1. HABERLER

  2. BEDİÜZZAMAN

  3. Said Nursi'nin, Risale-i Nur'da tarif ettiği uzaylılar
Said Nursi'nin, Risale-i Nur'da tarif ettiği uzaylılar

Said Nursi'nin, Risale-i Nur'da tarif ettiği uzaylılar

Uzaylılar bugün olduğu gibi her zaman gündeme geliyor. Gerçekten uzaylı var mı? Varsa nasıl tarif edilir? Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur'da yazdığı açıklama

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Dünya dışındaki varlıklara iki açıdan bakabiliriz. Birinci bakış açısı; Kur’an’ın bakış açısıdır. Diğeri ise; insan zihin ve hayalinin bakış açısıdır.

Kur’an’ın tarzı açısından, dünyamızın dışında yaşayan varlıklar melekler, cinler ve ruhaniler olarak isimlendirilir. Bunların yaşama şartları, insanların yaşama şartlarına benzemez. Yani; bu varlıklar yaşamak ve hayatta kalabilmek için; hava, su, toprak, ateş gibi unsurlara ihtiyaç duymazlar. Ayrıca bu varlıklar nurani ve latif oldukları için, bizim maddi gözümüze de görünmezler. Ama onların varlıkları hakkında, hem Kur'an, hem akıl ittifak etmiştir. Onların hayatları ve hayatına lazım olan şeyler bizimkinden farklı olduğu için, onları kendimize kıyas edip öyle anlamaya çalışmak yanlış olur.

Bunun delilleri çoktur. Sözler isimli eserinin, Yirmi Dokuzuncu  Söz'ünde Üstad, bu meseleyi kati olarak ispat etmiştir.

"Mesela: İki adam, biri bedevî, vahşî, diğeri medenî, aklı başında olarak, arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî, muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rastgeliyorlar. Görüyorlar ki, o hane amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acip bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü'n-nebattır, yalnız nebâtatla yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü's-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar."

"O iki adam bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âli kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs'atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle, o sarayın sekeneleri o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerâit-i hayatiye o saraylarda bulunmuyor."

"O vahşî, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından, der: 'O saraylar, sekenelerden hâlidir, boştur, zîruh içinde yoktur.' der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar."

"İkinci adam der ki: Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki, zîruhla, amelelerle doldurulmuş. Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur; zîhayat ve zîruhla doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu san'atlı sarayların, onlara münasip âli sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği ve onların gizlenmekliğiyle sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz. Adem-i rüyet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz."

"...Hayat olmazsa, vücut vücut değildir, ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar had ve hesaba gelmez zevilhayat ile, zevil’ervah ile ve zevil’idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakin ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nuranî sekeneler bulunur. Nar, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa medet verir. "

Bu meseleye insan zihni ve hayali açısından bakacak olursak, dünyanın dışında yani uzayda tuhaf  UFO'lar veya hayali, garip mahluklar gibi ucube ve  asılsız şeyler yoktur. Bunlar heyula tarzında kurgulardır ki, insan zihninin bir hezeyanıdır. Ancak bilim kurgu tarzı, zihni varsayımlardır. Yoksa aslı ve esası olsa idi, çoktan tezahür ederdi. Var olan bir şeyin ebediyen veya uzun bir süre gizli ve saklı kalması düşünülemez. Risale-i Nurlarda, bu tarz bir kabul söz konusu değildir.

Özet olarak insan, her şeyi mutlaka kendine kıyas edip, ona göre hüküm veriyor. Yani, dünyanın dışında varlık olsa bile, mutlaka insan tarzında olması gerektiğini varsayar ve ona göre kurgular. Bu da hayalden ve hezeyandan öteye geçemez. Risale-i Nurlarda, dünya dışı varlıkların varlığı kabul edilir ve ispat edilir. Ama bu varlıklar, insan zihninin ve hayalinin ürettiği UFO ve uzaylı tarzında değil, Kur’an’ın tespit ettiği melekler, ruhaniler ve cinler tarzındadır.  

Aslında bu uçuk kaçık, zihni ve hayali varlık anlayışı, felsefenin bakış açısı ile Kur'an'ın bakış açısı arasındaki farkı da gösteriyor, Felsefe, kainatı tam olarak ihata edemediği için yorumları da hava da kalıp, hayalden öteye geçemiyor. (Sorularla Risale)

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum