1. YAZARLAR

  2. Abdulkadir MENEK

  3. Said Nursi ve Cumhuriyet (2)
Abdulkadir MENEK

Abdulkadir MENEK

Yazarın Tüm Yazıları >

Said Nursi ve Cumhuriyet (2)

A+A-

Burada şu önemli hususu açık bir şekilde ifade etmekte yarar vardır: Cumhuriyetin önemli bir prensibi olan meşveretin, yani danışmanın toplumun bütün kesimlerinde ve kurullarında yerleştirilmesi gerekir. Meşveretin toplumsal altyapısı oluşturup, en üst merciye çıkıncaya kadar bütün tabakalarda uygulanabilirliğini sağlamak gerekir.  En küçük toplumsal kurum olan aileden başlayarak bu prensibin bir hayat tarzı haline getirilmesinin önemi, asla gözden uzak tutulmamalıdır. Bu şekilde ortak olarak alınan kararların uygulanabilirliğinin daha fazla olduğu ve toplum fertleri arasındaki dayanışmayı arttıracağı da bilinmektedir. Hazret-i Peygamberin, meşveret edenin pişman olmayacağını bildirmesi bu açıdan önem arz etmekte ve evrensel bir özellik taşımaktadır.

Cumhuriyetin üçüncü prensibi de, kuvvetin kanunda olmasıdır. Buna göre böyle bir sistemde kuvvetli olanlar haklı değil, haklı olanlar kuvvetlidir. Çünkü kanunlar haksızdan yana değil, haklı ve doğru olandan yana olacak şekilde hazırlanmaktadır. Bu sebeple burada haklı olanın üstünlüğünü ve rahatlığını görmek mümkündür. Bu prensip, adalet ve meşveret prensiplerini tamamlayıcı bir mahiyet taşımaktadır.
“Kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat tevzi olunur” diyen Bediüzzaman, yönetimin kanunlara istinat etmemesi halinde,  o ülkede en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün birimlerde keyfilik ve istibdadın hüküm ferma olacağını belirtmektedir.  Kuvvetin kanunda olmaması halinde, bazı yetkileri elinde bulunduran kişilerin bunları kendi şahsi çıkarları ve görüşleri doğrultusunda kullanarak, istibdatlarına alet edecekleri ve böylece baskı ve zulmün, salgın bir hastalık halinde yayılması kaçınılmaz olacaktır.

Cumhuriyetin dördüncü ve beşinci prensipleri de, fikir ve vicdan hürriyeti ile demokratik kanunları içinde barındırmasıdır. Bunun için cumhuriyet idareleri demokrasiyi benimsemek, demokratik bir yapıya işlerlik kazandırmak zorundadır. Demokratik olmayan bir cumhuriyet tasavvur dahi edilmemelidir. Demokrasi ise,  insan haysiyetine uygun ve gerekli olan bütün hak ve hürriyetlerin kabul edilmesini gerektirmektedir. Demokrasi, Allah’a kul olunan ve Allah’tan başka kimseye kul olunmayan bir sistem olarak kabul edilmeli ve bu şekilde uygulama sahasına konulmalıdır.

Bunun için zorla fikirlere ve vicdanlara kelepçe vurmak ve bunları baskı altına alarak engellemek,  cumhuriyetin prensipleriyle bağdaşmaz. İslâm da bu esasları benimsemiştir. Bir fıtrat dini olan İslamiyet, insanlara baskı ve zulüm yapmayı kabul etmez.  Allah insanların inanmaya zorlanmamasını istemektedir. (Bakara/256) Onlara bir irade hürriyeti vermiştir. Dileyen iman eder, dileyen etmez. İsteyen mümin olur, isteyen kafir. (Kehf/29) Bunun dışında farklı inançtan olan insanların da İslâm’ın ruhuna uygun olan cumhuriyet sisteminde yaşama hakları vardır.  Hangi inançtan olursa olsun, farklı düşünen insanların; hayatları da, namusları da, dinleri de vergilerini vermeleri şartıyla koruma altına alınmıştır.
Hakkında hiçbir delil bulunmadığı halde yirmi beş yıl boyunca hapis ve sürgünlerle hayatını geçirmek zorunda kalan Said Nursi, 1944 yılında sevk edildiği Denizli Mahkemesi’nde, devlete hâkim olan, antidemokratik zihniyet ile insan hak ve hürriyetlerini ihlal eden keyfi yönetimi şu şekilde anlatmaktaydı:

’’İstibdad-ı mutlaka "cumhuriyet" namı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka "medeniyet" ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye "kanun" ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.’’(1)

Gerçekten de Cumhuriyet yönetiminin çok uzun bir döneminde, Bediüzzaman’ın bu cümle ile ifade ettiği, Cumhuriyet ve demokrasi ile hiçbir alakası olmayan bir yönetim anlayışı ve uygulamaları yaşanmış ve zaman zaman da en müstebit idareleri bile geçen zulüm ve haksızlıklara imza atılmıştır. Cumhurun büyük bir ekseriyetinin Müslüman ve dindar olduğu bir ülkede, dini hayat, şahsi uygulamalar ve yaşantılar düzeyinde bile büyük ölçüde yasaklanmış, her türlü fikir ve vicdan hürriyeti tam bir istibdat kaydı altına alınmıştır.

Din ve vicdan hürriyeti, en geniş ve en kâmil manada uygulanması gerekirken, evlerin içine hapsedilmeye çalışılmış, hatta zaman zaman evlerin içine bile müdahale edilmiştir. Milli Eğitim müfredatı, din ve maneviyattan tamamen arındırılmış, resmi yollarla din dışı bir hayat ve yaşantı teşvik edilmiş, hatta devlet görevlilerine adeta dayatılmıştır.

Kadınların tesettürden uzaklaştırılması, içki, dans ve daha önce benzerleri görülmeyen içkili toplantılar ve balolar teşvik edilmiş, ikbal mertebelerinden bir bir geçmenin yolu da mecburi olarak buralardan geçirilmiş ve bütün bunlar da millete ‘’asri bir hayat’’ ‘’medeni bir hayat’’ yaftası altında benimsetilmeye çalışılmıştır.

Milletin inanç, sosyal hayat ve ihtiyaçlarına göre çıkarılması gereken kanunlar; tamamen tek adam ideolojisinin bütün toplumda egemen olması için dizayn edilmiş ve çıkarılmış, bu kanunlar çıkarılırken, benimsetilmek istenen hayat ve inanç tarzı esas alınarak şekillendirilmiştir. TBMM’lerine seçilecek Milletvekilleri de, tek parti ideolojisine uygun olarak, tek adamlar tarafından belirlenmiş ve göstermelik ve hiçbir demokratik hüviyeti olmayan seçimlerle millete tasdik ettirilmiştir. 

Meşrutiyet, saltanat döneminde Padişah’ın hükümranlığına halkın oyu ile seçilen meclisin ortak olduğu bir rejimin adıdır. Tek adam yönetiminden ve Bediüzzaman’ın ifadesi ile ‘’rey-i vahid’’den milletin seçtiği mebusların halk adına yönetime ortak olmaları süreci başlamış ve bu önemli gelişmeye de, şeriat namına sahip çıkmıştır. Daha sonra ‘’meşruti monarşi’’  idarelerinin gelişmesi, saltanatın kaldırılması, Cumhurbaşkanının da meclis veya halk tarafından seçildiği Cumhuriyet ve bir adım ötesi olan demokrasi kavramlarının ortaya atılması, elbette aynı mananın gelişerek devam etmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

‘’Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez’’ ifadesi bunu gayet güzel bir şekilde izah etmektedir. Evet, isimlerin değişmesi ile hakikat değişmez. Bu konuyu İngiliz düşünür Bernard Shaw’ın şu sözü ile kapatalım: ’’İngiltere’de demokrasi o kadar gelişmiştir ki, bir adım ötesi İslamiyet’tir’’

1-Şualar, Sayfa: 594

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum