1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Şöhret (Hikâye)
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Şöhret (Hikâye)

A+A-

Lemaat Ekseninde Duygu Çağrışımları (27)

Üniversiteye başlamıştın ama daha çocuktun. Çocuk gibiydin. Saf ve art niyetsiz. Yok, pek de çocuk sayılmazdın. Yaşına baksak erginlik çağından bir hayli geçmiştin. Duyguların gelişmemişti, iç dünyan olgunlaşmamıştı. Ne tam olarak kendinden ne de çevrenden haberin vardı.

Dar açıdan bir bakış.

Tek yönlü bir didiniş… Kendin gibi görüyordun herkesi.

Kendine kendinden zarar dokunacağına inanıyordun da başkasından zarar geleceğine nedense aklına bile getirmiyordun. Kendi dışındakilere öyle güvensiz bakmayı bile ihanet sayıyordun. Onlar günahsızdı, kendinse asla. Onlar, sevgiye dalmışlardı, serapa iyilikle yıkanmışlardı; kendinse sevginin çok uzağındaydın. Öyle kabul ediyordun. Onlar, sana düşmanca bakamazlardı; çünkü sen herkese dosttun, herkesi seviyordun; kimseye en küçük bir kuşkuyla bakmıyordun. Sana dünya da, üniversite de, yanındaki arkadaşın da, uzaktan sana el sallayan tanıdığın da melek gibiydi. Sanki kendinde bunca güvensizliğe neden olan duyguların hiçbiri senin dışındakilerde yoktu; onlar nefisten arınmışlardı. 

Ah Zeynel! Bu duygun güzeldi. Buna diyecek bir şey yok. Ama sen hayal dünyasında değil, gerçeklerin dünyasındaydın. Gerçeklerle boğuşmadaydın. Bin bir türlü ağaç türlerinin kalabalıklaştırdığı ormandaydın, içinde dikenlerin de bulunduğu ormanda. Lağımlardan ne zamandan beri temiz sular akmaktaydı. O temiz çağdan, o özgürlük, hilesiz, yalansız, her şeyi olduğu gibi anlama ve anlatma çağından çok zaman geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış. O parlak ışık çok gerilerde kalmış artık; bir huzmesi bile bize ulaşamıyor, ulaşsa da etkisini yitirmiş. Artık rüyalarda bile görülmüyor. Ah Zeynel! Sen tuttun çevrenin zemzem suyuyla yıkandığına inandın. O kadar ki başına gelen her şeyi de, başkalarından değil, yalnız ve yalnız senin o yontulmamış kafandan geldiğini sandın. Başkalarına olan kuşku kapısını tamamen kapattın. Kötülüklerde varsa yoksa hep sen oldun, sen vardın.

Ah Zeynel! Hadi sen kimseyi aldatmamalıydın, yanıltmamalıydın. İlke olarak bu güzeldi hani. Bu sana tam yakışıyordu. Öyle olman gerekiyordu. Aldatamazsın kimseyi sen, aldatmamalıydın! Bunu böyle bellemene diyecek yoktu, hayatının bir ilkesi haline getirmene de. Aldatmak, kendi konumunun inkârıydı elbette. Kendi gerçeklerine bu denli önem verişinin tam zıddıydı. Kişiliğine ters bir tutumdu aldatmak. Hile yapmak ve yalan söylemek! Hayır, bu sana hiç yakışmazdı. Kendi kendini yok saymaktı. Aldatamazsın sen kimseyi ve aldatmamalıydın! Bu yönde tüm kapıları kapatmalıydın. Bir delik kalmamacasına…

Ama dünya tek yönlü değildi ki a Zeynel! Yalnızca senin iyi olman bütün dünyanın iyiliğine yeterli değildi ki! Temiz suyla dolması gereken havuza sen temiz su getirmişsin, getirmeliydin de; ama başkalarının getireceği pis suya karşı önlemin ne oldu? Onlara karşı ne yapabildin? Madalyonun öteki tarafına bakman gerekmez miydi? Kimseyi aldatmayacağına olan kararlılığına kim ne söyleyebilirdi. O yöndeki kapıları kapaman güzeldi. Her zaman eksik olmayan, orada burada hiç beklenmedik anda ortaya çıkan aldatanlara, kötü niyetli sırtlan yaradılışlılara karşı ne önlem aldın Zeynel! O yöndeki kapıları ne ettin? Ardına kadar açtın değil mi?

Aldatmayı gündeminden kaldırdın, tamam. Peki, aldanmaya karşı önlemin ne oldu? Sen etkilersin de kimseden etkilenmez konumda mısın? Bir önlem almamışsan tüm kapıları açmışsın demektir. Aldanmayı, hücumları, fırtınaları, kasırgaları ve bütün gözeneklerden içeri giren sel felaketlerini hiç mi düşünmedin. Aldatma kapısına kocaman bir kilit vurdun. Aldanmaya karşı kapılarınsa tamamen açık.

Bu duygular içinde üniversiteye başladın. Sınıfındaki öğrenci arkadaşlarına göre düzeyin iyiydi. Hele yabancı dillerinde ders hocalarıyla yarışıyordun sanki. Gramer bilgisinde iyi bir mantığın vardı. Tercümenin hakkını veriyordun.  Fransızca dilini bir hayli ilerletmiştin. Fransızca parçalarının tercümesinde hocan bile hayran kalmıştı sana.

Okul kütüphanesinde ne kadar roman varsa hepsini okumuştun yarım dönem içinde. Uykun çok azdı. Yerken ölçüyü kaçırmıyordun. Dinlenmen yok gibiydi. Bir tepen, şehrin oradan neredeyse kuşbakışı görüldüğü bir tepen vardı. Tarihi bir tepeydi burası. Dinlendiğin yer burasıydı yalnızca. Orada kendini buluyordun deyim yerindeyse. Diğer zamanlarda hep çalışma. Yoktu boş zamanın. Senin çalışma yöntemine herkes hayrandı. Hani hatırlıyor musun bir asistan sana yaklaşmıştı büyük bir saygı içinde. Sen de “ne bu!” diye şaşırmışsın aniden. O seni tebrik ediyordu. Sana övgüler diziyordu. Kütüphanedeki kitapları okuduğuna ilişkin kanaatini belirtmek için “Sana roman dayanmıyor” diyordu. Hatta seni örnek edindiğini de sıkıştırmıştı sözlerinin arasına. 

Sınıf arkadaşların sana başka gözlerle bakıyordu. Bir dehanın gizlendiğine inanıyorlardı sende. İnce meseleleri gelip sana soruyorlardı. Sen gönlünü onlara açıyordun hep. Onlara yardım ettiğin için seviniyordun; artı olarak bir de zevk alıyordun. Öyle bir zevkti ki sanki biricik olma zevkini de andırıyordu. Öyle ya tüm sınıf çevrendeydi; sınıfın odak noktasıydın. İlginin tam ortasındaydın. Etrafını sevgi haleleri sarmıştı.   

Sen, önceleri bir şey demiyordun. Tepkisizdin buna sanki. Kendini sen tanıyordun herkesten çok. Kendin öyle olmadığını biliyordun. Bir gurura kapılacağına da ihtimal vermiyordun. Kendine güveniyordun. İç dünyana kimsenin girebileceğini sanmıyordun. Değil sınıf arkadaşlarından, kimseden sana bir kötülük geleceğine inanmıyordun. Aldığın sinsi zevkini de çalışkanlığının bir ödülü olarak sayıyordun. Hani bal tutan parmağını yalarmış ya; onun gibi bir şey. Üstelik sen çalışıyordun. Geceyi gündüze katıyordun. “Bu kadarı da mı olmasın!” diyordun. Önceleri iltifatlardan da hoşlanmıyordun. Onlar sana tunçtan ağır geliyordu. Ama iltifatlar, ilgiler o denli sana geliyordu ki sen de bir ara, dışarıdan, güvendiğin, kendinden çok güvendiğin insanlardan gelen bu iltifatların haklı sebeplerinin olduğuna da inanmıştın sanki. Bazen de güneşin batışının bütün haşmetiyle görüldüğü okulun teras katında, “olmaz böyle bir şey, ben neyim ki” diye de sana misafir olan bu duygularını içinden koparıp atmak istiyordun. Tehlikenin ayak seslerini mi duyuyordun ne?

Kendini sorguluyordun hep. Dış dünyayı hep haklı görüyordun. Bu yüzden de içinden arkadaş iltifatlarını pek haksız görmüyordun. Geliştirdiğin felsefeye ya da anlayışa göre onların hata yapacaklarını, sırf nefsinin, her zaman kendinin haksızlık yapacağını vurgulamak için biraz olsun inanmaya yaklaşmıyordun. Onların senin gibi duygularla bezenmiş olduklarını yine sırf kendi kusurluluğunu gündemde tutmak için kabul etmek istemiyordun. Onlardan gelecek zararı ise hiç düşünmüyordun. Onların seni aldatacaklarını sanmıyordun. Sen kimseyi aldatmıyordun ya; onların sana bu denli açık kalleşlik yapacaklarını aklının köşesinden geçirmiyordun. Herkesi kendin gibi kabul ediyordun. Onlara karşı bir önlem olarak, kendini korumak adına bir kapıyı bile kapatma gereğini görmüyordun.

Senin insanlara kötülük etmemene bir şey diyecek yok a Zeynel! Ama onlara güvenememe noktasında bir açık kapı bırakabilirdin. Olur ya senin taşıdığın kötü yanlarına yenik düşenler çıkabilirdi. Duygularının kölesi olanlar olabilirdi. Senin de bilmediğin taraftan, oradan buradan, farkında olmadan açık bıraktığın kapılardan sana nüfuz edebilen insanlar belirebilirdi çevrende. Sense tüm bu ihtimalleri, hayatın gerçekleri oldukları halde, hepsini yok saydın. Dışarıdan gelebilecek hücumlara karşı hiçbir önlem almadın.

Olan oldu a Zeynel, devletlerin niçin silah depoladıklarını düşündün mü hiç? Elbette komşu devletlerin muhtemel düşmanlıklarına karşı… Sen bir devlet olarak kimseye düşmanlık beslemeyebilirsin. Diğer devletlerin her şeyi senin elinde mi? Onlara ne kadar güvenebilirsin? Senin iyiliklerini unutup sana bir tuzak kurmaya çalışsalar, önlemin ne olacak? Önceden yaptığın bunca iyiliklerin bir işe yarayacağına nasıl garanti verebilirsin? Gafil avlarlar seni Zeynel! O zaman sen de nereye uğradığına şaşırırsın ve sonra doğduğuna pişman olursun. Sonra küsersin dünyaya. Kendine, hayata ve varlığımızın müsebbibine küsersin. Allah korusun, sonunda ise tam bir müflis olursun!

Yok yok, insanlara karşı etrafına kaleler inşa etmelisin, kaleler. Onlardan gelecek hücumlara kapılarını kapatmalısın bir delik bırakmamacasına. Bu önlemi aldığın takdirde senin yapacağın iyiliklerin amacına daha tezden ulaşacağını düşünebilirsin.

Sana gelecek hücumların görünüşte en günahsızı iltifatlardı. Ben onları da düşman hücumları olarak niteliyorum. İnsanı can evinden vuran en sinsi silahlardır onlar. Kimi zaman bilinçsiz kullanılır bu silahlar ve kimi zaman da bilinçli. Bilinçlisi en tehlikelisi ve en ağır darbelisi... Görünmeyen bir etkisi var. İltifatlardan en çok hoşlanan senin duygularındır. Belki de farkında olmadığın duyguların. Ne aklını ne de kalbini dinleyen duyguların. Aklını da kalbini de baypas ederek yanıltırlar seni. Deyim yerindeyse seni arkandan hançerlerler. Hiç farkında olmadan… Yine farkında olmadan bir ben oluşur sende. Yalancı ben. İstersen ego diyelim buna. O senden görünür hep. Öylesine ki o olup çıkarsın sen. İltifatlardan hoşlanırsın. Sen ona kanarak iltifatları kendine bir hak olarak kabul ettiğinde yine farkında olmadan başka oluşumlara hazırlanır iç dünyan. Rüzgârın nereden estiğini bilemeden... Hep böyle olur bunlar. Sense bu ihtimalleri hiç hesaba katmadın. Eğri oturup doğru konuşalım. Böyle olmadı mı?

Senin ünün sınıfın dışına çoktan taşmıştı. Hiç tanımadığın senden çok büyük öğrenciler yolda sana selam duruyorlardı. Onlar senin ağabeylerindi, büyüklerindi. Saygın öğrencilerdi üstelik. Okulun talebe cemiyetinin yönetimindeydiler. Sana olan iltifatlarının nedenini bile bilmiyordun. Olup bitenlerden haberin yoktu. Bu sonuç, senin ince zekânın bir eseri olmadığını da biliyordun. Hani bazı büyükler, kendilerine o denli yoğunlaşırlardı ki kendilerinden başkası onları hiç ilgilendirmezdi. Sen böyle değildin. Sen de bunu biliyordun.

Sınıfın sana yakıştırdığı yalancı şöhretini yaymışlardı bir şekilde okulun bütününe. Tam anlamayanlar, tam anlamadıkları şeyi abartılı aktarmaları huylarıydı ya; seni de öyle anlatmışlardı anlatabildiklerine. Senden söz edildikçe şişip durdun. Bir başka Zeynel oldun. Hayali Zeynel. Ama sen farkında değildin. Bir de o günler siyasetin cafcaflı olduğu günlerdi ve taraf elde etmek için herkes yarış içindeydiler. Seni saflarına geçirmek için çalışıyorlardı. Sen saftın. İyi ki saftın. Gerçekten siyasetin S’sini de bilmiyordun. Senin için bu da güzeldi elbette.

Ama her zaman söyledim ve yineleyerek söylüyorum ki senin saf olman çevreni saflaştırmaya yetmezdi ki.

Siyasallaşmanın sathı mayiline tam girmiş olan okulun önemli bir bölümü senden çok şey bekliyordu. Sen bu yönde sanılan bir yeteneğin olsaydı onları basamak yapıp çok şeyler yapabilirdin. Bir idol, ne bileyim bir lider olabilirdin. Çünkü seni olduğundan başka özellikte görüyordu herkes. Kendini her yönüyle yetiştiren bir zekâ… Belki de bir deha. Elbette sen kendini öyle kabul etmiyordun Zeynel! Çünkü sen o kapasitede hiç değildin. İyi ki değildin.

 Ama yine de hoşlanıyordun bu durumdan. Kendini güvencede hissediyordun. İçinin değil, dış dünyanın güvencesinde. İltifatlar, sana selam duruşlar ve saygı gösterileri bir dayanaktı senin için. Onları gördükçe gevşiyordun, rahatlıyordun. Geceleri bile bu hali sayıklıyordun. Kendinde senin keşfetmediğin bir şeyler mi vardı yoksa?  Hatta kimi zaman “bir şey var ki oluyor bunlar” diye geçirmiyor muydun içinden?

Kimi zaman da bu iltifatlardan hoşlanmadığın da doğruydu. Bunlarla karşılaşmamak için yolunu bile değiştirirdin. Bu, senin tevazuundan değil de yeteneksizliğinden, kapasite yoksunluğundan, hatta ve hatta çapsızlığından kaynaklandığını sen de biliyordun. Biliyordun iltifatların hakkını veremeyeceğini, altlarında ezileceğini, karşılarında silineceğini.  Böyle yapsan da, sana karşı olan bunca saygı gösterilerinden sıkılsan da, içinin bir yerinin bunlardan haz aldığını sen de hissediyordun.

Aylar ayları değil, günler günleri kovalarken, çoğu zaman olduğu gibi, bir akşam vakti, tam güneş batarken, o kor haline gelmiş güneşi seyrettiğin sessizliğinde, sana büyük bir saygı içinde yaklaşan, senden bir hayli büyük olan son sınıf öğrencisini hatırladın değil mi?  İzin istedi senden yanına gelmesi için. “Esteğfurullah” dedin. Biraz şaşkın, sen de saygı vaziyetini alarak hemen ona yer ayırdın. Onun hal hatır sormasından ve senin de teşekkür edip aynı karşılığı vermenden sonra, biraz da çekinerek, sana bir istirhamının olduğunu söylemişti. Ama yapacağınıza ilişkin ona söz vermeni de rica etmişti. Sen hiçbir şeyden haberin yoktu. İyi ki temkinli davrandın. Sen de “Yapabilirsem hay hay!” dedin.  “Sen yaparsın, yaparsın” diye, seni senden daha iyi bilircesine, peşin peşin söz almak istedi senden. Gülümsedin. Anlaşılan zaman kaybetmek istemiyordu.  “Senden bir kitap çevirisini istiyoruz!” dedi. Bunun talebe cemiyetinin bir hizmetinin, hem okulun bir reklamının ve hem de bu kitabı çevirme payesinin okullarına ait olmasını düşündüklerini de bu teklifin peşi sıra aceleyle sıralamıştı.

Bu kez daha çok gülümsedin. Sen de duraklamadan “Yapamam ki!” dedin. Kendini biliyordun çünkü. O hiç oralı olmadı. Senin yapacağından o kadar emindi ki “Hepimiz sana yardımcı olacağız” diyerek, seni motive etmek istedi. Sen ne kadar “Yapamam” dediysen, o “Sen yaparsın” diye hep ısrarcı olmuştu. Israrları çok uzun sürdü. “Evet” deyip sonradan mahcup olmaktansa bir kaçamağı saklayan yalan söylemek zorunda kaldın. “Benim özel çalışmalarım var. Benim için hayati önem taşıyan bu çalışmalarıma ara veremem!” diye özür dileyerek, kestirip attın. Senin kararlı olduğunu gören bu cemiyet elemanı fazla üstelemedi artık. Büyük bir hayal kırıklığı içinde yanından ayrıldı. Sen de derin bir nefes aldın. Yalancı şöhretinin bir darbesini oracıkta yedin; tam da güneşin batışına tevafuk ederek. Bir darbe değildi yalnızca; darbelerin peş peşe sökün edeceği, acı üstüne acıların sıralanacağı bir başlangıçtı bu.

Ah Zeynel! Yüzün nasıl da pembeleşti. Gözlerini kaçırmak için uğraşmana gerek yok. Olan oldu. Alacağın dersler elbette çok oldu bundan. Acılar, iyi öğreticilerdir. İnsanın başka tür görünmesinin bedelleridir bunlar. Olduğun gibi görünmenin elbette çareleri çoktu. Kimi zaman eksiklerinle de kendini tanıtmanda yarar vardı. Dışarıdakiler, hele yetersizseler, ferasetleri de yoksa, muhataplarını anlamada çok zorlanırlar. Gözlerinde büyüttükleri insan çoğunlukla sanılarının kurbanı olur. Muhataplarını yanıltırlar. Tepetaklak uçurumdan aşağı atarlar. Acımasızca. Belki de iyilik yapma düşüncesiyle.

Ah Zeynel! Başkaları da yararlanmak istedi senden. Hatırlıyorsun değil mi? İyilik etmeyi istiyordun. Böyle bir fırsatı yakaladığına sevindin. Doğrusu samimiydin. Meğer o grup diğer büyük grubun, seni alkışlayan grubun tam rakibiydi. Nereden bilecektin. Çevrenden habersizdin. Hem bilsen ne olurdu; sana el uzatanı tepen bir kişi değildin. Onlarla göründüğün için yavaş yavaş soğumaya başladılar senden. Kısa zamanda yüzler ekşimişti. İltifatlar eksilmişti. Bazıları selamını bile almaz olmuştu. Seninle karşılaşmamak için yollarını değiştiriyorlardı. Sen hâlâ çevrenden haberin yoktu, dönen dolaplardan da. Seviyordun hepsini. Herkese yardım etmek en büyük idealindi. Kim bilir belki de herkese şirin görünmek istiyordun. Bu tür görünmenin bedeli ağırdı elbette. Kalbinden azıcık geçmiş olsa bile yeterdi acılar çekmeye.

Hikâyeni yüzüne vurduğumun başında söylemiştim sana kendini henüz tam tanımadığını. Tanımış olsaydın senin gibilerini de tanırdın. Herkesin birer dünya olduklarını ve birer cani olma potansiyelini sakladıklarını… Sen onlara karşı dürüst olmakla görevinin tamamen bittiğini sandın. Ah bir de kendine güvenemediğin gibi onlara da az da olsa güvenmeseydin, az da olsa mesafeli dursaydın.

Yardım etmek istediğin diğer grup da seni elde etmeye çalışıyordu sana olan ihtiyaçlarını koz olarak kullanarak. Ama erken uyandın. Büyük bir meşrep tutuculuklarına şahit oldun. Karşı gelerek doğrusunu ifade etmeye çalıştın. Birlikteliğiniz uzun sürmedi. Bu kez hem onlardan hem ötekilerden oldun. Yapayalnız kaldın. Terastaki yalnızlığın daha sıklaşmıştı. Olup bitenlere anlam veremiyordun. Acıların seni hırpalamaya başladı. Geceleri de acı çekiyordun. Kafandaki sorulara cevap veren yoktu çevrende. Yalnızlaştığın iyice ortaya çıkınca, diğerlerinden daha mert olana, “gel biraz!” dedin; kenara çekerek, “Bu gördüğüm hal nedendir ?” diye sordun. O da dobra dobra “Onlarla görüldüğünden” dedi yalnızca. Ayrıntısına da gerek yoktu zaten. Olup biteni anladın ama çok geç oldu. 

Gece gündüz acılar içindeydin. Toplumdan soyutlanmanın acılarıydı bunlar. Kendini tam tanıyamamanın acıları… Olduğun gibi görünememenin sancıları… Dünyanın kaç bucak olduğunu bilememenin kaosu...

Çektiğin acının zirvede olduğu bir an dersteydin. Sınıfta ders dinler gibiydin. Can sıkıntın seni baştanbaşa sarmıştı. Rahatsızlığını beyan ederek hocandan izin istedin. “Hay hay” dedi. Her zaman gittiğin tepeye zor attın kendini. O tepeyi kaç kez dolaştığını hatırlıyor musun? Kaş kez olursa olsun, hayati nefeslerini ancak orada alabildiğin kesindi. Cennetten bir zirve geldi sana o tepe. Orada kendi kendine neler konuştun neler! Ne kadar kaldığını da hatırlıyor musun? Öğle yemeğine gitmediğini iyice hatırlaman gerekir. Pansiyonda arkadaşın yemek ayırdıydı sana.  O gece sabaha kadar bir oyana bir buyana döndün yatakta. Uyuyamadın.

Günlerin hep böyle geçiyordu. Yalnız. Acılar içinde. Yalancı şöhretin kurbanıydın. Ama bilmeden bu şöhret denen illete kapılmıştın. Kendine güveniyordun. Birilerinin bilerek ve bilmeyerek sana nüfuz edeceklerini düşünemiyordun. Heyhat! Senin bir verici yanın varsa bir de alıcı yanın vardı. İki yanlısın sen. İyiliğin ve kötülüğün kaynağı sende… İyiliğe özen gösterdiğin gibi kötülüğe karşı o denli uyanık olman gerekirdi. Hayat boşluk kabul etmezdi. Acılara dayanamadın. Geceleri az mı gözyaşı döktün.

Unutmak için çevrenden uzaklaşmayı tek çare olarak gördün. Orada da yanıldın galiba. Sen kendine yoğunlaşmaya çalışmalıydın; kendini tanımaya, kendi dertlerinle uzun süre yüzleşmeye, acılarını sevmeye, acılarını üstat bellemeye, çevren seni terk etmeden senin çevreni terk etmeye. Öyle bir hale gelmeliydin ki yalnızlığınla sevgi haleleri içinde olmaklığın arasındaki fark sıfırlanmalıydı. Varlıkla yokluk eşit hale gelmeliydi sende.

Sen bu yolu değil de daha uzun yolu seçtin. Ayrıldın çevrenden, öğreniminden olma pahasına.

Ah Zeynel! Şimdi ise yüzündeki kırışıklıklardan çok çektiğin nasıl belli oluyor.

Bunca çektiklerinden geriye kalansa yalnızca koca pişmanlık… 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum