1. YAZARLAR

  2. Nurettin HUYUT

  3. Sekizinci mukaddimeye kendimce yorum-2
Nurettin HUYUT

Nurettin HUYUT

Yazarın Tüm Yazıları >

Sekizinci mukaddimeye kendimce yorum-2

A+A-

(Muhakemat- Bediüzzaman Said Nursi)

Kısa bir açıklama:
Böyle bir eseri yorumlama cesaretini göstermek benim gibi anlaması kıt bir insan için büyük bir iddiadır. Beni buna cesaretlendiren Risale-i Nur’un ifade güzelliğidir. Mesele o kadar güzel anlatılmış, o kadar selis ifade edilmiş ki, en amiden en zekiye kadar her kademede insanın hisse almaması mümkün değildir. O nedenle yaptığım yorumlar kendimce Risale-i Nur’dan aldığım feyz ile Nur sohbetlerinde Nur Talebelerinden öğrendiklerimden ibarettir. Bu yorumları kendim için yaptım. Risale-i Nur’u ne kadar anlamışım görmek istedim. Buna bir deneme de diyebiliriz. Güzelse okur istifade edersiniz değilse bu da bu kardeşimizin "şahsi yorumudur" der bir kenara bırakırsınız.

“İşte mevzuu, ebnâ-yı mâzi ile ebnâ-yı müstakbeli muvazene etmektir.”

•Bu cümlede dersin konusu adeta özetlenmiştir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin önemli bir vasfı; anlatacağı konunun özetini dersin ilk bölümünde veriyor olmasıdır. Önce, anafikirle ilgili açıklama veciz bir ifade ile dile getirilir. Daha sonra konu genişletilir, etrafı erbaasıyla ele alınır, misallerle süslenir ve en ami insanın da anlayacağı seviyede izah edilir. Eserlerinin tümünde bu özelliği yakalamak mümkündür.

•“Ebna-yı mazi” geçmişin evladı anlamına gelmektedir. Yani, geçmiş insanı da demek mümkün. “ebnâ-yı müstakbel” ifadesi de haliyle geleceğin evladını, yani gelecekteki insanları kastetmektedir. Dersin konusu bu iki toplum üzerinde dönecektir. Her iki toplum karşılaştırılacak, müfredatlarından bahsedilecek, eğitim metotları irdelenecektir.

•Bu karşılaştırmadan ne amaçlandığına baktığımızda ise şunu görmekteyiz, dersin sonunda iki taraftan birinin aldığı eğitim sayesinde diğerinden üstün vasıflar kazandığı gerçeği gösterilecektir. Ayrıca, verilen eğitim sayesinde istikbalin “evladı” aklın hâkimiyetinde gerçek insaniyeti yaşayacak ve yaşatacakları ispat edilecektir. 

“Hem de mekâtib-i âliye de elif ve bâ okunmuyor.”

•Bu cümlede de bir durum tespiti söz konusudur. O da şudur: İlim denen şey artık kemale ermiştir veya kemale doğru hızla ilerlemektedir. Geçmişte müfredat kitaplarında okutulan dersler şimdikinin özeti veya basitçe, kabaca anlatımı şeklindeydi. Oysa günümüzde ilimler en gelişmiş haliyle öğretiliyor.

•Dün İbn-i Sina gibi dahi bir insanın ancak anlayabildiği meseleleri, günümüzde ilkokula giden bir öğrenci biraz zeki ise hemen kavrayabilmektedir. Mazi insanının kavrama kabiliyeti aldığı eğitim nedeniyle kısıtlıdır. Eğitim tek taraflı verilmiştir. Genel kültür kabilinden aklı nurlandıracak seviyede de olsa fen ilimleri verilmemiştir. Bu durum onların kavrayış kabiliyetini haliyle köreltmiştir.

•O nedenle ilmin elif ba sının okutulması gayet normaldir. Hem eğitim metodolojisi de basitçedir. Bir talebe ancak bir hocadan ders alabilmektedir. Ders çeşitliliği yerine tek ders sistemi ile gidilmektedir. İşte, bu tarzdaki basit eğitim geride/mazide kalmıştır. Bugünün mekteplerinde/üniversitelerinde artık ilmin detayları öğretilmektedir. İnsanlık ilkokul eğitimini aşmıştır. Üniversite çağına ve seviyesine ulaşmıştır. Geçmişte ilmin elif ba sı okutulurken şimdilerde ve gelecekte ilmin en yüksek seviyesi öğretilmektedir/öğretilecektir.

“Mahiyet-i ilim bir dahi olsa, suret-i tedrisi başkadır.”

•Bu cümlede Müellif, eğitim yöntemlerini karşılaştırmaktadır. İlmin mahiyeti elbette değişmez ancak veriliş tarzı değişebilir. Matematik dört işlem ile başlar. Eskiden bu dört işlem veriliyorken bu gün Yüksek Matematik verilmektedir. Yüksek Matematik’in temelinde de bu dört işlem vardır. Ancak, amaç dört işlemi öğretmek değildir. Dört işlemi basamak yaparak hedeflenen en yüksek seviyede diğer ilimleri öğretmektir. Oysa eskiden dört işlemi öğretmek belki de en büyük hedef idi. Zira daha yukarısı bilinmiyordu. Zaten o günün insanı da daha yükseğini alma kapasitesine sahip değildi.

•Burada ayrıca eğitimin şekli ve yöntemi ile ilgili bir de tespit var. Suret-i tedris derken ilmin veriliş tarzından/metodolojisinden bahsedilmektedir. Yöntem meselesi önemlidir. Bugün bu hususta hayli mesafe alınmıştır. Modern eğitim denen eğitim yöntemi eskiye göre hayli mesafelidir. Fen ilimlerinin yoğunlukta verilmesi de işin başka boyutunu oluşturmaktadır.

•Bu gün bir üniversite öğrencisi eğitim gördüğü dört yıllık süre içinde mesleğine yönelik temel dersleri aldığı gibi bir o kadar da genel kültür dersleri almaktadır. Bu dersler eğitilen kişiyi dengeli kılmakta mesleği dışındaki gelişmelerden haberdar etmektedir. Bu da onun diğer ilimleri inkar etmesini engellemektedir.

•Genel Kültür dersleri veriliyor desek de eksik verildiği de bir vakıadır. Özellikle dini eğitime yönelik genel kültür dersleri verilmemektedir. Veya verilenler hayli yetersizdir. Bu da bu dönemin eksikliğidir. Zaten her eksiklik eğitilen insanların da eksik kalmasına, çarpık yetişmesine neden olduğu inkar edilemez. Geçmişte fen ilimleri verilmiyordu veya yetersizdi. O nedenle de insanların akılları aydınlanmadığından taassup hakimdi. Bugün ise din dersleri verilmediğinden bugünün insanı da inkarcı oluyor.

“Evet, mazi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.”

•Bu cümlede konu biraz daha açılmıştır. Mazi mektebi tarifi yapılmıştır. Cümle o kadar vecizdir ki, tek kelime bu tarifi yapmaya yetmiştir. “mekteb-i hissiyat”:Duygusal eğitim veya duyguların hakim olduğu eğitim sistemi.  “Medrese-i efkar”: Fikir üniversitesi, bilim üniversitesi, bu kelime de icazlı bir şekilde günümüz üniversitesini tanımlamıştır.

•Mazi ”insanının eğitim tarzının duygusal olduğunu ifade ederken, istikbal insanının eğitim tarzı düşünceye, diğer bir ifade ile akla ve bilime dayanmaktadır/dayanacaktır. Bu önemli bir husustur. Akılcı eğitim tarzı ile duygusal eğitim tarzının farklı sonuçlar doğuracağı açıktır. Bu konu ileriki cümlelerde daha detaylı bir şekilde incelenecektir.

“Evvelâ: "Ebnâ-yı mazi"den muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben "mazi" ile tabir ederim, ondan sonra "müstakbel" derim.”

•Müellif kendi dersinde daha önce kullanmış olduğu kelimeleri hangi anlamda kullandığını bu cümle ile açıklama ihtiyacı duymuştur.

•Zira dersi okuyanın veya dinleyenin aklına; “mazi” kelimesinden murat nedir? Ve neyi içermektedir? yani kapsama alanı ne kadardır? “Müstakbel” veya “istikbal” kelimesi ne anlamda kullanılmış ve kimleri kapsayacaktır?  Soruları gelmektedir.

•Bu sorulara cevap verilmelidir ki, konu anlaşılsın, aksi takdirde işin içinden çıkılmaz bir durum hasıl olacaktır. Önce insanları iki gruba ayırmış, Müslüman toplumları bir grupta toplamış onları özel değerlendirmiştir. Müslümanların dışındakileri de ayrı bir gruba dahil etmiş öyle değerlendirmiştir. Müellif bu değerlendirmeyi, yani, “mazi” ve “müstakbel” ayırımını yaparken eğitim modelini dikkate alarak yaptığı anlaşılmaktadır. İslam dışı toplumların eğitim sistemi ne zaman değişmiş? Müslümanların eğitim sistemi ne zaman değişmiş? Geçiş dönemleri hangi tarihlere tekabül ediyor? Bu cümlede bütün bu sorulara cevap verilmiştir. 

•Önce İslam Milletlerinin dışında kalanları ele almış ve onlarla ilgili tespitini söylemiş, daha sonra Müslümanları değerlendirmeye almıştır.

•“İslamların gayrısı” kelimesinden bütün insanlık anlaşılsa da asıl hedef Avrupa Milletleridir. Böyle anlaşılmasının nedeni: Onlar için maziyi 10. asırla sınırlamış olmasından kaynaklanıyor. 10. asırdan sonra diğer milletler akılcı düzene geçmiş dediğine göre, bunu da Avrupalıların gerçekleştirdiği dikkate alınırsa kastın Avrupa milletleri olduğu anlaşılabilir. Demek onlar bizden iki asır önce eğitim sistemlerini değiştirmişler.

•Müslümanlar için farklı bir yorum getirmektedir. Asr-ı Saadet dönemini İslam tarihinden ayırarak müstakbel sınıfına soktuğu görülüyor. Yani, İslam’ın yayıldığı ilk üç yüz sene “İstikbal” ile ifade edilmiştir. Akılcı eğitim sistemi ile gittiği anlaşılmaktadır. Üç yüz seneden sonraki iki yüz sene de tüm İslam dünyasında olmasa da bölgesel olarak akılcı eğitimler devam etmiş olduğu ifade edilmiştir. Ondan sonra akılcı eğitimler terkedilmiş. Eğitimde duygusallığın hâkim olduğu dönemler başlamıştır. Ta 12. asra kadar bu böyle devam etmiştir. 12. asırdan sonra akılcı eğitime yeniden dönülmüş, artık bu dönemden sonra eğitimde bilim esas alınmıştır.

•Bu durumda İslamlar için ilk beş asır istikbal ile, diğrer asırlar yani, 5. asırdan 12. asra kadar geçen dönem “mazi” kelimesi kapsamında değerlendirilecektir. 12. asırdan sonraki dönem ise gelecek anlamında “müstakbel” kelimesi içinde değerlendirilmelidir. Demek ki, iki asırdır bu dönemi yaşıyoruz. 

nurettinhuyut@risalehaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.