İbrahim KAYGUSUZ

İbrahim KAYGUSUZ

Sebepler ve biz

Enaniyetin kamçıladığı şirkin çok çeşitleri vardır. Ene risalesinde adı geçen esbapperestlik, sanemperestlik, tabiatperestlik ve nücumperestlik bunlardan bazılarıdır.

Kâfirlerin temel vasıfları olarak bildiğimiz şirkin bütün çeşitleri aslında biz mü’minleri her an yakın planda kuşatmaktadır.
Bu anlamda kâfirin kâinata ve olayların geri planına ait bakışını sorguladığımız kadar kendi kuşatmışlığımızı da sorgulamamız önemlidir.
Yoksa “gaflet”  türevi olan “dalaleti” netice verir.

Kur’an’ın bütün ayetleri bu sorgulamalara dönük necm-i sakıblar hükmündedir.
Mesela, Kur’an-ı Hâkim, “bakarperestlik” mefkûresine, bir ineği boğazlama emri ile  (20. Söz) müdahale ederken, Musa (as)’ın milleti özelinde Muhammed (asv)’ın ümmetine “ders” verir.

Kur’an-ı Hakîm’in manevi bir mucizesi olan Risale-i Nur her bir risalesi ile bu anlamda bir sorgulama merkezidir.
Örneğin şirkin çeşitlerinden olan “esbapperestlik” Risale-i Nur’da çokça sorgulanır.
Nur’un müellifi bu kavramı yakın merceğine alarak şakirtlerine ders verirken kâfirlere ait “şiddet” üslubu yerine “ihtarane”, “nezihane” ve “müşfikane” bir üslup kullanır.

Sebepler zinciri, hayatımızın her safhasında karşımıza çıkan ve bizi baskı altına alan aldatıcı bir alandır.
Sebeplerin şiddetli baskısına maruz kalan zihnimiz bu tazyikten sıyrılmalı, sorgulama yapmalı ve imani noktada tasaffi etmelidir.

Kesretin bin bir çeşidine dalan tefekkürümüz, hayatın akışı içinde ehadiyetin izlerini görmekte zorlanır. Kesret nehrinin kıyılarına çarparak şekillenen zihin haritamız, vahdet çeperine çarparak safileşmeli, kirlerinden arınmalı ve durulmalıdır.
Değilse “şirk-i hafi” tehlikesi kapımızı çalabilir!

Sebepler ile müsebbib arasındaki bağ iyi kurulmalıdır. Katre Risalesi’ndeki şu cümle ne kadar manidardır: “Gafletten neş’et eden dalalet, pek garip ve aciptir, mukareneti (iki şeyin beraber olması) illete (nedensellik) kalbeder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi, o dalaletin şe’nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet illete delil olamaz.”

Yakın dönem filozoflarından Dawid Hume’un “mukarenetin illete delil olmadığına” dair geniş çaplı izahları mevcuttur. “Nedensellik ilkesi” ni eleştirerek felsefesini şekillendiren Hume’a göre, zihnimiz ard arda cereyan eden olaylar arasında bir yakınlık ilişkisi kurar ve bu alışkanlık bizi olaylar arasında zorunlu bir nedensellik bağı kurmaya zorlar. Hâlbuki bu bir yanılgıdır.  A olayını hep B olayının sebebi olarak gördüğümüz için, B’yi gördüğümüz her yerde A’yı arıyoruz!

Hayır, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. A ve B peş peşe gelebilirler ama ikisi arasında determine bir sebep sonuç ilişkisi yoktur. Alışkanlıklarımız “gaflet”i netice vermemelidir.

Nimetimiz (B) her seferinde esbabın (A) eli ile bize ulaştığı için alışkanlığımız kestirme bir hüküm vererek sebebi “mün’im” konumuna çıkarmamalı.
Eğer esbap ve vesaiti kucağımıza alıp yapışırsak “hakarete” sebep oluruz. Vasıtayı müessir bilerek, müessir-i hakikiden gaflet etmek  “inkâr” olur ve “ceza” yı gerektirir.
Sütü inek’den, elmayı ağaç’tan, rızkı maaş’dan, makamı bakan’dan bilmek müessir-i hakikiden gaflettir.
Kâfir bunu yapar.
Ama sakın unutmayalım, bu durum bize de çok yakın olan bir tutum ve hareket alanıdır!

Bizim ikinci bir tehlikemiz daha var. O da şudur: Nefsimizin hoşuna giden sebepleri sevebilir ve bu sevgimizi Allah’a vesile edebiliriz. Sebep merkezli bu “muhabbet”, mensuplarını koruyucu güce sahip değildir.

Çünkü: “Bu muhabbet bazen kavi bir esbaba rastgelir, onun muhabbetini manay-ı ismi ile tamamen cezp eder, helakete sebep olur.” (Mesnevi,117-118)

17. Lem’adaki ikaz bu minvalde bir ikazdır. Nimete ait sonuçların sebeplerini ararken yanlış adrese yönelmememiz gerekir. “Esbab-ı zahiriye eli ile gelen nimetleri o esbap adına almamak” budur.

Kur’an hizmeti nokta-i nazarında da olaylara böyle bakmak gerekir.
Risale-i Nur’un saff-ı evvel talebelerinden ve Cenab-ı Hakkın nimetlerine mazhar bazı ağabeyler (Husrev, Re’fet gibi) bile illet ile iktiranı karıştırabilmişlerse kendimize tekrar bakmamız gerekir.

Kendisindeki “nimet-i ifade” yi rahmetin bir eseri olarak gören Üstadımız bir “gerçeği” dile getirmekte ve bizi bu noktada ikaz etmektedir.
Esbaba ait muhabbetlerimiz rahmetin nurlarını örtmemeli, vesilelere atıflarımız “kudsiyet” derecesine çıkmamalı ve her vesaite “değeri” nispetinde kıymet verilmeli.
Gafletin pek çok olan derecelerine (Lem’alar, 326) aman dikkat!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum