1. YAZARLAR

  2. Ahmet AKCAN

  3. Sadeleştirme ve Kaderin Adaleti
Ahmet AKCAN

Ahmet AKCAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Sadeleştirme ve Kaderin Adaleti

A+A-

Bir zümre, ısrarlı bir edayla “risaleler anlaşılmıyor sadeleştirilmeli” diyorlardı. Sesleri gür çıkıyor “makul” bir mazeret sunuyorlardı. Onlara göre sınırlar zorlanmalı, “kavramlarla oynanmalı”, bu eşsiz külliyat bütün insanlara ulaştırılmalıydı. Ancak, risalelerin sadeleştirilmesini savunan zümreden birisi eserlerde geçen kavramlarla konuşuyor, sohbetlerinde mütemadiyen onları kullanıyordu. Hatta külliyatta geçmeyen, günümüzde neredeyse hiç kullanılmayan ve pek çok insan tarafından manası bilinmeyen “halayık, gulûl, reftâre, pişuva, naseza, nabeca” gibi onlarca kelimeleri de bunlara ilave ediyordu...

Hem hayatta olmayan birinin eserlerinde kullandığı dilin sadeleştirilmesini savunacaksınız, hem de aynı dili en ağır şekliyle kendiniz kullanacaksınız. Bu vaziyet, eserlerin anlaşılmaması sebebiyle sadeleştirilmesini savunanları nakzediyor, savunduklarıyla ters düşürüyordu...

Başka bir safta saf bağlamış bir zümre yapılanlara haklı olarak sessiz kalmıyor, “risalelere ilişme”, “eserleri sahteleştirme” diye yazıyor, çiziyor, bağırıyor ama seslerini birinci zümredeki kimselere duyuramıyorlardı...

Ancak, “sadeleştirilmesin” diyenlerden eli kalem tutanların mühim bir kısmı eserlerdeki kelimelerle yazıp, aynı dil ile konuşmuyorlardı. Şahıs yerine “birey”, cevap yerine “yanıt”, eser yerine “yapıt” gibi bize ait olmayan ve lügatimizde yer almayan pek çok “uyduruk” kelimeyi bilerek kullanıyorlardı... Hepsinin de “mazereti” vardı. Eserlerde geçen pek çok kelime artık günlük hayatta anlaşılmıyordu. Bu yüzden yazılarında ve konuşmalarında anlaşılan bir dili kullanmalı, mesajları daha çok insana ulaşmalıydı...

Sadeleştirmeyi savunduğu halde risalelerin dilini kullanan birinci zümreden birinin kendini nakzetmesi gibi, fikri olarak sadeleştirmeye karşı çıkan zümreden eli kalem tutanların ehemmiyetli bir kısmı da “sade” bir dil kullanmalarıyla savunduklarıyla fiilen ters düşüyorlardı...

Birbirinden oldukça ayrı bu iki zümre farklı bir şekilde de olsa aynı yerde buluşuyorlardı. “Risalenin dili artık bugünün dili değildi.” Çünkü anlaşılmıyor, anlaşılmadığı için de yazılara ve konuşmalara misafir edilemiyordu...

Hâlbuki hakiki ilahımızı bize tanıttıran, bizleri tahkiki imana ulaştıran eserlere ait bir dil kalplerin ihyası, insaniyetin yeniden inşası adına hayata taşınmasını lüzumlu kılıyordu. Mehdiyetin ikinci vazifesi olan “hayat” dairesi, imana dair her şeyin –lisan da dâhil– hayata taşınmasını, hayat-ı insaniyenin onlar ile tanıştırılmasını iktiza ediyordu...

Üçüncü bir zümre, “hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalağası bence zemm-i zımnîdir.[1]” emr-i üstadanelerini bilmiyor gibi “ihsan-ı ilahîden fazla ihsanda” bulunuyorlardı. Bu zümre erbabı; değil sadeleştirmeye taraf olmak, kelam-ı ilahinin şerh ve izahı olan risalelerin izah edilemeyeceğini savunuyor, izahın olmadığını ispat sadedinde saatlerce izah ediyor, eserleri –hâşâ– “dokunulamaz” metinler listesine ilave ediyorlardı. Onlara göre; şerh edilmeyi icab ettiren müphem bir mesele, izahı zorunlu kılan müşkül ve muğlâk bir ifade külliyatta bulunmuyordu...

“Ehass-ı Has” olan bu zümre, kendi aralarında her türlü şerh ve izahı en üst perdeden serbestçe yapıyor; anlamaya ziyadesiyle muhtaç insanların şerh ve izah bekleyen taleplerini görmezden geliyorlardı. Hubb-u nefisten neşet eden ve nizaya sebebiyet veren inhisar zihniyetiyle ma’lul bu zümre; izahı mucip mübrem bir ihtiyaç hâsıl olduğunda, sadece kendilerini buna ehliyetli ve salahiyetli görüyorlardı...

“Risaleler niye izah edilemez” sualine, müellifin bizzat kendi ifadelerinden bir delil getiremediklerinden, büyük bir ağabeyimizin eserlerde geçen şahsi fikrini öne sürüyorlardı. Hâlbuki muhterem müellifin “...bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış”[2] ifadelerine benzer tavsiye ve müsaadelerinin bulunduğunu biliyorlardı. Şerh ve izaha dair Bedi’ül beyanın bu müsaadesini ya görmezden geliyorlar veya tevil ediyorlardı...

“Beşer zulmeder kader adalet eder”; düsturu kaderin adaletindeki hikmeti taharri etmeyi istiyor. Evet, her ifrat kendi tefritine hamiledir! Tefrit veledi ifrat validesinden tevellüd ediyor. Sadeleştirme teşebbüsü fikr-i tefritten neşet eden fiili bir istibdat olması gibi, şerh ve izaha müsaade etmeyen zihniyetin de ifratı tazammun eden fikri bir istibdat olduğu ehline malumdur...

Elhasıl; bu milletin dinini bozmak için dilini bozdukları tarihin sarih kaynaklarından haber alındığı halde, dili düzeltmeden insanların dinini düzeltme gayreti ham bir hayal görünüyor...

[1] Sözler, 716.

[2] B. Lahikası, 372.

sadelestirme3.jpg

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
31 Yorum