1. HABERLER

  2. ÖZEL

  3. Said Nursi’de dinlerarası diyalog var mı? Papaya mektup gönderdi mi?
Said Nursi’de dinlerarası diyalog var mı? Papaya mektup gönderdi mi?

Said Nursi’de dinlerarası diyalog var mı? Papaya mektup gönderdi mi?

​Metin Karabaşoğlu ile yapılan röportaj serisinin altıncı bölümü…

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Röportaj: Şener Boztaş (Alternatif Bakış-TV 111)

BEDİÜZZAMAN’A LAF SÖYLEYEN İMAM-I EŞARİ VE İMAM-I GAZALİ’YE LAF SÖYLER

Bir diğer tartışma konusu diyalog meselesi. Bediüzzaman’ın Papaya mektup yazdığı iddiası var. Bununla Fethullah Gülen’in görüşmesi ve mektubuna bağlantı kuruyorlar

O da şöyle. İstanbul’da Selahattin diye bir talebesi var. Üstada “ben böyle bir şey göndermek istiyorum” diyor. Üstad “Gönder” diyor. Yoksa Bediüzzaman “alın bu Zülfikar’ı gönderin papalığa” demiyor. İstanbul’daki temsilciliği üzerinden gönderiyor. Emirdağ Lahikasında var bu mesele. Oradan “Zülfikar namında gönderdiğiniz eseri aldık” diye basit resmi bir cevap geliyor. O da Bediüzzaman resen emretmiş değil. Bir talebesi kendince böyle bir şey düşünmüş. Gönderir misin? Gönder. Ne gönder? “Zülfikar’ı gönder” diyor.

Dindar Hristiyanlarla ittifak edilmesini söylüyor. Bu bir eleştiri konusu...

Hiç de bile eleştirilebilecek bir şey değil.

II. Dünya Savaşında zarar gören, ölen çocuklar ve masumlarla ilgili onların bir nevi şehadet ve şefaat olacağı yönünde bir değerlendirmesi var

Bu noktada Bediüzzaman’a laf söyleyen kişinin aynı zamanda İmam-ı Eşari ve İmam-ı Gazali’ye de aynı lafı söyleyebilmesi gerekir. Söyleyemez üçüne de. Kimin haddi var ki üç büyük değerimize de o lafı söyleyebilsin.

BEDİÜZZAMAN, BEDİÜZZAMANCA MEKTUP GÖNDERİR

Papaya mektup gönderdiğini iddia edenler ortaya bir şey koyabilmiş değiller

Mektup yok zaten. Kaldı ki mektup gönderebilir. Niye göndermesin? Peygamber aleyhisselatü vesselam Hristiyan Herakliyus’a mektup göndermedi mi? İslam’a davet etti. Hristiyan Mukavkıs’a mektup göndermedi mi? Gönderdi, İslam’a davet etti. Hristiyan Necaşi’ye mektup göndermedi mi? Gönderdi. Mecusiye, Kisraya da gönderdi mektup.

Burada mektup göndermek sorun değildir. Mektubun içeriğine bakarız. Fethullah Gülen’in mektubu sorunludur. Mektup gönderdiği için sorunlu değildir. Müslüman neye davet eder? O davet etmesi gereken şeyi içermeyişine binaen söyleriz. İzzetsiz bir mektuptur. Müslümandan beklenen davetin olmadığı bir mektuptur. Bundan dolayı eleştirilir Fethullah Gülen’in mektup göndermesi. Bizatihi mektup göndermek problem değildir. Bu bir.

İki, Bediüzzaman mektup göndermemiştir. Dediğim gibi, gönderse sorun olmaz. Bediüzzaman, Bediüzzamanca mektup gönderir. Fethullah Gülen üslubuyla mektup göndermek Fethullah Gülen’in işidir. Bediüzzaman’ın hayatı ortada. Rus başkumandanı karşısında esir kampındaki tavrını, tutumunu biliyoruz. Bunu Abdurrahim Zapsu, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın torunlarından o da Osmanlı ordusunda subay muhtemelen yarbay olarak esir düşmüş. Aynı esir kampında ondan onun şahitliğinde işiterek yazıyor Ehl-i Sünnet mecmuasında. Yanılmıyorsam 48 ve 50 elli senesinde. Yani Bediüzzaman bu. Müslüman izzetiyle yazar mektubunu. Usulünce ve üslubunca yazar. Bir nevi bir sünneti ifa etmiş olursun. Peygamberin davetinin usulü ve üslubu içinde olduğu sürece.

PAPALIĞA GÖNDERİLEN KİTAPLARDA NELER VAR?

Zülfikar’da neler var?

Zülfikar bir derlemedir. Bediüzzaman Risale-i Nur’ların telifi tamamlandıktan sonra ne yapıyor? Risaledeki belli bahisleri ayrı mecmualar halinde topluyor. Mesela iman ve küfür muvazeneleri. İmana davet ve küfre karşı bir teyakkuz içeren bahisler. Ondan sonra ehli mektep için, Kur’an’ın öğrettiği üzere kainatı tefekkür ederek Allah’ı, Allah’ın birliğini, Allah’ın Esmaü’l-Hüsnasını tanımak, marifetullaha ulaşmak, buna dair risaleler Asay-ı Musa mecmuasında toplanmış.

Haşre, Kur’an’ın kelamullah oluşuna ve Efendimiz aleyhissalatü vesselamın risaletine ve mucizelerine dair risaleler de Zülfikar mecmuasında toplanmış. Şimdi papalığa gönderilen, Bediüzzaman’ın talebesi Selahattin’in gönderdiği, Zülfikar mecmuasında ne var? Öldükten sonra diriliş. Burada cismani haşir. Hristiyanlarda var mı? Ruhlar dirilir bedenler çürüyüp gider. Onlarda bir sorundur, cismani haşir yoktur onların itikadında. Bu anlamda cismani haşrin hakikatini ispat ediyor. Kur’an’dan aldığı dersle Rum Suresi 50. Ayet bir bahistir, haşir risalesi. Ne oluyor orada? Kur’an’daki iman, haşre imana davet var.

İki zaten Kur’an’ın kelamullah olduğuna dair bahis var. Mucizat-ı Kur’aniye risalesi. Burada ne var? Kur’an’a iman etmeye, kelamullaha davet var. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın risaletine ve mucizatına dair bahsiler var. Bu da hatemu’l-embiya olarak efendimize iman etmeye davet var. Ne var? Kur’an’ın emrettiği “ehl-i kitaba deyin ki aramızda ortak kelimeye gelin.” Ortak kelimeye davet var. Tam da Kur’an’ın emrettiği şeyi yapıyor Bediüzzaman.

Ama bu çirkin propaganda, bu insafsızlık, bu izansızlık, kabul edilebilir bir şey değil. İnsan azıcık bir merak eder, araştırır. Karşında en kuvvetli zamanında en güçlü İslam düşmanına karşı boyun eğmemiş bir insan var. “Papaya mektup yolladı veya bir şey yolladı” diyorlar. Anlamayabilirsin. Bir araştırırsın ondan ve sonra öğrenirsin dersin ki “evet, Bediüzzaman bir iman kahramanı olarak, bir İslam kahramanı olarak, bir İslam kahramanına bir iman mücahidine yakışan şeyi yapmış” dersin. “Kur’an’ın emrettiği şekilde onları, kitabın içeriği itibariyle Kur’an’daki imana davet etmiş dersin” ve de ön yargını, suizannını temizlersin. Ve kendi içinde temizlediğin gibi bir iftira suretinde sağda solda tekrarlamaktan da uzak durursun. Bilakis duyarsan böyle papağan gibi tekrarlayan, “bildiğin gibi değil hak yemeyelim” dersin.

Ama bunun için “husumet fedaisi” olmamak lazım. Bunun için Allah’ın dinine hizmet etmiş bir Müslümanı yere düşürerek kendisinin şeref ve izzet bulacağını zanneden bir pest ahlaktan uzak olmak lazım. İzan ve insaf lazım bunun için.

Bir kere papaya gönderilenle ilgili şey tam bir kara propagandadır, iftiradır. Bediüzzaman açısından gelirsek utanılacak bir şey yoktur. Bediüzzaman Kur’an’ın Müslümanların ehl-i kitapla olan muarefesinde Kur’an’ın Müslümanlardan istediği şeyi yapmıştır. Şerefimizdir Bediüzzaman’ın Zülfikar’ın gönderilmesini istemesi, buna izin vermesi. Bu bir İslam’a davettir. Kur’an’a davettir, hatemu’l-embiyaya aleyhissalatü vesselama davettir. Hiçbir şey yok. Ama anlamayan, anlamak istemeyen bunu iftira şeklinde aslı astarı olmayan şekilde çarpıtan utansın. Ve dünya ahiret hesabından korksun bunun.

BEDİÜZZAMAN DİNLER ARASI DİYALOGDAN BAHSEDİYOR MU?

Şimdi gelirsek diğer noktaya. Orada da birkaç şey söylemek isterim. Ahir zaman hadislerinde dedik ya mehdiyetle ilgili nüzulü İsa sahih bir hadis. Buhari ve Müslim’de var olan bir şeydir. O noktada bazı hocalarımızın çalışmaları dahi var. Sahih hatta mütevatir derecesinde bir hadis olarak nüzulü İsa hadisini inkar edenin imanıyla ilgili sıkıntılar olduğunu söyleyen alimlerimiz bile var.

Ne demişti Bediüzzaman o ahir zaman hadisleri için: “imanı zayıf, enaniyeti kavi, yalnız kendi akıllarına güvenen.” Şimdi bir kere niye burada imani problem? Allah’ın kudretine sığıştıramıyoruz. Göklerin ve yerin sahibine, hakimine, halıkına, malikine, rabbine onun kudretine sığıştıramıyor böyle bir şeyi. Bundan dolayı. Allah her şeye muktedirdir.

Üstad; Mehdi, Deccal, nüzul-ü İsa, Süfyan gibi hadisleri izah ederken bu hadislerde de ahir zaman Müslümanlarına bir yol haritası gösteriliyor diye düşünür, öyle izahlar yapar. Birinci Lem’a, 15, sonrası diğer bahislerde 5. Şua keza. Orada baktığımızda getirdiği bir izah vardır. Bunu hem Fethullahçılar suiistimal ediyorlar, kendi yanlış çizgileri için. Hem bazıları onların yanlış yorumunu Bediüzzaman’ın yorumuymuş gibi anlatıyor. Çünkü öylesi işlerine geliyor. Maksat anlamak değil karalamak. İki taraf da suiistimal ediyor.

Dinler arası diyalog meselesinde de irtibatlı olduğunu görüyoruz. Güya dindarlar arası diyalog söylemi üzerinden “Bediüzzaman’ın da yaptığı tam da budur” diye üretilen iftiraya.

Bediüzzaman dinler arası diyalogdan bahsediyor mu? Risale-i Nur’un herhangi bir yerinde İslam ile diğer dinleri eşitleyen böyle bir kelimeyle, böyle bir ifadeyle karşılaşabilir miyiz? Bediüzzaman ne diyor? Hristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmekten bahsediyor. Diyalogdan bahsetmiyor bir. İki, dinler arası diyalogdan bahsetmiyor. Dindarlar arası ittifaktan bahsediyor. Burada kayıtlar düşerek, “medar-ı niza meseleleri, muvakkaten medar-ı niza etmeyerek” diye bahsediyor. Burada kalıcı bir meselede değil geçici olarak şarta bağlı. Bütün bu ifadeler şarta bağlıdır. Bu noktalarda demagoji ve iftira üretenlerin zaten en önemli sığınaklarından biri de şarta bağlı kayıtlı ifadeleri mutlak ifadeler şeklinde yorumlamaya kalkmaları. Aslında ifadenin ne dediğini bilirler. Ama bu anlamda alçakça çarpıtıyor olduklarını kendileri de bilirler. Kendi vicdanlarının bu noktada söyledikleri onlara utanç olarak yeter.

Burada Bediüzzaman neyi, niye, hangi kayıtlar altında söylediğini net bir şekilde biliyor. Ve söylediklerinin tamamı bu noktada Kur’an, sünnet ve Ehl-i Sünnet çizgisiyle birebir mutabakat halindedir.

BİZANS’IN YENİLMESİNDE MÜSLÜMANLAR NİYE ÜZÜLSÜN?

Şimdi en başta şuradan alalım meseleyi. Bir, şimdi Rum suresinin nüzul sebebini biliyoruz değil mi? Rumlar yenildiler diye başlıyor birinci ayet. Rum yani Bizans. Sonra ayet müjde veriyor. Müjde ne? “Bu defa galip gelecek onlar.” Müslümanlara ne oluyor? Bizans Hristiyan, Bizans’ın yenilmesinde Müslümanlar niye üzülsün? Galip gelmesine niye sevinsinler? Niye böyle bir şey onlara müjde olarak orada bildirilsin? Şartlara dönüyoruz. Mekke şartları. Müslümanlar Mekke’de. Kureyş müşrik. Ehriman Mazda diye şer tanrısı, iyilik tanrısı diye iki şeye sahip. İşte o Mecusi itikadına sahip. İranlıları Kureyşliler kendilerine yakın buluyorlar. Persleri, sasanileri kendilerine yakın buluyorlar. Mecusi sasanileri, Kureyş müşrikleri yakın buluyorlar. Buna karşılık müslümanlar Bizansı yakın buluyor. Müslüman değiller ama ehl-i kitap. Kelamullah diye bir hakikat var, ahiret var, nübüvvet diye bir hakikat var. Bu akideler noktasında Müslümanlara yakın olan, vahiy hakikatine inanan ehl-i kitap olarak Kur’an’ın tarifiyle Hristiyanları Müslümanlar Mekke şartlarında kendilerine yakın buluyorlar. Ve o günün iki süper gücü Sasaniler ve Bizans arasında savaş olmuş. Sasaniler galip gelmiş. Kureyşliler de “bak, bizimkiler kazandı” diye kendi hakkaniyetlerine delil olarak göstermeye çalışıyorlar. Ayet diyor ki “yenildiler ama birkaç sene içerisinde göreceksiniz bu defa Rum Bizans onları yenecek.”

Dolayısıyla vahiy hakikatine inanan mı güçlü yoksa vahiy hakikatini reddeden mi güçlü? Ahirete inanan mı güçlü reddeden mi güçlü göreceksiniz. Bunun müjdesini veriyor. Şimdi Mekke şartlarında durum bu. Aynı Bizans’la daha sonra ne oluyoruz? Arabistan’da küfür, şirk mağlup olmuş. Bu defa ne oldu? Artık sınırlarda Bizans var. Mute savaşı kiminle yapılıyor? Bizans’la yapılıyor. Kâfir ve ehl-i kitap, Mecusi ve ehli kitap arasında bir seçim yapman gerektiğinde “bana ne canım” demiyorsun. Vahiy hakikatine inanan ehli kitabı vahiy hakikatini reddeden mecusiye göre kendine daha yakın buluyorsun değil mi? Efendimiz ve sahabeleri böyle bulmuşlar Rum suresinin gösterdiği üzere. Ama ondan sonra “Ehl-i kitapsanız gelin Hatemu’l-Enbiyaya tabi olun ve Allah’ın dinini tamamladığı kelamullaha tabi olun” diyorlar.

DİNDARLAR ARASI İTTİFAK VAR, DİNLER ARASI BİR DİYALOG YOK

Buraya gelindiğinde o zaman Hristiyan, Mecusiye karşı daha yakın buluyordun kendini ama İslam’la Hristiyanlık söz konusu olduğunda “Sen Müslümansın buraya gel” diyorsun. Gelmiyor ve sana karşı savaşıyorsa sen de ona karşı savaşıyorsun. Bu defa Mute’deysen onunla savaş halinde buluyorsun kendini. Demek şartlar duruma göre değişiyor.

Gelirsek bugün şartları nedir? Küfri dalaleti, fıski ifsati, ahlaksızlık, dinsizlik bütün dünyayı sarmış durumda. Bir de komünizmin yayılması sürecini düşünelim orada her iki unsurun taşıyıcısı olarak. Bu şartlarda Bediüzzaman diyor ki “Müslümanlar zaten kuvvetten düşmüşler. İttihad-ı İslam darmadağın olmuş. Tek başına Müslümanların bu şartlarda onlara galebe çalması mümkün gözükmüyor.” Nedir? Hristiyanlara diyorsun ki ”bu dinsiz sana da zarar bana da zarar. Bu ahlaksızlık yayıyor, bu senin itikadınca da makbul bir şey değil benim itikadımca da makbul bir şey değil. Biz aramızdaki meseleyi donduralım” diyor. “Eşitiz” demiyor. “Muvakkaten medarı niza etmeyelim, ortak düşmana karşı beraberce mücade edelim” dediği bu. Bu Kur’an’ın ve asr-ı saadetin tatbikatına aykırı bir şey değil.

Dindarlar arası bir ittifak var. Dinler arası bir diyalog yok. Bu ikisi çok farklıdır. Birinde dindarlar arası ittifak anlaşılır bir şeydir, şartlara göre makbul ve gerekli bir şeydir hatta. Ama dinler arası diyalog İslam’la muharref itikatları eşitleyen bir yaklaşım makbul değildir, asla kabul edilemez bir şeydir.

Fethullah Gülen batıdaki interfaith dialogue, bilmem ne söylemini, bunu kendini pazarlamak için o yapı uygun görmüştür veya papalığın bu noktada dinler arası diyalog söylemine sığınmıştır. Kendine pozisyon üretmek için. Yanlış yapmıştır. Bediüzzaman “Hristiyanların dindar ruhanileri ile medarı niza meseleleri muvakkaten geçici olarak medarı niza etmeyerek dinsizlik ve ahlaksızlığa karşı ittifakla mücadele etmekten” bahsetmiştir. Kur’an ve sünnete muvafık bir şey söylemiştir.

Orada şunu da ifade etmek lazım. Maide suresinde “Hristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyiniz” ayeti var mı? Var. Peki, Yahudi ve Hristiyanların kızlarıyla bir Müslüman evlenebilir mi? Evlenebilir. Peki, hem dost edinmeyeceksin hem eş edineceksin nasıl olacak bu? Bediüzzaman bunu nasıl izah ediyor? Şimdi hem düşmanın olacak hem de evleneceksin. Burada bir çelişki yok mu? Dost edinmeyinizdeki davet nedir? Burada “yahudiyetlerini ve hristiyaniyetlerini dost edinmeyiniz. İslam’a aykırı itikatlarını dost edinmeyiniz” diyor. Burada İslam’a uyuşan şeyleri var. İtikatlarında ve ahlaklarında. Zaten Kur’ani davet “orada her şeyinizi bırakın gelin” değil. “Tashih edin, tadil edin, tamir edin. Gelen vahye göre yanlışınızı düzeltin, tahrifliğinizden kurtulun” manası içerir. “İslam’ın ölçüleriyle uymayan itikatlarının -teslis gibi mesela- dost edinmeyiniz demektir” diyor. Yoksa “ehl-i kitaptan bir eşin olsa haremin olsa elbette seveceksin.”

BEDİÜZZAMAN’IN İFADESİ, MAİDE SURESİNDEKİ TARİFE UYUYOR MU UYMUYOR MU?

Burada yine o hükmün bir kayıt altında, bir sıfata memni olarak, bir şarta bağlı olarak söylendiğini görüyoruz. Ve manidardır aynı Maide suresinin ilerleyen ayetlerinde şöyle bir şeyle karşılaşırız. “Size düşmanlıkta en ileri Yahudileri ve Allah’a şirk koşanları görürsün” diyor. “Size sevgice en yakın biz Hristiyanlarız diyenleri görürsün” diyor. Ehl-i kitap bir kere müşriklerden ayrıldı. Ama ehl-i kitabın içerisinde Yahudiler müşriklere yakın düşmanlıkta en şedidler sınıfına yazıldı. Diğer ehl-i kitaplar ise ne diye tarif edildi? Aynı Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyiniz. Yahudiyet ve hristiyaniyet akidelerini dost edinmeyiniz. O muharref akidelerini dost edinmeyiniz. Manası tefsir itibarıyla. Onun olduğu aynı sure içerisinde ne dedi? Yahudileri bir tarafa koydu müşriklerle birlikte, Hristiyanları bir kenara koydu. Yahudiler düşmanlıkta en ileri. Sevgice en yakın, Müslüman olmayan içerisinde size en yakın diye tarif kimi tarif etti? Hristiyan’ız diyenleri tarif etti.

Devamında da üç özellik var. Çünkü onların içerisinde bir keşiş, kıssisler, kendi itikadınca çekilmiş bir köşeye, manastıra veya kuytuya kendi itikadınca Allah’a ibadet etmeye çalışıp, Allah’ın rızasını tahsil etmeye çalışıyor. Müslüman olarak bize göre yanlış şekilde yapıyor. Ama neticede bir şey var. Doğru bir yöneliş var, Allah’ın rızasını tahsil gibi bir şey. Ruhbanlar var. Dünyalık peşinde koşmaktan kendini çekmiş, dünyadan el etek çekmiş. Yanlış bir şekilde de olsa Allah’a ibadete kendini adamak makbul bir haslet midir? Evet. Dünya için onunla bununla kavga etmek yerine dünyalık noktasında bir nefis terbiyesine girmek doğru bir şey midir? Doğru bir şeydir. Ne diyor? Onlar kibirlenmezler diyor. Onlar mağrur, kibirli değildir diyor.

Burada, “Biz Hristiyanız” diyenlerin içerisinde sevgice en yakın olacağınızın aslında tarifi var. Kıssis, kendince Allah’a adanmaya çalışan, dünyalık peşinde koşmaktan nefsini almaya çalışan ve kibirlenmeyen, sana karşı kibirlenmeyen.

Şimdi şu üç tarifi alalım ve Bediüzzaman’ın “Hristiyanların dindar ruhanileriyle aramızdaki medar-ı niza meseleleri muvakkaten medar-ı niza etmeyerek” ifadesini alalım. Orada o dindar ruhaniler tarifi, Maide suresindeki en yakınlar için söylenen o üç tarife uyuyor mu uymuyor mu?

İNGİLİZ SİYASETİNİ ZAMANIN ŞEYTANI OLARAK TARİF EDER

Bediüzzaman Kur’an talebesi olarak, bir mümin olarak ve de daha gençliğinde İngiliz müstemleke nazırı ve eski başbakanı Gladiston, Avam Kamarasında “bu lanetli kitap Müslümanların elinde olduğu sürece onları medenileştiremeyiz” sözünü duyuyor ya hani aktarıldığı şekilde. “Kur’an Müslümanların elinde oldukça biz onlara hükmedemeyiz” ilahir diye çevrildiği şekliyle. O zaman bu haberi okuyor gazetelerde? İngiliz siyasetini zamanın şeytanı olarak tarif eder Bediüzzaman. Hutuvat-ı Sitte’de, Devaü’l-Ye’s’te bellidir. Ki buna karşılık ahmakça ve aptalca bir iftirayla Bediüzzaman’ın İngiliz ajanı söylemeye kalkan şerefsizler, alçaklar var.

Gladiston’un o sözlerini Bediüzzaman daha 18-20 yaşlarındayken “onlar Kur’an’a karşı taarruz ederlerse ben de bir Müslüman olarak Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu göstereceğim” diye hayatını buna adıyor mu? Adıyor. Bunun için yazmış, bunun için yaşamış. İşte, Hristiyanların dindar ruhanileriyle dinsizliğe ve ahlaksızlığa karşı aradaki meseleleri yok sayarak değil eşitleyerek birbirinizi değil, muvakkaten, şartlar böyle gerektirdiği için dinsizlik ve ahlaksızlık karşısında geçici olarak “o meseleleri muvakkaten medarı niza etmeyerek ittifak etmek” sözünü Maide suresindeki ayete birebir mutabık halde görüyoruz. Kur’an’a aykırı bir şey yapıyor ve söylüyor değil, Kur’an’ın gösterdiği doğrultuda bir şey yapıyor ve söylüyor.

Bizim bu noktada alnımız ak, başımız dik. Bediüzzaman’ın Kur’an’dan aldığı dersle ahir zaman şartlarında yaşayan bir mümin olarak önümüze koyduğu bir yol haritasını anlamayıp güya bir de ona veya Nur Talebelerine Kur’an’la vurmaya çalışan, Ehl-i Beytin karşısında mızrakların ucuna Kur’an takan Emeviler gibi Nur Talebelerine karşı Kur’an’ı kendileri için istimale kalkanlar utansın. Onların bu dünyada ve hesap günü bu şekilde devam ederlerse, bu iftirayla devam ederlerse ne alınları ak ne başları dik olur.

HRİSTİYANLIK YA YOK OLUP SÖNÜP GİDECEK VEYA ARINACAK

Bu çerçevede bir başka iddia da Bediüzzaman’ın Hristiyanların şehit olabileceği veya cennete gidecekleri yönünde beyanı...

Nüzul-ü İsa meselesiyle ilgili mütevatir sahih hadisler var. Bediüzzaman’ın ilgili izahı da vardır. O da güya suiistimal edilmek isteniyor. Bediüzzaman ne diyor? Ahir zaman hadislerinin “süfyaniyet diye tarif edilen bir akım Müslümanlar içerisine dalalet ve nifakı yerleştirmeye çalışacak” diyor. Buna karşı “mehdi aleyhisselam ve onun ordusu mücadele decek” diyor Hadis-i Şerif. Hakaiki imaniye ve İslamiye yolunda çalışacak. Aşama aşama ittihad-ı İslam’ı temin edecek. Bütün o nifak ve ifsat komitesini bertaraf edecek. Rivayetlerden böyle bir şey anlaşılıyor diyor.

“İsa aleyhisselam gelecek, şeriatınla amel edecek veya mehdinin arkasında namaz kılacak” manasındaki hadislere, rivayetlere atıfla Müslümanların dünyasında bu olurken, dalalet ve nifak alemi İslam’da bertaraf edilirken, Hristiyanlar içerisinde ki söylediği bir şey var Bediüzzaman’ın. Nasraniyet ya ıstifa ya intifa bulacak. Ya yok olup sönüp gidecek veya arınacak. Nüzul-ü İsa hadislerini de bu manada yorumluyor.

Hristiyanların içerisinden çıkacak bir grup o batıl itikatları terk edecek. Ki Hristiyanlık tarihi içerisinde böyle şeyler olagelmiş. Mesela Newton. Newton bir Hristiyandır ama teslisi reddeden bir Hristiyandır. Bu manada teslisi problem olarak gören ve bu arınma çabası içerisinde olanlar hep olagelmiştir. “Ahir zaman şartlarında Hristiyanlar içerisinde böyle bir şey Allahu alem çıkacak” diyor. Kelimeler orada önemli mesela Hristiyanlığı terk edip, “hakiki dindar İseviler” diyor. “Hakiki İsevilik” diyor. İnen ilk İncil bulunamıyor. Belki Allahu alem bunlara da bir işaret var. Bulunacak çıkacak, onların önünde bir delil olacak. Aslında onlara sunulan teslis ve diğer şeyler İsa aleyhisselamın mirasının çiğnenmesi belki bunları görecekler. Allahu alem bilmiyoruz. “Ve bu tasaffi süreci içerisinde Hz. İsa nüzul edecek” diyor. Onlar İslam’a tabi veya dahil olacaklar. Kur’an’a iktida edecekler. Burada gene bir eşitleme yok.

ARI SU İÇER BAL AKITIR, YILAN SU İÇER ZEHİR DÖKER

Hiyerarşi var arada

Evet, sadece muharref Hristiyanlıkta İslam’a geçiş sürecinde bir tasaffi aşamasından bahsediliyor. Yine Bediüzzaman’ın getirdiği izahta itikat açısından hiçbir sorun yok. Hristiyanlıkla İslam’ı eşitlemek diye bir şey yok. Kur’an’ı devre dışı bırakmak diye gene bir şey asla söz konusu değil. Bu izahları yan yana koyduğunda orada bir geçiş sürecinden bahsedildiği çok net bir şekilde anlaşılıyor. Ama tekrar söyleyeyim. Anlamak isteyen anlar. Anlamak istemeyen, bilakis düşmanlık etmek, iftira etmek, bir Müslümanı, bir iman kahramanını dalaletle ve hatta küfürle veya nifakla itham etmek isteyen neticede yapmak istediğini yapar.

Bediüzzaman, “Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker” diyor. Birisi Müslümanca hassasiyetle yazılmış bir izahı doğru anlar, birisi de yanlış anlamak ister ve yanlış anlar. Biri bal akıtır biri zehir akıtır. O da herkesin kendi tıynetine, karakterine kalmış. Herkesin kendi imtihanı. Gene Nüzul-ü İsa ile ilgili Bediüzzaman’ın o izahlarında hiçbir yanlışlık yok. Bizim alnımız ak başımız dik. Ne Kur’an ne İslam’a karşı bir hürmetsizlik ve de diğer taraftan güya Hristiyanlığı şu muharref haliyle İslam’la eşitleme gibi bir şey asla söz konusu değil.

BEDİÜZZAMAN “ŞEHİT HIRİSTİYANLAR” DEDİ Mİ?

“Şehitlik” melesine gelirsek... Kastamonu Lahikasında yazılmış bir mektuptur bu. 60’lı yılların üretimi içerisinde bunu görüyoruz. Yümni Sezen 90’ların ortasında, sonra Cübbeli Ahmet Hoca bir ara böyle bir şey söyledi. Fakat kendisiyle konuşuldu. O da sonra doğru bir tavır gösterip “Bana böyle söylediler” dedi. Kim söyledi? Cübbeli Ahmet Hocaya onu sormak lazım. O söyleyenlerin peşine düşmek lazım. Kim onlar? Muhtemelen Cübbeli Ahmet Hocaya öyle söyleyenlerle mesela Yümni Sezen’e belge verenler aynı. Kastamonu Lahikası’nda Söz Basım Yayın tertibiyle 76 numaralı mektup. Bunu kimseden saklamadı, Bediüzzaman da saklamadı. Saklanacak bir şey yok çünkü burada. Tamamen Ehl-i Sünnet akidesine uygun. Üstad da Şafii, Eşari gelenekten gelir. Şafii, Eşari çizgiye muvafık ve Gazali’nin o çizgideki duruşuyla birebir mutabık bir izah var burada.

Ama güya “Bediüzzaman Rusya’daki Hristiyanlar şehadete erer” demiştir diye fotokopi dağıtılıyor. O fotokopiyi kim verdi acaba? Bunu da açıklasalar? Cübbeli Ahmet Hocaya veya Yümni Sezen’e, ne bileyim 1995 ve 2005’lerde verenler aynı mı? Ve bunların böyle iyi saatte olsunların birilerine böyle bir şey verip Risale-i Nur aleyhine bir kampanya üretmek için çabalamak gibi bir amaçları mı var? Bunlar kimlerdir, vazifeyi kimler vermiş, hangi derinlerdir, bu ülkedeki derinler mi başka ülkelerdeki derinler midir? Burada ta 27 Mayıs ilahiyatçılarına veya 27 Mayıs sonrası Risale-i Nur’a karşı devlet eliyle yürütülen külli taarruzun derinleriyle ilgili bir şey var orada. Bu dünyada ortaya çıkmazsa o derin mahfiller, hesap günü çıkacaktır.

Buna karşılık Bediüzzaman’ın Kastamonu Lahikası’na aldığı metin ve hiç de utanılacak, akidevi olarak problem görülecek bir şey değil. Bilakis tamamen Ehl-i Sünnet çizgisine muvafık bir izahtır. Bediüzzaman “Rusya’da ölen Hristiyanlar şehadete erer” diye bir ifadesi var mı? Yok. Böyle bir cümle çıkaran tahrif ediyordur, çarpıtıyordur. Burada aşama aşama söylenen bir şey var. Şartlar ne? II. Dünya savaşı, çok sert bir kış. Bediüzzaman bir şefkat kahramanı olarak, bir mümin olarak izah ediyor. Kendisi Rusya’da Kostroma tarafında esir olarak da yaşamış. Oranın soğuğunu tecrübe etmiş biri olarak düşünüyor. “Allah’ım, şu soğukta üstlerine bomba yağıyor. Çoluk, çocuk, yaşlı, hasta bu insanlar dünyada rahat yüzü görmüyorlar. Peki, rahmet-i İlahinin bunlara bir hissesi nedir?” şeklinde iç dünyasına gelen bir sorudan bahsediyor.

EHLİ FETRET, EŞARİ, ŞAFİİ ÇİZGİSİNCE EHL-İ NECATTIR

İnsani bir soru

böyle bir soruya saygılı olmak insani kaliteyi gösterir.

Buradan hareketle bunu Allah’ın merhametine, adaletine sığıştıramayıp isyana gitmek de var

Dünya açısından bakarsak hakikaten çok zor bir şey. Zaten Müslüman değiller, bir de ahiretleri de berbat. Her açıdan kaybediyorlar böyle midir acaba? Yoksa bu dünyada bu azabı yaşamalarına karşılık Rahmet-i İlahinin ahirette onlar için bir hissesi var mıdır? “Böyle bir soru içerisinde düşündüm” diyor? Evet, dünyaları mahv u perişan oluyor bunların ama Kur’an ne söylüyor? Eşari çizginin ısrarla vurguladığı bir şeydir. “Peygamber göndermediğimiz bir kavme azap edici değiliz.” Bu çerçevede nedir? Peygamberin gelmediği veya peygamber mesajının ulaşmadığı veya mesajının gölgelendiği dönem, fetretle tarif edilir. Ve ehli fetret, Eşari Şafii çizgisince, ehl-i necattır. Bir peygamber gelmedi veya gelen peygamberin haberi onlara doğru bir şekilde ulaşmadığı için onlar affa mahzardır, müstahaktır. Şimdi böyle bir şey var.

Bu çizgi içerisinde bakıyoruz. Bu insanlar bir musibetin darbesi altındalar. Komünizmin hakimiyeti var. Sovyet anayasasına baktığımızda dinsizlik resmi olarak dayatılır. Kaldı ki Maturudi itikadınca da bu insanlar neticede bir Allah’ın varlığını kabul ediyorlar. İmam Maturidi diyor ki “ehl-i fetretin ehli necat olabilmesi için aklıyla Allah’ın varlığını kabul etmesi gerekir.” Bunlar Allah’ın varlığını reddediyorlar da değil buradaki tarif edilen insanlar. Oraya da gene aynı şekilde muvafık düşer ama Eşari çizgiye birebir muvafık düşer.

“Dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu” diyor. Şimdi bu tarife, bir kere bunlar şehit olurlar diye bir ifade yok. Ne var? “Eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir.” Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Rum suresinin 30. Ayetiyle ilgili, “yüzünü Hanif olarak dine çevir Allah’ın yarattığı fıtrata ki onda bir değişiklik bulamazsın” tefsir sadedinde ne söylüyor? Meşhur hadis. “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra annesi babası Yahudi, Hristiyan, Mecusi yapar.” Müslüman yapar yok bak. Çünkü zaten Müslüman olarak doğar. Teklif, yükümlülük ne zaman başlıyor? Sinni buluğa erdiğinde, akıl baliğ olduğundaki 15 yaş bir üst limit olarak alınmış. Bediüzzaman fıkıhtaki çerçevede konuşuyor. Zaten 15 yaşının altındaysa akıl baliğ olmamış her çocuk Müslümandır bizim nazarımızda. Annesi babası ne olursa olsun. Akıl baliğ olduğunda imtihanı başlar. “15 yaşının altındaysa zaten o Müslümandır ve bir musibete maruz kalıyor ve öldürülüyor o savaş şartlarında. Bunlar şehit hükmündedir diyor.”

Şehit hükmündedir derken gideceği makam belli

Affa mazhar olacak. Dolayısıyla Allah bu çoluk çocuğu dünyaları perişan ama inşaallah cennetiyle onları ödüllendirecek bu dünya için bir kayba karşılık inşaallah ebedi bir lütfa erecekler. Vicdanındaki, kalbindeki hüzün böyle şey oluyor ki. Usulü imaniyeye, akideye tamı tamına muvafık bir şekilde.

Ondan sonrası için ne diyor? “Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.” Niye Müslümanlar gibi? Çünkü onlar şeran Müslüman. Burada bir sorun yok. Bediüzzaman gram hassasiyetiyle, tartarak konuşan bir insandır. Buradaki her bir kelimeyi izanla ve insafla okuyan Bediüzzaman’ın neyi, niye, hangi kayıtlar altında söylediğini anlar.

Bir şey daha söyleyeyim. Bu mektup II. Dünya savaşında orada ölen bir masumlar, mazlumlar için -ki fetret tarifi içerisinde-. Çünkü din-i hak onlara ulaşmış değil. Hani İslam’dan belki haberleri var ama İslam’ın daveti, Kur’an’da olduğu şekliyle, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın tebliğ ettiği şekliyle kendisine ulaşmamış olanlardan bahsediyor. Çocuksa zaten dünyanın neresinde olursa olsun bu genel bir hüküm. Çocuk olmayanlar için de sonrasında söyleyecek.

BU NASIL BİR ŞEREFSİZLİK, ADİLİK, DENAET, ALÇAKLIKTIR VE REZİLLİKTİR

Burada bir alçaklığı da söyleyeyim. Tutup bu bahsi nasıl bir şerefsizlik, adiliktir, denaettir ve alçaklıktır ve rezilliktir ki bu bahsi alıp çarpıtıp “I. Dünya savaşında Osmanlıya karşı savaşan İngiliz askerlerinin şehit olduğunu söylemiştir” diye çarpıtanlar var. Bu nasıl bir şerefsizliktir, nasıl bir adiliktir, nasıl bir alçaklıktır.

Bediüzzaman’ın hayatı ortada, tarzı olarak sen Nur talebesi olmayabilirsin ama bir Müslüman olarak böyle bir adiliği Bediüzzaman gibi bir Müslüman alime nasıl yakıştırabilirsin? Böyle, böyle imiş diye ağzıyla nasıl dolaştırabilir. Sadece iftira eden sopa yemiyor biliyorsunuz, iftira ayetinin üzerine. Mış mış mış diye bu apaçık iftiradır demeyip tahkik de etmeyip bunu dolaştıranlar da malum o iftiranın cezasına uğruyor. Hucurat süresi “Ey iman edenler! Bir fasık bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” buyuruyor. Fetebeyyenu. Gıcığın vardır bir şekilde, bir problemin vardır, o haber işine gelir senin gördün mü? Vay alçaklar vay adiler vay. Şimdi mesela hesabını nasıl verecek bilmiyorum.

Aptalca ve ahmakça konuşup, “iftira ettim Allah beni affetsin” demeyip kendince çarpıtarak hala yalan konuşmaya devam eden, Bediüzzaman gibi bir alime iftirayı hem sürdüren hem başkalarının alçakça ve adice iftira etmesine sebebiyet veren biri var. Hem kendisinin hem o sebep olduğu bütün o iftiraların vebaliyle bu dünyada yaşayacak. Hesap günü Nur Talebelerinden helallik dilemedikçe -ki biz helal etsek Üstadımızın hakkı var o hesap gününe kaldı zaten. İnsan biraz kendini düşünüyorsa Allah var, ahiret var, hesap günü var bir düşünür Allah sormayacak mı? Ben sana emretmedim mi ey kulum bir fasık bir haber getirirse fetebeyyenu, doğru mu yanlış mı araştırın. Araştırmadın ne olur? Araştırmadın da işine geldi böyle bir şey istiyordun zaten ve ona göre hüküm verdin konuştun ve eyleme giriştin. Sonra ayetin devamı ne diyor? Pişman olursunuz. Bu dünyada pişman olursun en kötüsü de hesap günü pişman olursun.

Buradaki hükmün II. Dünya savaşı itibarıyla yeri, kaydı belli ve itikadi anlamda hiçbir sorun yok. Hele ki bunu bir de alıp Hutuvat-ı Sitteyi yazmış, İngiliz siyasetini bu zamanın şeytanı diye tarif etmiş, İstanbul’da İngiliz işgaline karşı verdiği mücadeleden dolayı özel davetle Ankara’ya davet edilmiş, savaşında da Rus işgaline karşı savaşırken yaralanıp gazi olmuş Bediüzzaman’a, “Osmanlı’ya karşı savaşan İngilizlerin şehit olduğunu söylemiştir” diye söyleyenler, çıkıp nasıl kirlettilerse sözlerini aynı şekilde kirlettikleri zihinlerdeki o kirli izleri temizlemedikçe, onlar için davacıyız. Müslüman olarak böyle bir alçaklığa tenezzül etmek benim anlayabildiğim ve izah edebildiğim bir şey değil. Bunu da söyleyeyim. Böyle bir ahlaksızlığı bazıları nasıl kendilerine yakıştırabiliyorlar ve nasıl kendilerinden utanmıyorlar bunu yaparken, bu da izah edebildiğim bir şey değil.

“ONU CEHENNEMDEN KURTARIR”IN İZAHI NEDİR?

Şimdi burada ne dedi? 15 yaşındakilerin altındakiler için tamamen Kur’an ve sünnet ve Ehl-i Sünnet çizgisi itibarıyla söylenmesi gerekeni söyledi. Burada ehli fetret kaydı henüz yok. Çünkü çocuklar için zaten böyle bir şey söz konusu değil. Çünkü teklif akıl baliğ olmakla başlıyor zaten. 15 yaşından yukarı olanlar “eğer masum ve mazlum ise.” Bir kere burada kayıt var. Zulme bulaşmış değil masum, ahlaksızca işlere kalkışmamış masum, mazlum zulmeden değil zulme maruz kalan. Bir kere kayıt var masum ve mazlum ise mükâfatı büyüktür. Belki onu cehennemden kurtarır. Çocuk için şehit olur dedi şehit hükmündedir dedi. Çocuklar Müslümandır. Savaşta musibete maruz olarak öldürülmüşler. Müslüman olarak şehit olmuş diyor, şehit hükmünde olur diyor. 15 yaşında yukarı olanlar ise masum ve mazlum ise, mükafatı büyüktür. Nedir? Belki onu cehennemden kurtarır. Şimdi şehittir nerede cehennemden kurtarır nerede? Şehadet biraz sonra gelecek.

Keza şehit hükmündedir dahi de onu söyleyelim. Mesela Allah için cihatta katledilen kişi şehittir. Mesela lohusa halinde ölen bir kadın şehittir, ama hükmü şehittir. Şehit değil şehit hükmündedir. Burada bu kelimeler de önemli. Şehittir, şehit olur, şehadete erer ayrı, şehit hükmündedir ayrı, bir nevi şehadet sayılabilir ayrı. Bunların hepsi bilerek kullanılmış kelimeler. Alıp kelimeleri bağlamından söküp kendine göre yorumlayıp bühtan üretme hakkına sahip değildir.

Onu cehennemden kurtarır dedi niye? İzahı nedir? “Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî Aleyhissâlatü Vesselâma bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek.” Nüzul-ü İsa hadisi izahları elbette şimdi henüz fetret onlar açısından diyor. Hak dinle müşerref olmaya henüz sahip değil. Belki İslam’dan, Müslümanlardan, peygamberden haberi var ama İslam daveti pürüzsüz bir şekilde ulaşmış değil. Bu durumdaki kişilerden bahsediliyor.

Orta çağda Hristiyanlar propaganda için güya Kur’an tercümeleri yazmışlar. Tamamen iftiralar yüklü şekilde. Bu tercümeler ulaşan bir insan “ben Kur’an’a inanmıyorum” dediğinde Kur’an’ı reddetti diyebilir miyiz? Hayır. Kur’an indiği şekliyle ona ulaştı ve reddetti ise mesuldür. Haberdar oldu kabul etmedi mesuldür. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın tevhit davetinden haberdar oldu, onun risaletinden olduğu şekliyle haberdar oldu, reddetti mesuldür.

Ehli fetret kimdir? Bu durumlarda olmayan kişidir. Tarifi burada belli. Ehli fetret dedi zaten. “Fetret derecesinde bir lakaytlık perdesi gelmiş” dedi. Tarif var. Ondan sonra “elbette fetret gibi karanlıkta kalan” tekrar vurguladı aynı şeyi. “Hristiyanlar şehittir” dediğini nasıl üretebilirsin? Ne diyor? “Fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hristiyanlar.” Elinde bir tek ne var? Muharrif haliyle Hristiyanlıktan haberdar, din namına elinde bir o var. Dinsiz olmamış, o haliyle onu benimsemiş. Hak dinin daveti, hatemu’l-enbiyanın daveti, kendisine ulaşmamış bu anlamda da ehli fetret. Elinde olan imkanı değerlendirmiş. En nihai vahiy ve risaletin haberi ona ulaşmamış bu insan nasıl bir insan? Bu insan için kötü bir insan diyebilir miyiz bu haliyle? Hak davet, hatemü’l-embiyanın daveti kendisine ulaştığı halde reddediyorsa o zaman artık bir asabiyetle hareket ediyor. Fetret metret söz konusu değil. Bir itiraz ve ret ve inat söz konusu diyebiliriz. Şimdi bütün bu kayıtlardan alıp “Hristiyanlar şehittir dedi” diye bir insan eğer söylüyorsa o önce bir kere okuma dersi alsın.

BU MEKTUP BEDİÜZZAMAN’IN UTANCI DEĞİL BEDİÜZZAMAN’IN ŞEREFİDİR

Muhtemelen zaten çoğu bu doğru metinden okumuyorlar. Kulaktan dolma ve ikinci, üçüncü kaynaklardan besleniyorlar

Yüzde 90’ı böyle. Yanılmıyorsam Hz. Ali’ye veya tabiinden bir zata ait bir söz. “Anlamak için öğrenmek için sor, eziyet vermek için sorma” diyor. Burada da anlamak için okunur, öğrenmek için okunur. Hata bulmak ve itham etmek için okunmaz. Şimdi okursun anlamaya çalışırsın. Anlamadın veya yanlış buldun. Evet söyleyebilirsin. Bunu müzakere edelim. Ama buradaki kayıtlar net ve belli. Bu kayıtlar dahilinde Bediüzzaman’ın burada itikada, Ehl-i Sünnete aykırı bir şey söylediğini Kur’an ve sünnetin hükümlerini berhava ettiğini söylemenin imkanı yok.

Bilakis bu şekilde iftira edenler Kur’an’ın “İftira etmeyin ve iftirayı yaymayın” emirlerini çiğniyorlar.

Burada gene Bediüzzaman açısından, Risale-i Nur açısından utanılacak, yerinilecek, eyvah aman kimseler duymasın denilecek bir şey yok. Bu mektup Bediüzzaman’ın utancı değil Bediüzzaman’ın şerefidir. Bediüzzaman’ın Ehl-i Sünnetin itikadi ölçülerini, yaşadığı zaman ve zemin içerisinde kendi duygu ve düşünce dünyasında nasıl içselleştirdiğini ve nasıl pratize ettiğinin örneğidir. Dolayısıyla bizim utancımız değildir bizim şerefimizdir. Biz bu mektubu yazan Bediüzzaman’ın itikadından da İslami ilimlerdeki ve akaitteki dikkatinden ve muvazenesinden ve hassasiyetinden de ve şefkatinden de şeref duyarız. Bu Kur’an’a sünnete Ehl-i Sünnet çizgisine birebir mutabık bu şeyi Bediüzzaman’ı karalamak için kullanmaya kalkanlar utansın. Utanç onlara düşer bu bahisle ilgili olarak. Asla ve asla bize değil.

Bu meseleleri anlamak istemeyenlere anlatmak gibi bir durumumuz yok. Anlamak istemeyenden, izansızdan, insafsızdan, vicdansızdan biz bir şey beklemiyoruz. Ama zehirledikleri insanlar tahkir edebilecek durumda değil. Onlar için konuşuyoruz.

Devam edecek

RÖPORTAJIN ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ

Said Nursi’nin talebesi Zübeyir Gündüzalp, F.Gülen’i defalarca uyardı

Bediüzzaman’ın bu uyarısı dindarların kulağına küpe olmalı

Said Nursi ile F.Gülen’i yan yana anmak alçaklıktır 

Merkeze yerleşmek için Nakşibendilik ve Risale-i Nur’a saldırıyorlar

Bediüzzaman, mehdilikle ilgili ne düşünüyor? 'Ben Mehdiyim' dedi mi?

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum