1. YAZARLAR

  2. Nurettin HUYUT

  3. Sekizinci mukaddimeye kendimce yorum-4
Nurettin HUYUT

Nurettin HUYUT

Yazarın Tüm Yazıları >

Sekizinci mukaddimeye kendimce yorum-4

A+A-

(Muhakemat- Bediüzzaman Said Nursi)

Kısa bir açıklama:
Böyle bir eseri yorumlama cesaretini göstermek benim gibi anlaması kıt bir insan için büyük bir iddiadır. Beni buna cesaretlendiren Risale-i Nur’un ifade güzelliğidir. Mesele o kadar güzel anlatılmış, o kadar selis ifade edilmiş ki, en amiden en zekiye kadar her kademede insanın hisse almaması mümkün değildir. O nedenle yaptığım yorumlar kendimce Risale-i Nur’dan aldığım feyz ile Nur sohbetlerinde Nur Talebelerinden öğrendiklerimden ibarettir. Bu yorumları kendim için yaptım. Risale-i Nur’u ne kadar anlamışım görmek istedim. Buna bir deneme de diyebiliriz. Güzelse okur istifade edersiniz değilse bu da bu kardeşimizin "şahsi yorumudur" der bir kenara bırakırsınız.

Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umumiyenin hükümferma olacağı muhakkak oldu.”

“Ebna-yı Mustakbel”: Gelecek nesiller, münevver nesiller, Güncel deyimle “aydın” insanlar. Bu nesiller İslam dünyasında 12. asırdan sonra gelen nesillerdir. Fen ilimleri ile tahsillerini tamamladıklarından akılları münevver ama kalpleri katı, kalpleri şehvetle, sefahetle, heva ve hevesle kararmış aydınlardır.

Buna neden din ilimlerinin verilmemesidir. O nedenle bu neslin de kalbi aydınlanmamış, “yarı aydın” unvanına layık insanlardır. Ama bu dönemin insanları “mazi” insanlarından şanslı çünkü onların kalbine karşılık bunların akılları münevver o nedenle kalp aklın emrine girdiğinden hukukun üstünlüğü kaidesi öne çıkmış.

“Müstakbel evladının” aydınlanmış fikirleri sayesinde akıl hislerle ve bencillikle kararmış olan duygulara üstün gelmiş ve duyguları emrine boyun eğdirmiş olduğundan, hukukun hâkimiyeti nispeten sağlanmıştır. Toplum hakkı, kişi hak ve özgürlükleri, insaniyet hakkı, yaşama hakkı, inanç hakkı gerçekleşmiştir. Avrupa buna şahittir. Bu durum adaletin bir derece yaygın bir şekilde uygulanmasını sağlamıştır. Nitekim gelen şu cümlede…

“İnsaniyet bir derece tecelli etti.”

Cümlesinde de bu husus gayet net bir ifade ile dile getirilmiştir. “İnsaniyet”, insanca yaşama, insan hakları, medeni yaşama gibi geniş bir anlam içerdiğinden meseleyi bir kelime de özetlemiş.

Aklın hâkim olması Kur’an hakikatlerinin anlaşılmasına neden olmuştur/olacaktır. Bu da “Allah nurunu tamamlayacaktır” hakikatinin gerçekleşmesine neden olacaktır. Zira Kur’an, her hükmünü akla tespit ettirmiştir/ettirecektir. Kur’an’’ın hükümleri bilime, akla, mantığa ters düşmeyeceğinden bu hükümler her yerde tesirini ve etkisini gösterecektir. İnsanlar İslam dinine inanmasa da  kendi selametleri için ondaki o güzel kaide ve düsturları alıp uygulayacaklardır.

Bundan sonra gelecek cümle hem bu cümleyi hem de bundan önceki cümleleri tamamlayan ve geleceğe yönelik müjde içeren bir özellik taşımaktadır. Çünkü dersin başında iddia edilen “istikbal bize olacağına beşaret verir” iddiasının ispatlanmış olması müellifi rahatlatmış ve bu şekilde haykırmasına neden olmuştur.

“Beşaret veriyor ki: Asıl insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.”

Bir nokta dikkatimizi çekmektedir. İnsaniyet-i kübra diye bir ifade geçmektedir. Dersin ilerleyen bölümlerinde İnsaniyet-i suğra ifadesi geçiyor. İnsaniyet-i suğra, küçük insaniyet, “bir derece insaniyet” gibi ifadelerle tasvir edilen Avrupa Medeniyeti kalbi aydınlanmamış insanlar tarafından kurulduğundan hakiki insaniyet değildir. Çağdaş medeniyet dedikleri şey yarı medeniyettir.

Ama her şeye rağmen ona ulaşmaya çalıştığımız medeniyet hiç de öyle yabana atılacak bir medeniyet değil. Hakiki medeniyete basamak teşkil edecek çapta bir özelliğe sahiptir. Hakiki medeniyete geçmeye vesile olacaktır.

İnsaniyet-i Kübra, büyük insaniyet veya yüce insanlık, bir diğer ifade ile hakiki medeniyet İslamiyet’le mümkün olacaktır. Bilim ve fennin eğitimde hükümran olması aklı nurlandırması ile İslam’ın kalbe hitap eden hakikatleri sayesinde gerçek insaniyet, cümledeki ifade ile büyük veya azim insaniyet, daha anlaşılır ifade ile yüce insaniyet her tarafta hükmünü icra edecektir. İslamiyet ismen olmasa da hakikatleriyle her tarafa hakim olacağını, bütün dünyayı ve insanlığı aydınlatacağını müjdeli bir ifade ile dile getirilmiştir. 

“Vakta ki mazi derelerinde hükümferma olan garaz ve husumet ve meylü’t-tefevvuku tevlid eden hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi.”

“Mazi” döneminin etkili olan idare ve yönetim tarzı tespit edilmektedir. His, duygusal yöneliş ve güçlü olmak “mazinin” yönetim tarzını ve yöneticilerini belirliyordu. Akıl devre dışı bırakıldığından her olay hislerle, arzularla ve kuvvet ile çözüme kavuşturuluyordu.

Yani, güçlü olan hükmediyordu, katı kalpli olan öne çıkıyordu, toplumları peşinden sürükleyen insanlar, akil insanlar değildi. Aksine katı kalpli insanlardı.

“O zamanın ehlini irşad için iknaiyat-i hitabiye kâfi idi.”

Bu insanların ikna kabiliyeti çok iyiydi. İrşad için akla hitap etmezlerdi. İkna güçlerini kullanırlardı. İkna ederken delil getirme ihtiyacı duymazlardı.  Çünkü, “mazi evladını” ikna için herhangi bir delil veya ispata gerek yoktu, iyi bir konuşma kafiydi. Konuşmacının hatip olması ve sözlerini süsleyerek, karşıdakini tesir altına alacak şekilde konuşması önemliydi, konuşmalar duygulara hitap ederdi. Adeta “akı kara, karayı ak” gösterecek bir hitap tarzı geçerliydi. Cerbeze en yüksek seviyede kullanılırdı.

“Zira hissiyatı okşayan ve müyûlâta tesir ettiren, müddeâyı müzeyyene ve şâşaalandırmak veyahut hâile veya kuvve-i belâgatle hayale me’nus kılmak, bürhanın yerini tutardı.”

Nitekim bu cümlede yapılan tespit biraz daha açıklığa kavuşturulmuştur. “Mazi” insanı hisleri ile yaşamakta, duygusal takılmakta olduğundan yönelişleri kontrol etmek kolay idi. Eğitilmiş bir konuşmacı, süslü sözler, ortaya atılan teorilerin iddialı bir şekilde sunulması, insanları sevk ve idare için yeterli oluyordu. Konuşmaların içeriği fazla önemli değildi. Belağatlı, cezaletli ve insanların bildiği ilimlerden bahsederek konuşmak, hayale hitap etmek ve onu devreye sokmak delil ve burhanın yerini tutuyordu. Pozitivizm ve ispatiyeciliğe gerek kalmıyordu.

Özetle “mazi evladı” buydu. Duygusaldı, kırılgandı, tarafgirdi, taassup derecesinde inanan ve liderine körü körüne bağlı “sürü” hitabına layık topluluklardı. Bu toplumların aklına hitap etmenin bir faydası olmazdı, meşveret sistemi denen şeyde işlemiyordu. Padişahla veya kral ile başlayan hükümranlık derebeyleri ile paşalarla en alt kademeye kadar inerdi. Aile içine kadar inen bu diktatörlük baba otoritesinin en katı bir şekilde uygulanmasına kadar varırdı.

“Fakat bizi onlara kıyas etmek, hareket-i ric’iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir.”

Oysa bugün bir meseleyi ispat etmeden, delil göstermeden anlatmak ve insanları ikna etmek mümkün mü? Elbette değil..

Dolayisiyle “istikbal” evladı dediği bugünün insanını geçmişteki insanlarla kıyaslamak yanlış bir yaklaşım olur. Bu günün insanına “geçmişi özlüyor ve istiyor”, çok söylenen bir ifade ile “gericidir”, geçmişi arzuluyor, eski zamana gitmek istiyor demek toplum psikolojisini bilmemek anlamına geliyor. Günümüz eğitim sistemi içinde yetişmiş ve aydınlamış bir insanın “mazi” insanı gibi davranış sergilemesi mümkün değildir.

Yani, bugünün insanı dünü istemez ve arzu etmez, yanlış bir şekilde uygulanmış, sadece isimden ibaret kalmış Şeriatı bugünkü nesiller isteyemez. "Şeriatın bir hakîkatine, bin rûhum olsa feda etmeye hazırım. Zîra, şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazîlettir. Fakat, ihtilalcilerin isteyişi gibi değil!" (Tarihçe-i Hayatı sh. 53) diyen Bediüzzaman gibi demek ve istemek bizim de hakkımız olsa gerek.

“Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir-i müddeâ ile aldanmayız.”

Çünkü, bizim aklımız aydın, ruhumuz nurlu, kalbimiz münevver. O nedenle bizi farfaralı sözler tatmin etmez. Duygusal hitap tarzı bizi kandırmaz. Cilveli sözler, süslü tasvirler, şaşaalı şiirler bizi etkilemez. Bize fazlası lazım, biz delil istiyoruz, burhana tabiyiz, hukukun üstünlüğüne inanırız, bilime güveniriz, vahy-i İlahinin doğru anlatılmasına ve doğru delillerle ispatına “neam” deriz.

Bizi aldatamazlar, kandıramazlar, ispat etmezlerse kılımızı kıpırdatmayız. Bu zamanın hükmü budur. Bu zamanın insanı bu dilden anlar, ispaatiyecilik/pozitivizm her yerde hükmediyor/hükmedecektir.

nurettinhuyut@risalehaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.