1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Sadeleştirmenin tarihî ve felsefî kökenleri
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Sadeleştirmenin tarihî ve felsefî kökenleri

A+A-

Kutsalın indirgenmesi: Sadeleşme

Sadeleştirme meselesinin tarihî ve felsefî arka planında Hümanizm, Naturalizm ve Realizm’in fazlasıyla etkili olduğu görülür. Kutsal Kitab’ın, bilimin, edebiyat ve güzel sanatların Kilise’nin hâkimiyetinden kurtarılmasına yönelik çalışmaların Hümanist düşünce etrafında kümelendiği söylenebilir. Sadeleştirme konusu esasında yakın dönemde ortaya çıkmış bir meseledir ve ondan daha önce başka bir durumdan, yaklaşık 4 asır sürecek olan bir “sadeleşme” sürecinden bahsetmek gerekir. Sadeleşme ve sadeleştirmenin ana hedefi olan “Halk (da) anlasın” retoriği öncelikle romanlar, fabıllar, deneme ve fıkra yazıları ve ansiklopedik metinler yordamıyla hayata geçirilmeye başlanmıştır.

Kilisenin elinde bulunan “bilgi ve kutsal”ın halka mal edilmesi; doğallık, sadelik, aklilik, günlük hayata uygunluk, gerçekçilik gibi hümanist, realist ve natüralist perspektiflerle ortaya konulan eserler yoluyla sağlanmıştır. Böylesi bir perspektif kayması, kavramsal düzeyde bilgi ve kutsalın kaynağına ilişkin düşüncenin de çatallaşmasına yol açmıştır. Gelinecek nokta şimdiden bellidir: İlhamımızı ancak akıldan, hayattan ve tabiattan almalıyız! Rahibin elinde bulunan iktidarın halkın eline geçmesi ancak dilin, felsefenin, ilahiyatın ve bilginin ‘mucize dili’nden ‘toplumsal dil’e indirgenmesi ile mümkün olacaktır.

Bu indirgemeyi mümkün kılan şey Ortaçağ Skolastik Yaklaşımı’nındonuklaşmış yapısıdır. Skolastiğin şerhçi yaklaşımı kazanımları korumakla beraber düşüncenin gelişimini sağlayan yeni telif eserlerin ve fikirlerin ortaya çıkmasını da önlemekteydi. Bilgi ve kutsal sığ ve bağnaz iklimlerde kalmaktan hoşlanmayan yapısı sebebiyle kendisine kucak açan yeni kitlelere yönelecektir. 

Sise ve pusa gömülmüş Avrupa için Ortaçağ bir çilehanedir. Birinden diğerine atlamanın hemen hemen imkânsız olduğu sınıfların çağıdır, Ortaçağ. Yoksul yoksul gibi, zengin zenginvarî, soylular aristokratik yaşamayı inançlarının bir gereği olarak bilirler. Barbarlar Avrupa'yı soyadursunlar, her tarafta salgın hastalıklar kol gezmekte; halk, derebeylerin yönetimi altında inlemektedir. Rahip hem bir hâkim, hem bir doktor, hem bir mühendis hem de sınırlardan içeri girip şehirleri yağmalayan barbarları etkileyebilen bir büyücüdür. Kilise yıkılan bir coğrafyaya payandalar atıp ayakta durabilmesini; barbar istilalarına karşı koyup yeni bir medeniyetin inşasının gerçekleştirilmesini mümkün kılmış bir mekânın adıdır. Sınıf tezatlarını gizleyen, sınıflar arasında aracılık yapan, ideoloji ve strateji üreten; Galileo’ya kadar kâinatın tasvirini yapabilme hakkını saklı tutan kişidir rahip. Beşinci yüzyıldan tâ XVI. yüzyıla kadar olan devirde, Avrupa'nın her iktisâdi, ilmî, dinî, siyasi faaliyetinin altında onun imzası vardır. Haçlı Seferleri sebebiyle yaşanılan sefalet ve bozgunlar rahibin otoritesinin siyasal anlamda zayıflamasına sebep olmuştur. Fakat kutsal ve bilgi hala onun elindedir.

Yeniçağ’ın başlaması sürecinde ortaya çıkan “roman”, Avrupalının hayatını derinden etkilemiştir. Geleneğe hücumun ve otoriteye başkaldırışın, toplumu yeni bir hendesî kalıba sokmanın, dinin etkisinin kırılışının ve yeni ilimlere olan yakınlaşmanın romanın yaygınlaşmasıyla sıkı bir paralelliğe sahip olduğu söylenebilir. Roman, bir saldırı psikolojisinin yerleşmesi için meşru bir ortam oluşturmakta; Kitab-ı Mukaddes'in dogmalarına karşı aklî delillerin halk arasında deveranını sağlamaktadır. Roman, siyasal hâkimiyet alanı oldukça zayıflamış olan Kilise'den "bilgi"nin de alınışını temsil etmektedir.

Rahibin iktidarının ve Kilisenin hâkimiyetinin sona ermesi için Avrupa’nın giriştiği bu “halk (da) anlasın” çabası, “kutsalın indirgenmesi” bağlamında insanlık tarihinin en büyük sadeleştirme girişimi olarak önümüzde durmaktadır.

Bizde Sadeleşme

İslam toplumlarında halkın bilgi ve kutsala ulaşması önünde Kilise benzeri bir engel bulunmadığından, böylesi bir sadeleşme/indirgemesürecinin ortaya çıkmadığı söylenmelidir. Batıda ortaya çıkan ve adına modernleşme denilen sürecin Osmanlı’yı ve Müslüman dünyayı etkilemesiyle birlikte bizde de bir sadeleşme başlamış; Tanzimat Edebiyatı bu yaklaşım çerçevesinde oluşmuştur. Tanzimat’la ortaya çıkan sadeleşme (edebiyatçılar buna yenilik diyorlar) Avrupa’dakinden farklıdır ve “kutsalın indirgenmesi” şeklinde değil “dilin halkın anlayacağı şekilde değişmesi” olarak ortaya çıkmıştır.

Divan Edebiyatı’nda “parça güzelliği, yüksek zümre insanının muhatap alınması, aruz vezninde ısrar edilmesi, söz hünerlerinin ve ustalığının gösterilmesinin ana hedef olması, hayal ekseninli edebiyat yapılması, ağdalı ve ağır bir dilin kullanılması” gibi özellikler göze çarpmaktaydı. Tanzimat Edebiyatı ile “bütün güzelliğinin esas alınması, halkın muhatap kabul edilmesi, aruzun yanında hece ölçüsünün de kullanılması, söz hüneri yerine halkın bilgilendirilmesi ve fikirlerin halka ulaştırılmasının amaçlanması; gerçek yaşamın, tabiatın, kişisel acı ve ızdırapların, toplumsal konuların işlenmesi; yeni edebi türlerin kullanılması; dilin sadeleşmesi” şeklinde bir dönüşümün başlaması bir yenilik olarak ve özü itibariyle bir sadeleşme olarak değerlendirilmelidir.

Bu dönüşüm, her ne kadar dış etkilerin yoğun baskıları altında olsalar da; içinde bulunduğu kültürü iyi bilen kurum ve şahısların ortak çabasıyla sürdürülmüştür. Dini, milli ve örfi şeairin dönüşmesi veya kaybolması söz konusu olmamakta; bu şeaire ilişkin kavram ve mefhumlar herkes tarafından bilinmektedir. Bu husus, çok kısa sürede bir büyük devlet ve toplumda hem siyasi hem ekonomik değişimler ortaya çıkabilmesinin de yolunu açmıştır. Her şeye rağmen son dönemin de dahi Osmanlı toplumu her meselesini kendi kavram ve kelimeleriyle konuşabilme şansına sahip olmuş bir toplum olarak değerlendirilebilirdir.

İslam Ümmeti ve Osmanlı tebaası olma yaklaşımının Milliyetçilik akımlarıyla zayıflaması; Tanzimat’ın genel perspektifi olarak dillendirilebilecek ‘birlikte, beraber ve kendi kimliğimizle değişme’ düşüncesinin de gerçekleşmesinin önüne geçmiştir. Bu bakımdan Milliyetçilik ideolojisi sadeleşme bağlamında Hümanizmden sonra ikinci dalgayı oluşturur. Artık yeterince insanlığa mal olmuş bütün düşünceler; insanlık âleminin geneline bakan bir tarzda değil, milletler ve devletler özelinde yapılacak yorumlarla yeniden şekillenecektir. Milliyetçilik kavramı tüm dünyayı etkilerken Cumhuriyet dönemini de şekillendiren en önemli unsurdur. Tanzimat Edebiyatı ‘nasıl modernleşiriz’ sorusu; Cumhuriyet Edebiyatı ‘nasıl Batılılaşırız, nasıl yeni bir ulus yaratırız’ soruları etrafında döner. Artık hedefimizde “ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen bir Türk milleti yaratmak, dilimizi de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak” vardır.

Genç Kalemler Dergisi’nin 1911’de Selanik’te yayınlanmaya başlaması, Tanzimat Edebiyatı’nda ilk işaretleri görülen Türkçülük hareketlerini hızlandırmıştır. Ömer Seyfettin’in Genç Kalemler’in ilk sayısında yayınladığı ‘Yeni Lisan’ makalesiyle “sade Türkçe” ilk kez bu dergide ele alınmış olur.

Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp “Yeni Lisan” makalesi etrafında doğan yeni hareketin öncüleri olurlar. Genç Kalemler’ in ardından çıkan Türk Yurdu ve Yeni Mecmua gibi dergiler, Ziya Gökalp’in sosyolojik çalışmaları, Halide Edip’in Yeni Turan romanı Türkçülük akımın gelişmesini, edebiyat ortamının değişmesini ve Milli Edebiyat Akımı’nın doğuşunu sağlamıştır.

Milliyetçilik davasının bir devlet ideolojisine, bir Faşizm’e evrilmesi; sadeleşmenin tabii mecrasından çıkıp bir ameliyeye, sadeleştirmeye dönüşmesine yol açmıştır. Harf İnkılabı, Kur’an’ın Türkçeye tercüme edilmesi çalışmaları, Ezan’ın Türkçe okutulması, ibadet dilinin Türkçe olması çalışmaları, dini ve edebi eserlerin sade ve günlük dile uyarlanma amacıyla tekrar yazılmaları; Tanzimat Dönemi’ndeki dilde sadeleşmeden sonra ikinci safha olan Cumhuriyet Dönemi’nde dilde Türkçeleşmenin göstergelerinden bazılarıdır.

Görüleceği üzere, Avrupa tarihinde olsun Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde olsun “halk (da) anlasın” yaklaşımıyla girişilen her bir faaliyet en büyük zararı “dini metinler ve otoriteler”e vermiştir. Sadeleşme ve sadeleştirme, eninde sonunda metnin kavram ve etimolojisinin kaybolmasıyla sonuçlanmakta; bu da bizi özellikle dini metinlerde “me’hazın kudsiyeti”nden mahrum bırakmaktadır.

Vesselam.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum