret etmek nasip oldu bana” diye Allah’ıma şükrettim. Ondan sonra hizmetlere hep böyle devam ettik, bugünlere geldik.
    
1945’de Van’da Molla Hamid, Çaycı Emin ve biz vardık sadece

1945’de Van’da Molla Hamid, Çaycı Emin ve biz vardık sadece… Hamid Kuralkan, Selahaddin Akyıl, Reşid Övet, Celal Alıcı, Kâmil Acar, Fahreddin Sayı, Nuri Güleşer falan sonradan, kitaplar gelmeye başladıkça Risaleleri tanımaya başladılar. Kitaplar Van’da bana geldiğinden bunlara kitap vermek bize nasip oldu. Böylece Van’da beş on kişi olmaya başladık. O ilk dönemde kitaplar Osmanlıca teksir halinde ciltli olarak gelirdi.

Risalelerde adı geçen Hacı Nuh (Polatoğlu) Bey ise; Hac’tan geldikten sonra Üstad Hazretlerine hediye gönderiyor. Bu hediyeler hurma ve Zemzem idi. Buna karşılık Üstad Hazretleri de Nuh Bey’e bir takım eski yazı eserlerden gönderiyor. O da, hikmet-i İlâhi işte, o günün şartları içerisinde korkup kitapları toprağa gömerek saklıyor. Bir gün Hamid  (Ekinci) hocaya; “bu kitaplar kaldı burada, ben ilgilenemiyorum, bunları birine verelim” diyor. Hamid hoca da kitapları aldı getirdi bana. Bu kitaplar işte gördüğünüz gibi hala elimde duruyor. Nuh Bey’in bize dostluğu vardı, fakat bizimle ilgilenmezdi… Barla Lâhikasında, Nuh Bey’in bu hediyesi dolayısıyla iki mektup vardır. Bu mektuplarda Nuh Bey’in adı çokça geçmektedir. 

Üstadımızın kardeşi Abdülmecid Nursi, benim doğumumdan önce de Van’da bulunmuşlardı. İşârat-ül İ’caz Tefsirinin Türkçeye tercümesini yaptığı sıralarda Van’daydı. Tercümeyi Van’da yapmıştır. Biz o zaman tanıştık, kendisiyle devamlı temas halindeydik. Kitabı tercüme ederken bir kenara çekilip o şekilde çalışırdı... 

Van’da, 1950 senelerinden sonra, Bahçıvan Mahallesinde küçücük bir dershane açıldı ilk olarak. Bir ara Selahaddin’in (Akyıl) evinde yaptık dersleri. Allah lûtfetti, her yerde olduğu gibi, Van’da da hizmetler bugün çok genişledi… 

Sadece bir kere baskına uğrayıp mahkemeye verildim. O da şöyle olmuştu: 1974 senesinde, Şeyh Taha Efendi vardı; rahatsızdı, onu ziyarete gitmiştik evine. Ders de yapacaktık orada. Fakat daha derse başlamadan baskına uğradık. Mahkeme bizi Diyarbakır Örfi İdareye gönderdi. Altı ay bir ceza verdiler. Fakat o da tecil edildi. 

Sana, burada yaşadığımız çok enteresan bir hadise anlatayım: 1. Şube Müdürü vardı burada, adı İbrahim. O, çok aleyhte birisiydi, çok düşerdi üzerimize, bizi takip ettirirdi… “Said-i Nursi idam edilse ipini ben çekerim” demişti bir gün bize. Hikmet-i İlâhi, aradan bir ay geçmedi; Hükümet Konağının dört basamaklı merdivenlerinden inerken düştü felç oldu ve öldü. Tokadını yedi, kendi ipini çekti…  

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum