1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Şerh, izah, talim, tefsir ve isbat konusunda mülahazalar
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Şerh, izah, talim, tefsir ve isbat konusunda mülahazalar

A+A-

Anlayarak okumak ve buna bağlı olarak şerh, izah, talim, tefsir ve isbat konusunda mülahazalar

Bediüzzaman, anlamak konusunda münhasıran bir bahis anlatmaz, bazı bahislerin satır aralarında anlamak konusuna temas eder. Bunlardan biri ism-i Kayyum ile ilgili bahsin başındaki itizar ve ihtardır. Bediüzzaman ism-i azama dair bahislerin karakteristiğini anlatır: “Bu çok ehemmiyetli meseleler ve çok derin ve geniş ism-i Kayyum’un cilve-i azamı.“ (340) Çok ehemmiyetli meseleler ism-i azam konusudur. Çok derin bir yere inmek, manayı yakalamak zordur, ayrıca çok geniş olan bir şeyin de ihatası zordur. Demek bahisler hem derindir, hem de geniştir. İşin zorluğundan dolayı ism-i azam ile ilgili altı bahsin her birinin başında bahsi kuşatmada ve yakalamada çektiği zorluğu hatırlatır. Mesela ism-i Kayyum bahsinde, “İsm-i Azam’ın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyum isminin bir cilve-i azamı Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir hapishanesindeki müsaadesizliğim cihetiyle o nur-- azamı elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim“ der. Onun aklına görünen bir bahis, bizim aklımıza ne kadar görünür, bizim aklımız ne kadar akleder? Hapishane şartlarında ve zulüm içinde aklına görünen bu bahsi tamamıyla beyan edemediğini söyler. O, bahsi tamamıyla beyan edemezse, biz anlamakta ne kadar çeşitli tavırlar takınırız.

İsm-i Hayy’i anlatırken de yine bahsin başında işin zorluğuna işaret eder: “İsm-i Hayy’ın bir cilvesi Şevval-i Şerif’te Eskişehir hapishanesinde uzaktan uzağa aklıma göründü. Vaktinde kaydedilmedi. Ve çabuk o kudsi kuşu avlayamadık. Tebaud ettikten sonra hiç olmazsa bazı remizlerle o hakikat-ı ekberin ve nur-ı azamın bazı şualarını muhtasaran göstereceğiz.“ Bahsi bir kuş gibi yakalayan, bu kadar müşküllerini anlatırsa, ya okuyan ne tür müşküllerle karşılaşır, var kıyas eyle.

Bu İtizar yani özür bahsinde, müellif okuyucularından özür diliyor. Yani “Ben bu çok derin ve geniş bahisleri anlatmakta yetersizlik gösterirsem sizden özür dilerim.” diyor. Anlatan bu bahiste böyle bir tutum sergilerse, anlamak isteyen okuyucu, derin ve geniş bir bahsi anlamakta nasıl zorluklar çekecektir. Elbette onun işi müelliften daha zordur.

İhtar bahsinde ise, okuyucunun anlamak konusunda yetersizlik göstermesinin A’dan Z’ye boyutlarına bir ölçü getirir. Herkes anlama konusunda bir yerde ve bir noktadadır. Noktanın artı tarafı anladığı, eksi tarafı ise anlamadığıdır. İhtar’daki ilk cümle anlamak üzerine kurulmuştur. Okuyucusuna hatırlatmada bulunur, yani ona ihtar eder. İhtar ikazdan daha önce gelen bir tutumdur ve cezadan önce uyarıcı bir niteliği vardır. Şimdi İhtar kısmındaki bu cümleyi alalım: “İsm-i azama ait nükteler azami bir surette geniş, hem gayet derin olduğundan hususan ism-i Kayyum’a ait meseleler ve bilhassa Birinci Şuaı maddiyyunlara baktığı için daha ziyade derin gittiğinden elbette her adam, her meseleyi, her cihette anlamaz.” (340) İtizar’da bahsin karakterini anlatan Bediüzzaman yine burada da ikinci defa bahsin karakterine vurgu yapar: “İsm-i azama ait nükteler azami bir surette geniş hem gayet derin olduğundan.” Yukarıda geniş derken burada; “azami bir surette geniş” der ki, azami zaten daha büyük demektir. Her ikisi de pekiştirilmiş sıfat cümleleridir.

Burada anlamak konusunda bir cümle söyler, aynı zamanda bu, Nurlar hakkında genel bir kuraldır: “Elbette her adam, her meseleyi, her cihette anlamaz.” İnsan, bilgisi, metin anlayışı, kelime bilgisi, çözümleme ustalığı ve saireye göre metni anlar. Felsefede, sanatta, dinde, estetikte, ilimde metni ve olayı, olguyu okumak ve anlamak binlerce yılın sorunudur. Yanlış okumalar yüzünde nice olaylar olmuş, nice büyük insanlar ölmüş, nice savaşlar yapılmıştır. Bir Cemel vakasında, olayı farklı okuyan iki kısım insan, binlerce insanın ölümüne neden olmuştur.

Adı üstünde her mesele, insanların kapasitelerine hitap eder, eğer kapasitesi varsa anlar, yoksa anlamakta zorlanır, bu cümle onu kasteder. Sonra her cihette anlamak var ki, bir meselenin belki beş, belki on, belki sayısız boyutu vardır, herkes kapasitesine göre boyutlarını okur. Böylece Bediüzzaman, anlamak olayının, insanın kültür ve kapasitesine göre olduğunu anlatır.

Nurları okuyan insanlar, zaman içinde kapasitesini artırmaya çalışmıyorlar, hep düz okumalar yüzünden yerinde sayıyorlar. Bir kimse anlamayı kendine sorun etmiyorsa, metin kendini ona vermez. Ancak kapasite artırmaya çalışmakla kelime bilgisini ve metin çözümlemeyi öğrenmeye gayret etmekle daha iyi anlayabilir.

Bediüzzaman meseleden herkesin bir hissesi olduğunu da belirtir: ”Fakat herkes her meseleden bir derece hisse alabilir.” Burada “bir derece“ hisse alabileceğini söyler. Bir derece, herkesin karihasına ve anlayışına göredir. Eğer kelime bilgisi, kelimelerin cümle içinde kazandığı anlamları, bahsi takip edip metinin nerede anlam açılmasına geldiğini bilmez veya bilgisi az ise, ona göre anlar. Bu yüzden Bediüzzaman tamamıyla anlamak fikrine karşı çıkar ve; “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz.” kaidesi ile “bu manevi bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum” diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. “İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır.”

Burada üçüncü defa ism-i azamın karakteristik özelliklerini anlatır: “İsm-i azama ait meselelerin ihata edilemeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır.” Üç sözünde de derinlik, genişlik, incelik gibi mananın katman derecelerini anlatan cümleler kullanır. Akıl görmeyecek derecede incelerinin olduğunu söylemek herkesin anlayamayacağı manasına gelir.

Bahislerin derinliğine inmenin, genişliğini ihata etmenin, yüksekliğine uzanmaya çalışmanın imanı güçlendireceğini anlatır: “İsm-i Kayyum’un birinci şuaına herkesin fikri yetişmez, fakat hissesiz de kalmaz, belki herhalde imanının kuvvetlendirir. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azimdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması bir hazinedir. İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki diyor ki: “Bir küçük mesele-i imaniyenin inkişafı benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere müreccahtır.”

Bediüzzaman metinlerle okuyucu ilişkisini bir bahçe örneği ile anlatır: “Bu manevi bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir.” Risale-i Nur manevi bir bahçedir, herkes boyunun, bilgisinin, metinlerle olan ülfetinin doğrultusunda bahsi anlayabilir. Herkes boyunun ölçüsüne göre, karihasına göre anlar, demektir. Bediüzzaman anlama olayını bütün boyutları ile anlatır, kişilerin şahsi ve indi yorumları burada manasızdır.

İsm-i azamın yedincisi İkinci Şua’dır. Bu bahsin başında da yine anlamak ile ilgili bir cümlesi vardır, önemlidir. Bunlar ölçülerdir; “Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşallah.” Anlayarak okumak, okumaktan farklıdır. Gazete gibi okunan bir metni takip etmek dahi zordur, nerde kaldı anlamak.

Dördüncü Şua’nın başında bir cümle vardır. O da yine ihtar kabilindedir: “Risale-i Nur sair kitaplara muhalif olarak başta perdeli gidiyor, gittikçe inkişaf eder.“ Peki bu perdeler neden açılıyor? Herhalde okuyucunun öğrenmek isteğine göre şekilleniyor. Bir eleştirmen, “büyük eserler okuyucusunu seçer” diyor. Çok doğrudur. Bediüzzaman da okuyucusunu seçiyor. Yine bu konuda bir fikri var.

Otuzuncu Lema’nın Altıncı Nüktesi’nde ism-i Kayyum’da şöyle bir isteği, ön şartı var: ”Bu risaleyi okuyan eğer mütefennin değilse, Birinci Şuaı okumasın veya ahirde okusun. İkinci’den başlasın.” Burada materyalistler denen bir şer güruh, yine natüralistler, felsefe tarihi ve atomcular hakkında görüşler var. Bu konularda fikri olmayan kişilerin bahsi okumamasını istiyor. Bu da anlamanın bilgi ile doğru orantılı olduğunu ifade eder. Bediüzzaman “mütefennin” diye ismettiği bir okuyucu tipi arzuluyor.

Bediüzzaman uzun cümleler ile hakikatleri anlatır. Her uzun cümlenin içinde yerine göre on, onbeş, yirmi yan cümle vardır. Onları birbirine raptedip sonuçlandırmak oldukça zor bir şeydir. Cümlelerin çözümü ayrı bir eğitim gerektirir. Metin çözümleme edebiyatın, sanatın, dinin ve felsefenin temel sorunlarından birisidir. Eğer hiç metin çözmeden, cümlenin anlamını anlamadan okuyorsa, yıllarca okur yine anlamaz.

Risale-i Nur bir kelime hazinesidir. Bediüzzaman Osmanlıca kelimeleri seçerek ve süzerek kullanmıştır. Her kelimeyi yerinde ve ağırlıklı olarak kullanmıştır. Aynı anda sekiz, on benzer kelime kullanır ve bu kelimeler, eş anlamlı, birbirine benzer ama birbirinden ayrıdır. Mesela hüsün, güzel, insicam kelimeleri güzel ile ilgilidir. İnsicam birbirinden farklı nesneler ve olaylar arasında kurulan güzelliktir. Bediüzzaman kelime iktisadı yasasına göre bu kelimeyi çok az kullanmıştır. Mesela Kur’an’daki insicamı nazara verir. Kur’an’ın bahisleri arasındaki insicamı anlayacak bir âlimin, bu ülkede de başka yerde de olduğunu sanmıyorum. Çünkü Kur’an’a bir harita gibi bakacak biri lazım ki, o da kendisidir. Böyle bir bakış açısı yok. Dolayısı ile o kelimenin Kur’an’daki açılımını anlatmak imkansızdır tabii bize göre. Hüsün, ihsan, tahsin, muhsin, istihsan aynı kökten doğan güzellik menşeyli kelimeler ve her biri farklı yerde kullanılır. Bunları anlamak, kelimeler üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirir. Lütfen Nurları anlamak için çabalayalım. Bir hazine bulacağımız kesindir. Ama güzel kelimesini çok kullanır. Onun kullanımında kelime iktisadı yasası farklı uygulanır.

Bir de Bediüzzaman’ın bir tekniği, özel anlatım metodu da bir bahsi, her yerde aynı şekilde anlatmamasıdır. Bir yerde bir iki şubesini, bir yerde birkaç şubesini, hem de farklı kelimelerle aynı konuyu farklı şekillerde anlattığı yerlerde, kişinin çağrışımları ile bahisleri birleştirip birbirlerinin izahını sağlamasıdır. Bu uzun zaman okumak ile alakalı olan bir durumdur. Mesela iman rükünlerinin hepsinin birbiri ile bağlı olduğunu Lasiyyemalar’da da anlatır. Meyve Risalesi’nde de ama ilk kitapta bahis ağır ve veciz cümlelerle, ikinci anlatımda hapislere anlattığı için daha sade anlatır. Bunları bir arada mukayeseli anlatan bahsi kişisellikten uzak anlatır. Bahisler birbirini izah eder.  

Bediüzzaman’ın talebelerine yüklediği görevler:

“Bundan sonra Risale-i Nur’un tekmil ve izahı ve haşiyelerle beyanı ve isbatı size tevdi edilmiş.“ Risale-i Nur talebeleri arasında bu dört şey konusunda ne yapılmıştır? Tekmil, izah, haşiyelerle beyan ve isbat. Bir görevlendirme yapılmış ama bunlarla ilgili bir fiiliyat yoktur.  Bugün yapılan sadece çeşitli şekillerde okumak, onun ötesinde bir şey yoktur.

Daha sonraki cümle: ”Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım. Evet Risale-i Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’an’ın Kelamullah olduğuna ve icazi nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya Haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cemedilse ve hakeza... Mükemmel bir izah ve bir haşiye ve şerh olabilir.” Bediüzzaman izahın, haşiyenin ve şerhin yolunu açıyor. Ama ne haşiye var, ne izah ve ne de şerh etmek var. Geçmiş dönemlerde çeşitli eserler üzerinde izah, özellikle bahsi izah etmek için yapılan haşiyeler ve bahsi kendi içinde çözümlemek anlamında şerhler var. Ama yapılan izah, haşiye ve şerh yokytur.

Bir başka cümle: “Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış.“ Tafsil açmak, bahsi genişletmek demektir. Demek ki bazı bahislerin izah edilmesi gerekiyor, bazı bahislerin de açılması gerekiyor. Bunlarla ilgili de bir faaliyet yoktur.

Bediüzzaman, “Sizin vazifeniz devam ediyor” derken talebelerine vazifeler yüklemiştir. Paragrafın son cümlesi daha şumüllüdür: “Ve inşallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talim ile belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci mektupları ve telif ile ve Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Makamını tekmil ile Risale-i Nur’u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek.” Risale-i Nur’u sadeleştirenlere muhalefet etmek bir konudur. Peki biz ne yapıyoruz? On beş görev yüklenmiş bizzat Bediüzzaman tarafından. Bugüne kadar bunlara benzer hangi işler yapılmıştır? Bunları sorgulamıyoruz.

Tekmil, bir bahsin eksik görülen noktalarını tamamlamaktır.

İzah, şerh ve açıklama manasına da gelebilir.

Haşiyelerle beyan / tahşiye / şerh, commentaire, açıklama, genişleterek anlatma, herhangi bir edebiyat veya başka bir metnin anlaşılmasını kolaylaştırmak için orada geçen bazı kelime ve deyimleri anlatma işinden meydana gelen eser.

Haşiye / bir yazı sayfasının altında metnin herhangi bir noktasıyla ilgili olarak yazılan açıklama, derkenar, hamiştir. Bu şekilde metnin altına açıklamalarla metni anlaşılır hale getirmektir.

İsbat, bir hakikatin soyutluktan somut hale getirilmesi için yapılan mantıki yorumlama ve sıralamadır. Bediüzzaman bunu eserlerinde çok uygular. Mesela 19. Mektub’un başındaki Birinci Nükteli İşaret’te olduğu gibi. Veya Allah’ın her yerde hazır ve nazır olması konusu gibi. (16. Söz)

Neşir, eserlerin çeşitli şekillerde yayınlanmasını sağlamaktır.

Talim, öğretme metodolojisi, okuma şekilleri, anlama şekilleri, izah şekilleri üzerinde yapılan uygulamalı derslerdir.

Tanzim, metinleri sıraya koymadır.

Tertip, düzenli hale getirme, dağınıklığı gidermedir.

Tefsir, interpreter, yorum, açıklama, Kuran’ı yorumlama bilmi ve bunun kitabı olduğu gibi, Risalelerin de yorumlanması ve tefsir edilmesine cevaz var demektir. Bir metnin anlaşılmayan kısmını yorumlamak demektir. Açıkça anlaşılmayıp anlamında duraksanan bir metne, bir söze, bir harekete, aydın bir maksat yüklemedir. Anlaşılmayan noktaların neler olabileceğini belirtmedir.

Tashih, bazı konulardaki değerlendirmelerden oluşan yanlış anlaşılmaları düzeltmektir.

Mevlana’nın Mesnevi’sine haşiyeler, şerhler yazılmıştır. Bediüzzaman’ın eserlerine hangi şerhler yazılmış? Ünlü filozofların eserlerine şerhler yazılmış, İslam ulemasının eserlerine farklı kişiler tarafından haşiyeler, satır arası izahlar veya metnin kenarına izahlar, açıklamalar yapılmıştır. Risale-i Nur da bunlar yoktur.

Özellikle bunlar arasında tefsir, talim, şerh, izah ve isbat gibi beş şey konusunda atılmış bir adım yoktur. Bunlar için insanlar gerekir, heyetler gerekir. Hani bu heyetler? Bütün bunların odağında, derin, yüksek, geniş diye sıfatlarla tavsif edilen metinlerin anlamak var. Ama anlamak üzerine kurgulanmış bir okuma tarzı yok, o olmayınca ona bağlı olan tefsir, talim, şerh, izah ve isbat türü çalışmalar da yoktur. Bizim dizlerimizi döveceğimiz husus, bu işlerin neden yapılmadığıdır. Yoksa anlamıyoruz diyene; “Oku, oku, oku anlarsın.” demek yetmez, ona anlamanın bir takvimini ve örnek metinlerini vermek gerekir. Edebiyatta böyledir. Namık Kemal’in Vatan makalesini, Süleyman Nazif’in Daüssıla şiirini, Hamid’in Makber’ini kelimelerini bilmeden nasıl izah edebiliriz? Önce bu kelimeler, sonra metin açıklanır. Ben öğrenciye “Daüssıla’yı oku” desem anlamaz ki…

Bediüzzaman yaşça küçük olduğu bir dönemde sevk-i ilahi ile ona kelime ezberletilmiştir. Çünkü ileride en önemli silahı kelimeler olacaktır. Bütün büyük filozofları, siyasileri, ifsad komitelerini silah olarak sadece kelime ile tarumar etmiştir. Nur talebesinin kelime kültürü yoktur. Ölümün eşiğine gelmiş talebeleri bile kelime kültüründen habersizdir. Bu nasıl olacak? O zaman, Üstad kelime ezberlemiştir. Bizim hafızamızda kelime kültürü ve Bediüzzaman’ın anahtar kelimeleri yoktur. Bediüzzaman’ın bahislerine yüklenen yedi yüz elli ile bin arası seçilmiş, süzülmüş ve arındırılmış mana ağırlıklı kelimeleri var. Okudukça bu anahtar kelimeler, insan zihninde oluşuyor ve birçok bahsin manasını çözüyor.

Kemal, kemalat, ikmal, tekmil,

Cemal, cemil,

Hüsün, ihsan, muhsin, tahsin, istihsan, mehasin,

İnsicam,

Güzel, hoş,

Temaşa, temaşagah,

Sergi,

Seyirci, temaşager, seyirci,

Bu ve daha çok sayıda benzeri kelimeler üzerine kurulmuş bahisler, uzun uzun okumalar ve kelime taharrileri ile insanın zihninde bir anahtar kelimeler külliyatı oluşur. Zübeyr Ağabey, kelimelere bakarak anlamak üzerinde durmuş, Şahiner, Tenekeci Ağabey, daha birçoklarına kelime kültürüne göre okumayı tavsiye etmiştir. Abdullah Ağabey lügat çıkarmış, Ahmet Feyzi Ağabey, “Risale-i Nur anlamak içindir” demiştir. Ege Bölgesinde Türkçe’yi en iyi konuşan adammış. Kırkıncı Hoca birçok bahsi uzun mülahazalarla anlatırdı. Anlamak sorunu, en önemli sorun, kelime çözümlemeleri ile anlamak.

Önce anlamak, anlayarak okumak, arkasından izah, şerh, talim, tefsir, isbat yapılacak. Geç kalmadık mı?

Bediüzzaman bahisleri nasıl anlatırdı? Anlatım anlayışı nasıldı?

Bediüzzaman neredeyse bütün bahislerde temsiller kullanır. Yani bahsi açmak ve izah etmek için kısa hikâyeler ve tiyatrolar şeklinde anlatır. Mesela onun bahis başlarında kullandığı cümleler: “Vaka-ı hayaliyede şöyle bir temsil ile gördüm ki“; “temsilde memluklere misal melaikelerdir”; “İbadetlerin tenevvüünün bir nevini bir temsil ile beyan ederiz”; ”işte hakikatle karışık temsilde”;şu temsilimiz o kavle göredir ki“; “temsildeki üç misal o taifeye işarettir”; “hakikat ile bir derece karışık bir temsille bazı işaretler ederiz”; “ikinci temsil, bir adam elindeki bir aynayı güneşe karşı tutar”; “başka bir yerde bu hakikatı bir temsil ile beyan etmişim”;” hakikatın üçüncü temsilinde tasvir edildiği gibi“; “hakikatı temsile tatbik et”; ”sırrına dair gördüğüm bir temsil ile beyan ederiz”; “temsil derin manaları fehme yakınlaştırdığından bir temsil ile şu hakikati göstereceğiz”; ”bu sırra misal-i latif suretinde bir temsil-ı manevi rivayet ediliyor ki “; ”hikâye-i temsiliye tamam oldu”; ”üçüncü ikazdaki temsilde görülen hakikatı rehber tut”. Risale-i Nur’da temsilden hareketle örnekleme ile anlatılan bahisler üç yüzü aşkındır ve bu kelimeyi ekser izahların içinde özellikle kullanır. Nur talebeleri içinde bu temsillere dikkat eden kişiler, temsil ile bahisleri izah etme konusunda uzmandırlar. Ama dikkat etmeyenler Üstad’ın temsil ile anlatma metodunu kapamamışlardır. Bu konuda temsiller ile anlatma konusunda en dikkatimi çeken şahıs Kırkıncı Hoca Efendi’dir. Her konuda hemen bir temsil ile olayı anlatır. Bu modern edebiyatta dramatik konuşma demektir. Her bahsi hemen bir sahne ile anlatmak. Bediüzzaman soyut anlatımlar ile iştihar etmiş, geçmişteki skolâstik anlayış ile tasavvufi anlatımın yerine temsil ile dramatik konuşmayı ikame etmiştir. Bu konu birkaç tez olacak bir anlatım unsurudur. Bediüzzaman büyük eserlerinde roman ve tiyatro olabilecek çok şubeli temsiller kullanır, On Birinci Söz’de, Otuz İkinci Söz’ün başında, Ayetü’l-Kübra’da, münacatta, haşirde ve daha başkalarında. Bir de orta ve kısa düzeyli temsilleri vardır, Küçük Sözler’deki gibi. Bir de dramatik cümleler ile konuştuğu bahisler var ki, bunlar sayısız denebilir. Yani göze ve hayale hitap eder, tabiat ve insan hayatı ile empati kurarak anlatır. “Gündüz akşama ve akşam geceye değişmesi katiyetinde ölüm başımıza gelecek“ cümlesindeki empatik ve dramatik cümleler gibi.

Peygamberimiz de temsiller kullanmıştır: ”Beyne’n-nas iştihar bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki, durub-ı emsal hükmüne geçer. Hakiki manasına bakılmaz, ne maksad için sevk edilir ona bakılır. İşte bu neviden beyne’n-nas tearüf etmiş bazı kıssa ve hikayatı Resül-i Ekrem Alehisselatü vesselam bir maksad-ı irşâdî için temsil ve kinaye nevinden zikredivermiş“(Sözler, 308)

Bediüzzaman’ın bir anlatım tekniği de kinaye yolu ile anlatımdır. Haşir risalesindeki anlatım, hem kinaye ve hem de temsildir: “Haşir ve ahretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye”; “bir maksad-ı irşadi için temsil ve kinaye nevinden zikredilmiş”; “kabil-i tabir olmayan bazı manalara birer kinayedir”; ”şimal tarafından zuhur edeceğine kinaye ve işarettir”; “dünyayı zir ü zeber edeceklerine kinayedir”; ”müzekker ve akıllar cemaatinden kinayedir”. Kinaye ne demektir? Bir sözü hem hakiki, hem de değişmeceli anlamıyla birlikte kullanma sanattır. Kinaye, isteği dolayısıyla anlatan, üstü örtülü dokunaklı söz, iki anlama gelecek bir söz söylemektir. Açıkca söylendiğinde hoş kaçmayacak şeyler için veya başka bir nedenle de kullanılabilir.

Bediüzzaman talebelerine eserler üzerinde çalışmayı tavsiye eder. Eserlerini, bahisleri kendi anlattığı tarzlar da kullandığı teknikler de talebeleri tarafından kullanılabilir. Eserleri anlatmak, çözümlemek, tefsir ve şerh etmek bir sanattır, bir alt bilgi gerekir, yoksa herkes bunları yapamaz. Bir edebiyat ve edebiyat teorisi bilmeyi gerektirir, bunları bilmeyen kişiler mütefennin sayılmaz, bu yüzden onların yapacağı okumaktır. Ama okurken de noktasına, virgülüne dikkat ederek dinleyicinin veya muhatabın metin üzerinde düşünebileceği bir ahenkle aheste okumaktır. Bu konu bir kitap konusu olacak kadar geniştir. Bir bahis kapalı bırakılmışsa, ihtisas sahiplerine iş düşüyor. Eğer açık bırakılsaydı, metinler çok yanlış anlamlara çekilebilirdi. Bu yüzden metni anlatmak ve çözümlemek herkese açık bir kapı değildir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
16 Yorum