1. HABERLER

  2. BEDİÜZZAMAN

  3. Said Nursi Münazarat'ı Türk, Kürt ve Araplara yazdı
Said Nursi Münazarat'ı Türk, Kürt ve Araplara yazdı

Said Nursi Münazarat'ı Türk, Kürt ve Araplara yazdı

Yrd. Doç Dr. Bilgi: Münazarat, tabir yerindeyse, bir “demokrasi manifestosu” dur...

A+A-
Risale Haber-Haber Merkezi
 
Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Levent Bilgi'nin yazısı:
 
Münazarat ve Kürtler
 
Bu toprakların insanları yüzyıllardır hürriyet, adalet, insan hakları ve demokrasi sorunlarıyla beraber yaşamışlardır. Bu temel problemlerin bir türlü aşılamaması ve insanca bir idari sisteme, insanca bir hayata kavuşulamaması, beraberinde sürekli başka sorunların doğmasına sebep olmuştur. Kürt sorunu, başörtüsü, Alevilik meselesi, azınlıklar, işkence, cemaatler vs. vs.
 
Bediüzzaman, cami kürsülerinde, meydanlarda halka, tüm bu sorunların temeli olan meşrutiyetin faziletini anlatmakla yetinmez. Meşrutiyete zihnen çok uzak bulduğu Doğu aşiretlerine, kendi tabiriyle “aşair-i Ekrat”a1 da meşrutiyeti anlatmaya çalışır. Yine kendi tabiriyle, “dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders”2 verir. Bizzat ulaşamadığı insanlara ise kendi bedeline konuşmak üzere, Münazarat isimli bir eser kaleme alır.
 
Münazarat, tabir yerindeyse, bir “demokrasi manifestosu” dur.
 
Bediüzzaman Münazarat’ı “Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tâli’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi”3 olarak tanımlar. İfade-i Meram’ın sonlarında ise Münazarat’ın “Ekrat Reçetesi”4 olduğunu söyler.
 
Bu ifadelerden ve Doğu’daki aşiretlerle yapılan münazaralardan doğduğunu düşünürsek Münazarat’ın öncelikli olarak Kürtlere hitap ettiğini söylemek mümkündür.
 
Bu dönemlerde Said Nursi’nin gazetelere yazdığı ilk makalelerinde de Kürtleri asıl muhatap aldığını ve öncelikli olarak onlara seslendiğini söylemek mümkündür. “Kürtler Yine Muhtaçtır”, “Bediüzzaman Said Nursi’nin Nasayihi”, “Kürtler Neye Muhtaç”, “Kürtler ve Osmanlılık”, “Kürtler ve İslamiyet” adlı makalelerde Said Nursi çok yoğun bir şekilde Kürtlere hitap etmektedir. Bu arada Şark ve Kürdistan, Kürt Teavün ve Terakki gibi Kürtler adına çıkan gazetelerde Kürtlere hitapların çok daha yoğun olduğu, ancak Volkan gibi gazetelerde bu yoğunluğun düştüğünü söylemek mümkündür.
 
Bediüzzaman her ne kadar Münazarat’ı Ekrat Reçetesi olarak vasıflandırsa da İfade-i Meram’ın başında “Şu eserlerden her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arap’tır.”5 demek suretiyle, aslında Münazarat’taki reçetelerin tüm Müslümanlara, belki de tüm insanlığa deva olabileceğini ifade etmektedir.
 
Said Nursi yine İfade-i Meram’da kendisinin Kürtçe düşünüp, Türkçe ve Arapça yazdığını6 söyler.
 
Bediüzzaman Münazarat’ın başında “Kürtlerin tabiat-ı meşrûtiyetperverânelerine binâen, dersi münâzara ve münâkaşa sûretinde okuyorlar. Onun içindir ki, medreseleri küçük bir meclis-i mebusân-ı ilmiyeyi andırıyor.”7 diyerek aslında Kürtlerin tabiatında Meşrutiyet’in olduğunu, tabiatları gereği Meşrutiyet’i benimseyip, sevdiklerini ifade etmektedir.
 
Bu söylemiyle Bediüzzaman aynı zamanda Meşrutiyet’in Batı kaynaklılığını da reddetmekte, aslında Kürtlerin yaratılışlarından getirdikleri bir meziyetleri olduğunu ortaya koymaktadır.
 
Türkiye’nin demokrasi serüveni, 19. yüzyılda Meşrutiyet’in ilanıyla başlar. Özellikle İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesiyle çok çetin tartışmalar yaşanır. O zamanın aydınları ikiye bölünür. Bir kısmı, meşrutiyeti savunurken bir kısmı da şiddetle meşrutiyete karşı çıkar. İkinci gruptakiler, meşrutiyeti Şeriat’a aykırı bulurlar. Şer’i esaslara dayalı Osmanlı’nın Batı menşeli meşrutiyeti benimsemesinin mümkün olmadığını düşünürler. Bediüzzaman bu tartışmaları, meşrutiyetin insan fıtratından geldiği şeklinde vurgu yaparak, insani ve yaratılışla ilgili bir boyutta değerlendirmiştir.
 
Bununla beraber Bediüzzaman’a göre Meşrutiyet “Esas-ı insaniyet olan cüz-i ihtiyarı temin eder.” Cüz-i ihtiyar insanlığa Allah’ın bir ikramıdır. İstibdat ve hürriyetsizlik ise ihtiyarı elimizden alan bir musibettir. Allah’ın verdiği cüz-i ihtiyara normal şartlarda Allah bile müdahale etmezken, insanların ona müdahalesi asla kabul edilemez. Ve her türlü baskıcı rejimler bu insani vasfı elimizden aldığı için fıtrat dışıdırlar. Allah’ın yaratılışımıza yerleştirdiği cüz-i ihtiyari Meşrutiyeti gerekli kılar. Ancak meşrutiyetle yaşanabilir.
 
Bediüzzaman, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yaptığı Doğu ziyaretinde, uzak yerden geldiği için kendisinden hediye bekleyenlere, en büyük bir hediye ile geldiğini söyler. Milletin yarısını bu hediye uğruna feda etseydik yine ucuz olurdu, diyerek hediyenin ne kadar kıymetli olduğuna dikkat çeker. Çünkü hediye olarak, Kürtleri, hatta bütün İslam âlemini, asırlardır geride bırakan zorbalık, keyfilik, istibdat virüslerine karşı etkili olan “meşrutiyet ” ilacını getirmişti. Ki bu hastalıklardan dolayı bir türlü gelişemeyen, ortaçağ karanlıklarında kalan Doğu insanları için daha büyük bir hediye olamazdı.
 
Münazarat’ta Küdan ve Mamehuran adlı Kürt aşiretlerinin “alâküllihal vermeye mecbur oldukları emval-i emiriyeyi hazır” etmedikleri için askerlerin gelmesiyle beraber pek çok zulümlerin olduğu söylenir. Bediüzzaman bu hadiseden çok önemli ve günümüze kadar uzanan bir prensip çıkarır: “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.”8
 
Kendi hukukumuzu ve kendi sorumluluklarımızı bilmek hayatın ve meşrutiyetin olmazsa olmaz gereğidir. Herkesin kendi haklarına sahip çıkmasıdır meşrutiyet. Vazifelerimizi yerine getirip, haklarımıza da sahip çıkmak keyfiliği ve istibdadı ortadan kaldırır. Sorumluluklarımızı yerine getirmek ve haklarımıza sahip çıkmak da ancak bilgi ile, idrakle, hikmetle olur. Cahillikle değil. Cahillikten sadece suiistimallikler ve zulümler çıkar.
 
Her zamanın bir hükmü olduğunu söyleyen Nursi, bu zamanın hükmünü de Kürtlere hitaben şöyle söyler:
 
“İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbî ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.”9
 
Bediüzzaman artık kuvvet döneminin bittiğini, bu zamanın hükmünün akla dayanan muhabbet ve hissiyatın efkâra tabi olması olduğunu tespit eder. Bu gün bile Şark’ta muhabbet yerine husumetlerin görülmesi, fikir yerine hissiyatların ön plana çıkması pek çok karmaşalara, zulümlere, kavgalara, ölümlere sebep olmaktadır. Şarkta ve Kürtler arasında akıl, muhabbet ve fikir hâkim olacaktır. Münazarat boyunca bu akıl ve kalp birlikteliği insanlığın kurtuluşu olarak zikredilir.
 
Kürtlerle Ayrılık ve Onurlu Birliktelik
 
Münazarat’ta Kürtler tarafından sorulan, ama aslında o günden bu yana pek çok Kürt için bir problem veya soru işareti olan bir konu vardır. Kürtlerin Türklerden ayrılması belki de bu ülkede iki yüz yıldır tartışılan bir konudur. Bu amaçla pek çok faaliyetler gösterilmiş, gazeteler, dergiler çıkarılmış, bu konu hatta bir takım isyanlara kadar gitmiştir. Said Nursi’ye bu mesele çok açık bir şekilde sorulur:
 
Sual: ”Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber sâfi suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nâsıldır? Zîrâ hükûmet ve İstanbul daha bulanıktır.”10
 
Said Nursi bu soruya “Meşrutiyet hâkimiyet-i millettir” vurgusuyla cevap vermeye başlar. Millet nasılsa meşrutiyet ve hükümet de ona göre şekillenir. Meşrutiyette mebuslar hâkimdir. Mebuslar ise “efkâr-ı ammenizin misal-i mücessemidir”11 Meşrutiyette halkın umumi fikirleri, düşünce şekilleri hâkimdir. Bu, “layık olduğunuz üzere yönetilirsiniz” prensibine de uygundur.
 
Bediüzzaman “Öyle ise kendinizden teşekkî ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.” diyerek Kürtlerden suçu başkalarına atmayarak kendilerinde bulmalarını ister. Şayet efkâr-ı amme milletvekillerini olumlu yönlendirebilirse, mebuslar da kendi memleketlerine sahip çıkacak ve Doğu gelişecek, medeniyet seviyesini yakalayacaktır. Hâlbuki günümüzde bile bilhassa Doğu bölgelerimizde milletvekillerini iyi işler yapmaya yönlendirecek efkâr-ı amme oluşamamıştır.
 
Said Nursi bu noktada bir örnek verir. Eskiden hükümet ve İstanbul kaynak ve pınardı. Oradaki bir bozulma her tarafa yayılıyor, her yeri kirletiyordu. Oysa Meşrutiyetle beraber İstanbul ve hükümet yüz pınarın ortasındaki büyük bir havuz gibidir. Kürtler bu havuzun pınarlarıdır. Havuz kirlense bile pınarlar temiz kaldıkça bir müddet sonra havuz tekrar temizlenir. Meşrutiyette önemli olan havuz değil, pınarların sıhhatidir.
 
Bu bölümden anlaşılacağı gibi Said Nursi Türkleri ve Kürtleri ötekileştirmeyip aynı vücudun azaları gibi görmektedir. Kürtler cahilliği bırakıp marifetle, faziletle, medeniyetle yükselseler, hükümetin yanlışlıkları onlara tesir etmediği gibi, İstanbul’u bile iyiliğe sevk edebileceklerdir.
 
Ancak Bediüzzaman Kürtlerde pınar olmadığını ve bu yüzden de uzaklardan gelen bozulmuş, kokuşmuş bir suyu içmek zorunda kaldıklarını söylüyor. Halk cahil kalıp, temiz pınarlar oluşmadıkça istibdat devam etmektedir. Bunun karşısında Nursi Kürtleri meşrutiyeti takviye etmeye çağırır. “Öyle ise, gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için, fikr-i milliyeti haffar (kazıcı) yapıp, marifet ve fazileti eline veriniz.”12 Çünkü Bediüzzaman’a göre Meşrutiyet sebeb-i saadetimizdir. Hürriyetimizi açacak yoldur. İstidatlarımızı hayatlandıracak olandır. Milliyet fikrimiz Meşrutiyete yardımcı olmalıdır. Meşrutiyet ancak marifet ve fazilet ile gerçekleşir.
 
Said Nursi Kürtleri kendi meselelerine sahip çıkmaya çağırır. “Eğer siz insan olsanız, hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar size fenalıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir.”13
 
Bu sözü üzerine Said Nursi’ye “”Neden iyilik gelsin, fenalık gelmesin? İkisi arkadaştır.” şeklinde bir soru gelir. Bediüzzaman’ın bu soruya cevabı şöyledir: “Yahu! Dedik: Şimdi, hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veya öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenalık sakildir, yukarıya yuvarlanmaz-cehaletle cezb etmemek şartıyla. İyilik nurdur, yukarıya akseder.”
 
Bu satırlarda ve Münazarat boyunca Bediüzzaman Kürtleri daima kendi meselelerine sahip çıkmaya, cahillikten kurtulmaya, marifete ve fazilete çağırır.
 
Said Nursi Meşrutiyet konusunda fikirleri karıştıran, hürriyet ve Meşrutiyet’i takdir etmeyenlerin kimler olduğuna dair yöneltilen bir soruya verdiği cevapta da bazı Kürtlerin ayrılık düşüncelerine katılmadığını ifade eder. Böyle düşünenler “Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden” bazı kişilerdir ki muhali talep eder ve kendi kendilerine zulm ederler. Böyle kimselerin mağrurane millete ruhunu feda etme davasında bulundukları halde milleti kandırmaya çalıştıklarını söyleyen Bediüzzaman, onların ayrılık fikirlerine katılmadığını şöyle ifade eder: “Hem de beylik veya tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya istibdad-ı mutlak manasıyla bir cumhuriyet gibi gayr-ı makul fikirlerde bulunan, hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan af ve istirahat-i umumiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden, herkesin asabına dokundurmakla, ta heyecana gelip terbiye görmekle teşeffi isteyenlerdir.”14 Böyle kimseler zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyetin ve meşrutiyetin getirdiği af ve umumi rahatlamayı intikam fikrine yediremeyen, kavganın ve husumetin devamını isteyen kimselerdir. Oysa Bediüzzaman Meşrutiyet-i meşrua, hürriyet, af ve istirahat-i umumiye içinde Türk ve Kürtlerin beraber yaşamalarını ister. Kendisi bilhassa Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Türk milliyetçisi iktidar tarafından o kadar zulümlere uğramasına rağmen hiçbir zaman, Kürtlerin Türklerden ayrılığını savunmamış, bu anlamda gelen teklifleri de hep geri çevirmiştir.
 
Said Nursi gelen bir soru üzerine Türk ve Kürtlere hürriyeti tarif eder: “Ey Türkler ve Kürtler! İnsaf ediniz. Bir Râfızî bir hadise yanlış mânâ verse veya yanlış amel etse, acaba hadisi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o Râfızî’yi tahtie edip nâmûs-u hadisi muhafaza etmek mi lâzımdır? Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun. 15 nehyinin sırrına mazhar olsun.”16
 
Bu cevabı 5 maddede değerlendirebiliriz:
 
1. Adalet sıfatını üzerinde taşıyan kanunun üstünlüğü ve gerekli olduğu zaman kişileri terbiye etmesi, cezalandırması.
 
2. Hiç kimsenin kimseye tahakküm etmemesi. Keyfi hareketlere izin verilmemesi.
 
3. Herkesin hukukunun saklı olması. Hukuk dışı muamelelere izin verilmemesi. Herkese gerekli olan uygulamanın hukuk çerçevesinde olması.
 
4. Herkes meşru dairedeki hareketlerinde son derece serbest olsun. Meşru dairede kaldığı müddetçe kimse kimseyi, hiçbir şey için sınırlamasın, hiçbir şeye zorlamasın. Bilhassa bu cümle meşru dairede olduktan sonra hürriyet ve Meşrutiyet’in insanlara ne derece geniş bir hareket alanı, kabiliyetlerin ortaya çıkması için ne derece rahatlık sağladığı noktasından önemlidir.
 
5. Allah’ı bırakıp kimse kimseyi ilahlaştırmasın. Tüm insanlar ulûhiyete uzaklık noktasında da, abdiyet noktasında da eşittirler. Yani hiç birinin ulûhiyet anlamında bir artıları olmadığı gibi, hepsi de abddirler. Öyleyse tek bir ilah vardır. O’nun haricinde her şey yaratılmıştır ve yaratılan hiçbir şey ilahlaştırılmaya layık değildir. Meşrutiyetin temel özelliklerinden biri de kişilerin birbirlerini ilahlaştırmamalarıdır. Zira Allah’a karşı ubudiyet, insanlara karşı hürriyeti gerektirir.
 
Bediüzzaman Münazarat’ta “şu milletin saadeti ve selameti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir” demektedir. Aslında bu prensip Türk ve Kürtler arasında da geçerlidir. Ne Türklerin Kürtleri ne de Kürtlerin Türkleri Anadolu’dan silip atmaları mümkün değildir. Günümüzde hiçbir kavmi ortadan yok etmek mümkün değildir. Bu Allah’ın istediği bir şey de değildir. O zaman bizlere düşen ittifak ve dostluk içinde yaşamaktır. Yıllardır süren husumetler, kavgalar, kinler neticesinde savaşlardan, ölümlerden, gözyaşından başka ne gördük? Said Nursi yüz yıl önce sulh asıldır diyerek, bırakın aynı dine inanan Türk ve Kürtleri, Ermenilerle bile dostluk içinde yaşamamızı istemektedir.
 
Bu dostluğun yöntemini de “Fakat mütezillelane dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek musalaha elini uzatmaktır” diyerek ortaya koymaktadır. Bu yöntem günümüzde bile tam anlaşılamamıştır. Bir takım dindar Türkler bile, Kürtlerle kardeş olmaktan, eşit olmaktan bahsedip, hemen arkasından “ama bizim üstünlüğümüzü ve efendiliğimizi kabul edin” gibi bir yaklaşım içindedirler. Said Nursi izzet-i milliyeyi muhafaza ederek dost olmaktan bahsetmektedir. Dostluk, her kavmin milli kimliklerini, âdet ve dinlerini yaşayıp yaşatabilecekleri ortamlarda gelişir. Yoksa bir kavmin diğerini kısıtladığı, kendi kimliğine ait unsurlara tabi olmaya zorladığı şartlarda değil. Kardeşlik ancak eşit şartlarda gelişebilen bir duygudur.
 
Dipnotlar:
1. Bediüzzaman Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul Mart 2009, s. 206.
2. A.g.e., s. 206.
3. A.g.e., s. 200.
4. A.g.e., s. 204.
5. A.g.e., s. 201.
6. A.g.e., s. 204.
7.A.g.e., s. 206.
8. A.g.e., s. 213.
9. A.g.e., s. 217.
10. A.g.e., s. 225.
11. A.g.e., s. 225.
12. A.g.e., s. 225.
13. A.g.e., s. 226.
14. A.g.e., s. 229.
15. Bir kısmınız Allah’ı bırakıp da bir kısmınızı ilahlaştırmasın.
16. A.g.e., s. 237.
 
Köprü Dergisi
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum