1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Said Nursi ve Mesiyanik Söylem
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Said Nursi ve Mesiyanik Söylem

A+A-

 

 

 

“Hey, efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok… Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-ı imaniye ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmişim…”

Said Nursi

26 Eylül 2015’te günlük bir gazetede yayınlanan Sayın Şaban Bıyıklı’nın yazısıyla ilgili olarak bazı hususların ifade edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Meseleyi dallandırmadan doğrudan yazıda belirtilenlerle sınırlandırmanın doğru olduğunu düşünüyorum.

1. Paragraf

Gencer’in, nurculuk ve Said Nursi özelinde sıraladığı eleştirileri, daha genel bir soruna, ülkemizdeki “dinsel kültler” gerçeğine de zımnen işaret ediyor”

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: “Konu bilime, hele modernist (pozitivist ve materyalist) bilime geldiğinde Kur’an ve İncil gibi metinler en yüksek yerden en sıradan seviyelere düşerler. Zira modern bilime göre değerlendirildiğinde Kur’an ve İncil gibi metinler İsa adında, Muhammed adında (haşa ve kella) şahısların ortaya koyduğu metinlerdir. Ezoteriktirler. Tarihin bir döneminde kalmış, insan gelişiminin safhalarından birisinde işlev görmüş ve artık fonksiyonu kalmamış araçlardır. Dolayısıyla bu metinlerden mesiyanik unsurların ortaya çıkması normaldir”.

Bu bakış açısıyla, mesiyanik olarak gösterilmeye çalışılan Said Nursi, gerçekte çağdaş bilim ve felsefenin mesiyanik olgular olarak gördüğü İman Hakikatlerini bu çağın insanlarının fehmine uygun şekilde ispat ve izah eden kişidir. Said Nursi İman Hakikatleri ile birlikte Mehdi, Mesih, Kıyamet, Süfyan ve Deccal gibi pek çok konuyla ilgili yoruma muhtaç (müteşabih) Hadis-i Şerifi, toplum arasında fazlasıyla karikatürize edilmiş bir şekilden kurtarıp günümüz insanının anlayacağı bir şekilde realize eden, bu meseleleri mantıklı şekilde ortaya koyan kişidir.

Kur’an metinleri kıymet ve kudsiyetlerini, kitabı gönderen makamın yüceliğinden alır. Modern Bilimin yaklaşımını esas alırsak onların kudsiyyetle olan bağları kalmaz ve sıradan insan sözü derekesine inerler. Bediüzzaman, bu kopmaz bağı gören gözlere bir kez daha göstermiş ve iman meselesinde bir tecdid gerçekleştirmiştir. Modern Bilim ve Felsefenin üç büyük kurumu olan Pozitivizm, Materyalizm ve Determinizme, Risaleleriyle cevap veren birisini mesiyanizmle, mehdilik hevesliliği ile suçlamak nasıl bir sınır tanımamazlıktır?

Modernist Bilimin Kur’an ve İncil gibi kudsi kaynaklara böyle bakarken, İbni Arabinin, Said Nursinin eserlerini nasıl ele alacağını tahmin etmek zor olmayacaktır. Çok yakın bir tarihte, Goldziher ve yamakları, Ernest Renan ve hayranları din meselesini Ezoterizme ve Mesiyanizme mahkûm etmek istediler. Tarikat ve Tasavvuf’un adını ağzına alanlar ciddiyetsizlik, ezoterizm ve batınilikle, anti-bilimle damgalandı. Modern sosyoloji ve tarih biliminin şuuraltını oluşturan Şarkiyatçıların İbrahimi dinleri ve kutsal metinleri “tarihsel metin” olarak nitelemeleri; yaşanmış ve bitmiş olarak addetmeleri üniversitelerde bir baskı unsuru oldu.

Sayın Şaban Bıyıklı’nın mesiyanilik olarak tahfif edip aşağılamaya çalıştığı mehdilik yaklaşımı, esasında ümmet için her asırda çağlayan bir ümit çeşmesi olma işlevini görmektedir. Şarkiyatçıların üzerini örtmek istediği işte böylesi bir gerçek vardır. Tarih boyunca mehdi ve mesih heveslilerinin ortaya çıkmış olması bu meselelerin hakikatini cerh etmez. Yalancı peygamberlerin ortaya çıkması peygamberliği kıymetsizleştirmediği gibi yalancı mehdilerin çıkması da Mehdiliğin hakkaniyetini incitmez. Bugün hakikatleri doğru anlaşılmadığı için pek çok mesele var ki hakikatsizliğin toprağında çürümeye terk edilmiştir. Suç, bu türden aforizmik meselelerin değil, onları anlayamayan fehimlerindir.

***

Sayın Bıyıklı (Risalehaber’de de yayınlanan) Sayın Gencer’in Sünnilik meselesini basit bir tarikat anlayışına indirgeyen yazısını çok ufuk açıcı bulduğunu; Gencer’e karşı yazılan yazıları okumadığını ama yine Gencer’in yazılarından bu eleştirilerin “seviyesiz” olduğunu anladığını belirtiyor. Bedri Hoca'nın genellemelerle dolu, daldan dala atladığı yazısında yok yok. Bu çeşitlilik yüzünden yazı, üslup açısından hayli zayıf düşmüş. Yazının içeriğiyle ilgili olarak Sevgili Şahin Doğan’ın Risalehaber’deki yazısı dörtbaşı mamur olmamakla beraber yeterli bir cevap oluşturmuş kanaatindeyim. Doğanın bahsetmediği hususlar arasında Sayın Gencer’in Sünnilik'in karşısına iİslamcılık'ı koyuyor olması yepyeni bir yorum ve doğrusu fazlasıyla yadırganacak bir düşünce. Siyasal i̇slamcılık'ı (ve genel olarak İslamcılık'ı) Sünnilik içerisinde değerlendirmeyişi ayrı bir zihinsel garabet. Böyle bir kafa karışıklığının Nurculuk ve Irkçılıkla ilgili sözlerinin fazlaca medyatik olması da normal olacaktır. Hele Esad Erbili ile Mustafa Kemal karşılaştırması yaparken Said Nursi'yi (özellikle) es geçmesi bir takım akademik çevrelerde görülen Bediüzzaman fobyasından kaynaklanıyor.

***

Gelelim “gnostiklik” suçlamasına. Sayın Bıyıklının (ve Sayın Gencer’in) Gnostik felsefe diye küçümsediği; esasında Eflatun ve Pisagor’u içine alan Antik Yunan düşüncesinin önemli kısmını (Tek tanrı inancını temsil eden kısmını), İbrahimî Dinleri, Antik Mısırda Musa Aleysisselamın temsil ettiği yaklaşımı, bu dinlere mensup insanların ruhi terbiyelerini geliştirdikleri tarikatları, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizm gibi Doğu Dinlerini içine alan koskoca bir dünyayıdır. Bu saydıklarımız dışında kalanları düşünürsek gnostik anlayışı reddedenlerin 3 asırlık bir geçmişe sahip materyalist ve modernist bilim çevreleri olduğunu göreceğiz. Tarihin en kanlı ve dehşetli savaşları olan İki Dünya savaşının müsebbibi olan modern yaklaşımları arkasına alarak dini ve dindarları gnostikler diyerek tahfif edemezsiniz. Gnostiklerin önemli bir kısmı Tek Tanrıya inanırlar. Gnostik terimi “duyum veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden gelir. Modern bilim vahiy ve ilham meselesini bu kategoride değerlendirir. Felsefe der ki bilgi üç şekilde elde edilir ve gnosis bunlardan biridir. Eğitimle elde edilen bilgi “mathesis” ve çile ile kazanılan bilgi “pathesis”tir. Modern Bilim adına bu üç büyük tecrübeden ikisini, gnostikliği mesiyanizme ve pathesisi Freudyen psikanalize bağlamak ve indirgemek alışıldık reflekslerdendir. Şimdi kendilerini gnostik görmeyen Sayın Bıyıklı ve Sayın Gencer mateistik midir, pateistik midir? Yoksa (aklıma gelmiyor değil) agnostik midir?

2. Paragraf

Burada Gencer’in “Nurculuğun temel problemi, ‘paralel’ hareketleri besleyebilecek... gnostik felsefesidir, ” tespiti ile bazı “... ehl-i sünnet büyükleri... Said Nursî’nin... eserlerindeki apokaliptik-mesiyanik iddiaların ehl-i sünnete aykırı olduğunu bildirmişlerdir” cümlesinin altını çizmek istiyorum”

Said Nursi, ikinci paragrafta geçen iddialardan daha fazlasını devrin mahkemelerinde, hem de onun suçlu bulunup irtica suçundan idama götürülmesi için çabalayan bir kısım idarecilere ve savcılara karşı mahkeme salonlarında yaptığı savunmalarında, Risalelerine aldığı hata-sevap cetvellerinde cevaplamıştır. Tek Parti Devrinin 28 yılda onlarca mahkemede yargıladığı bir şahsiyet olarak Said Nursi hem Gencer’den hem Şaban Bıyıklı gibilerden çok daha dikkatli ve insaflı yaklaşımlar görmeyi hak etmektedir. Merak eden Tarihçe-i Hayat’ta, Lahikalarda ve Şualardaki ilgili kısımlara müracaat edebilir.

3. ve 4. Paragraf

“Risale-i Nurların mesiyanik söylemi.. ”

Zannımca Sevgili Şaban Bıyıklı’nın yazısının esas hedefini bu paragraf oluşturuyor: “Said Nursi bütün paralel örgütlenmelerin esin kaynağı çünkü mesiyanik yaklaşımları var”. Bu söylemine destek olmak üzere iki örneği veriyor: Öncelikle FETÖ dediği şeyi ve daha sonra da kendi tabiriyle kedicikleriyle meşhur gurubu. Her iki yapıda da mesiyanik özellikler bulunduğunu söylüyor ve bu özelliklerin esasen Said Nursi’nin mesiyanik fikirlerinden kaynaklandığını savunuyor.

Bediüzzaman, eserlerinde mesiyanik (mehdilikle ilgili) meseleleri de ele almış, Mehdi ve Mesih gibi pek çok müteşabihata değinmiş; üstelik bu meselelerin çoğunu daha otuz yaşını doldurmadan çözümlemiş ve kitaplaştırmıştır. Elli yaşından sonra telifine başladığı Risale-i Nurlar içinde, talebelerinin ve ehl-i imanın bu konulardaki ısrarlı sorularına verdiği cevapları da derç etmiştir. O bütün nazarları kendisinden uzaklaştırmaya ve Risale-i Nurları tetkike ve neşre teşvik etmiştir. Said Nursi için hiçbir dünyevi ve uhrevi makamın önemli olmadığı ve ancak iman hizmetinde bulunmanın bütün makamların fevkında olduğu hem eserlerinden hem onu tanıyan ve bilenlerden; mahkeme kayıtlarından ve adli kuvvetlerin raporlarından anlaşılabilir. Yaşamı boyunca evlenmemiş ve maddi herhangi bir mülkiyete sahip olmamıştır. Dünyevi anlamda ondan geriye kalan sadece Risale-i Nur’dur. Onun dünyalık namına herhangi bir talebi bulunmadığı gibi hayatı hep mücadele, hapis ve sürgünlerle geçmiştir.

Said Nursi eserlerinin kimi yerlerinde, ahirzamanın dehşetli zamanında ve dehşetli şer komitelerine karşı olağanüstü bir cehd ve gayret içine giren Risale-i Nur ve Cemaati hakkında Kur’an’dan, Hadis-i Şeriflerden, Hz Ali’den, geçmiş asırların önemli aktab, ulema ve reislerinden işaretler bulunduğunu Ebced ve Cifir hesabı kullanarak göstermiştir. İmam Gazzali, Niyazi-i Mısri, Muhyiddin-i Arabi, Hallac-ı Mansur gibi pek çok kişinin kullandığı bu yöntemle elde edilen mahsulat için Kur’ana ve itikadın temel unsurlarına aykırı olmadıkça itiraz edilmemeli; şahsi ve indi kanaatler olarak görülmelidir. Bediüzzaman da Sikke-i Tasdik-i Gaybi’sinde bu hususu şöyle ifade eder “…Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasip olurdu. Fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karsısında az ve zaif olan bizlere, kuvve-i mâneviye ve gaybi imdat ve tesci' ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfürusluk verip sukutuma sebep olsa da ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yâni ehl-i îmanı dalâlet-i mutlakadan kurtarmağa, lüzum olsa, dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennete girmeleri için, Cehennemi kabûl ederim.

Görüleceği üzere sathi nazarla mesiyanik olarak vasfedilebilecek kimi metinler; teşci, sebat ve metanet vermek üzere bir motivasyon aracı olarak; herhangi bir kişisel iddia ve arzu niyeti bulunmadığı bir halde samimi şekilde yazılmıştır. Nur talebelerin gördükleri hizmetin kıymetini anlamaları maksadıyla, bu hizmette fütur gösteren bir kısım talebelerin başına gelen sıkıntılar ve yedikleri şefkat tokatları ifade edilmekle hizmet-i imanilerine şevkle sarılmaları için teşvik edilmiştir. Risalelerin telifi ve neşri zamanında bazı resmi kişilerin verdikleri eziyet ve meşakkatlar sonunda karşılaştıkları musibetler belirtilmiştir. Mehdi, mesih ve Deccal gibi ahirzaman figürleriyle ilgili bir takım yaygın ve yanlış kanaatlerin mahiyetleri ve asılları izah edilmiştir.

Sayın yazarın Risale-i Nur’un mesiyanik söyleminden ortaya çıktıklarını ifade ettiği unsurların iktidara yönelen, siyasi hedefleri bulunan bir takım devrimci, ıslahçı yaklaşımların yine Said Nursi’den kaynaklandığını söylemek istediği anlaşılmaktadır. “Mesiyaniklik” atfının uzanacağı nokta Nur camiasının zımni olarak “iktidar heveslisi” olduğunu “birilerine” bildirmek ve Risale-i Nur’un “gerçek” maksadının siyasi olduğu kanaatini oluşturmaktır.

Bediüzzaman, talebelerini Mehdilikle ilgili meseleleri gündeme getirmemeleri hususunda çeşitli zamanlarda uyarmış; bu konuların mevcut iktidarları ve muktedirleri telaşlandıracağını, vesvese ile davranıp iman ve Kur’an hizmetine zarar verebileceklerini belirtmiştir. Siyasetçiler için talebelerine “onlara yararınız olsun, zararınız olmasın” nasihatinde bulunmuştur.

Colin Turner Bediüzzamanın esas tuttuğu mesleği bir makalesinde vazıh şekilde ortaya koyar: “Bediüzzaman’ın müdafaa ettiği inkılâp Tahran, Kahire veya Cezayir sokaklarında çığırtkanlığı yapılan cinsten bir inkılâp değildir. Risale-i Nur’un inkılâbı zihinlerde ve kalblerde, ruhlarda ve nefislerde inkılâptır. Bu bir İslâm devrimi değil, iman inkılabıdır. Bu da iki seviyede gerçekleşir. Müslümanları taklidî îmandan tahkikî îmana, inanmayanları ise enenin kulluğundan Allah’ın kulluğuna eriştirecek şekilde tanzim edilmiştir. Batıyı hâkimiyeti altında tutanların Risale-i Nur’dan dehşet almaları bu yüzdendir. ” İşte Bediüzzaman ve eserlerinde ve onun peşinden giden kişilerde tebarüz eden bir mesiyanizm varsa, kapsamı ancak budur. Herhangi bir siyasi, bürokratik, ekonomik, maddi veya manevi başkaca bir gaye bulunmaz. Eğer bir takım kişilerde bu tip dünyevi gaye ve maksatlar bulunmuşsa; bu ancak kişisel yorum ve fikirlerden neşvü nema bulmaktadır; fakat katiyetle Risale-i Nurlardan ve müellifinden kaynaklanmaz. Aksini iddia edenler ancak bir takım yanlış tarz ve usulleri kabul etmiş kişilerden kaynaklanan hareketleri göstermekten başka şey bulamamışlar ve bulamayacaklardır.

5. Paragraf

Risale okurları Said Nursi’nin, ahir zamanda ortaya çıkacak olan Mehdi ve İsa’nın geldiklerinde yapacakları görevleri ayrıntılarıyla sayacak kadar teferruatlı kehanetlerde bulunduğunu bilirler.

Bediüzzaman’a yakıştırılmadık bir “kâhinlik” iddiası vardı, bunu da sevgili Şaban Bıyıklı’dan duymuş olduk. Küçük bir fark var Said Nursi “kehanetlerini” Hadis-i Şeriflere dayanarak irad etmişti. Üstelik bu “kehanetler”, İkinci Meşrutiyetten önce İstanbul’da iken, ülkeyi ziyaret eden ve ahirzamana ve ahirzamanda gelecek mühim şahıslara dair soruları İstanbul ulemasına soran Japon Prensinin suallerini cevaplaması için kendisine ulemaca tevdi edilen hususlara verdiği cevaplar idi. Sayın Bıyıklı’nın da bildiği üzere zaten Osmanlıda kehanet çok yaygındı ve Meşihatın da ulemanın da işi kâhinlikti(!). Din ölmüş ve mesiyanilik almış başını yürümüştü. En iyi mesiyanik de Said Nursi olmak hasebiyle cevap vermek de Ona kalmıştı! Mektubat’tan alıntı yapıyor izlenimi veren paragrafında Said Nursinin esas sözlerini bile aktar(a)mayanlara ne denir ki?

Sayın Bıyıklı’nın yazısında belirttiği şekliyle, Bediüzzaman hiç bir mektubunda “ben mehdi değilim çünkü seyyid değilim” ifadesini kullanmaz. Bu arada Sayın yazar Niyazi-i Mısrinin de İbnül Arabinin de kendilerini seçilmiş ilan ettikleri vaki değilken onlara da bu iddiadan bir pay düşürüyor. Bu tip yarım yamalak sözlerle ve atıfsız yapılan alıntılarla bir maksat hâsıl olabilir fakat bu maksat hakperest ve adil olmaz.

Meselenin aslı bir kaç yerde benzer şekilde olmak üzere, Emirdağ Lahikasında şöyle ifade edilir:

(Denizli Mahkemesinde ehl-i vukuf) "Eğer Mehdîlik dâvâ etse, bütün şakirtleri kabul edecekler. "

"Ben de onlara demiştim: "Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali'nin (ra) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamât dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum. " dedim, o ehl-i vukuf sustu. "

***

Said Nursi’nin seyyidliğini kati olarak reddettiğine dair ne bir cümle vardır ne de bir vesika. Bu meseleyle ilgili tüm beyanlarında başkalarına kati ispat edecek şekilde elinde soy kütüğünün bulunmadığını ifade için "Ben kendimi seyyid bilemiyorum" diye incelikle bir cevap vermiştir. Yakın talebelerine ise belgesiz olmakla beraber seyyid olduğunu ifade etmiştir. Bediüzzaman, çok daha önemli bir hususa dikkat çekerek, ırsi olarak Peygamber Efendimizle bir bağı olmasa da onun sünnetine sıkıca sarılan kişilerin manevi âl-i Beytten sayılacaklarını belirtmiştir.

Son Paragraf

Şaban Bıyıklı son paragrafta meseleyi toparlar ve “Batıda olsa kolayca “New Age” veya “Yeni Dini Hareketler” başlığı altında akademik ilgi konusu olabilecek olan bu tarz mesiyanik örgütlerin Türkiye’deki muadillerinin şöyle veya böyle İslami bir kimliğe sahip olması veya bağlılarını İslami cemaatler olarak takdim edebilmeleri şaşırtıcıdır. Fakat Türkiye 17/25 Aralık 2013 tarihlerinde “dini cemaat” olarak bilinmekte olan dinsel bir kültün gerçekleşmeye ramak kala atlattığı bir darbe teşebbüsü yaşamasına rağmen akademik çevreler ve Diyanet gibi toplumu aydınlatması gereken kurumların yeterince seslerinin çıkmaması ve bu konuda sorunun “haber” ve “suç” boyutlarıyla ilgilenen basın ve adliye camiasının gerisine düşmeleri daha da şaşırtıcıdır” der.

Yukarıda da ifade edildiği gibi Risale-i Nurlar ve Said Nursi hakkında özellikle Tek Parti Devrinde açılmış yüzlerce dava vardır ve hiçbirisinde suç unsuru bulunamamıştır. Sayın Bıyıklının ifade ettiği gibi de ne Diyanet Camiasının ne Akademik Camianın ne de basın ve adliye camiasının Risale-i Nur hakkında geriye düştüğü gibi bir durum vaki değildir. Dört koldan da bugüne değin pek çok hakperest ehl-i vukuf Bediüzzamanın haklılığını ve hak davasını teslim etmiştir.

“Dinsel kült” tabirine gelince; eğer alelade ve parlak bir laf olsun diye söylenmemiş ise, bu mesela Nurcular Said Nursi’ye tapınıyorlar anlamına gelmektedir. Bu yaklaşıma göre mesela Bedri Gencer de dâhil olduğu tarikatın liderini idol olarak görmekte ve tapınmaktadır; Erbakan Hocayı mehdi olarak görenler ona tapınmaktadır; Kemalistler Mustafa Kemal’e ve muhabbette aşırı giden aleviler Hz. Ali’ye tapınmaktadır. Yazık ki Diyanetin de, Siyasetin de bundan haberi yoktur! Bu “düz” mantık ancak olağanüstü zamanlarda ortaya çıkan bazı guruplarda, ulemaüssu tabirine layık kişilerde ve Haricilik gibi ham, kaba ve softa yaklaşımlarda görülebilmektedir.

Sonsöz: Sevgili Şaban Bıyıklı ve Bedri Gencer gibilerinin yazdıkları ilk değildir ve son olmayacaktır. Mehdilik meselesi, içinde siyaset meselesini barındırmak ve halk arasında da çoğunlukla bu yönle bilinmekle, bir takım karikatürize kişiliklerin de yardımıyla, mesiyanizmin fantastik söylemlerine kurban edilmeye çalışılmaktadır. Bugün Bedri Genceri hem bilim adamı olarak öven hem de aslında satır arasında onu “bir şeyhe tapıcı” mesiyanik olarak gösteren bu karşıt ikircikli söylem, zamanın rüzgarına göre her an değişebilen bir yapı arz etmekte ve şu an itibariyle yükselen bir trend göstermektedir.

Bir unsurun kendisine karşı gerçekleştirildiğini düşündüğü yıkıcı ve haksız faaliyetleri yargıya taşıması normaldir ve bu davranış halk nezdinde de muteberdir. Bağımsız Mahkemeler, her bir iddiayı delilleriyle değerlendirerek yargılarlar ve kararları Anayasaya ve Yasalara uygun olarak ve Millet namına verirler. İnsanlar ve insan grupları bir “new age” veya “yeni dini hareket” ya da “mesiyanik” olduklarından değil ancak bir suç işlediklerinden dolayı kınanabilirler ve yargılanabilirler. Yargıya güvenmek ve sürecin güvenli şekilde devamını sağlamak elzemdir. Acelecilik edip, hakkında dava açılan bir konunun savcısı ve hâkimi gibi davranıp suçluyu bulmuş ve hükmünü vermiş gibi davranmak bilimsel ve hakperest davranış değil sadece konjonktürel bir tarafgirlikle izah edilebilir. Hukuk ise, suçu suç işleyenlere münhasır kılmak ve halk nezdinde kanunlar aracılığıyla haklı ve masum olanlara haklarını teslim etmek için vardır.

Vesselam.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
22 Yorum