1. HABERLER

  2. RİSALE-İ NUR'U SADELEŞTİRME TARTIŞMASI

  3. Risale-i Nur’un Kavram Mimarisi ve Sadeleştirme
Risale-i Nur’un Kavram Mimarisi ve Sadeleştirme

Risale-i Nur’un Kavram Mimarisi ve Sadeleştirme

Yusuf Çağlayan: Sadeleştirme şerh ve izah değildir

A+A-

Yusuf Çağlayan'ın yazısı:

Risale-i Nur’un Kavram Mimarisi ve Sadeleştirme

SADELEŞTİRME TARTIŞMALARI

Risale-i Nur’un Lem’alar isimli mecmuasının sadeleştirilerek basılması üzerine, Bediüzzaman’ın manevî varisleri ortak bir açıklama ile bu sadeleştirilmeyi uygun görmediklerini ifade etmişlerdi. Bediüzzaman’ın hayattaki üç kanuni varisinden biri olan biraderi Abdülmecid Ünlükul’un torunlardan Seyda Ünlükul da, saff-ı evvel talebeleri destekleyen açıklamalar yapmıştı. Seyda Ünlükul’un açıklaması basın yayın organlarında şu şekilde yer aldı:

“Üstadımız, Risale-i Nur’un şerh ve izahına müsaade etmiş, ancak, üzerinde kalem oynatılarak orijinal Kur’ani terminolojisinin değiştirilmesine ve bu değiştirilmiş metinlerin de Risale-i Nur namı ile neşrine müsaade etmemiştir. Öyle ki, orijinal metnin ve terminolojinin değiştirilmesi doğrultusunda bizatihi Üstadımızın kendisi dahi kalem oynatamadığını ifade etmiştir. Çünkü, Risale-i Nur’daki izahların dayanağı olan Kur’ani terminolojinin yerini alacak terminolojinin aynı manayı vermesine imkan yoktur. Bir eserin yabancı bir lisana tercümesi ise farklı bir şeydir. Tercümede kelimelerin karşılıkları değil, manaların karşılıkları esastır. Fakat, aynı dilden aynı dile tercüme olan sadeleştirme ise orijinal metnin tahrif edilmesidir. Risale-i Nur’un şerh ve izahının ehil olanlar için bir vazife olduğu bizzat Lahikalarda vurgulanmıştır. Ancak, bu şerh ve izah kelime karşılıklarının değil mana karşılıklarının anlaşılır bir dille anlatılmasıdır. O zaman da ortaya çıkan şerh ve izah metne, Risale-i Nur değil, Risale-i Nur’un örneğin “Ayet-ül Kübra Risalesinin Şerh ve İzahı” adı verilebilir. Nitekim neşredilmiş bu tür şerh ve izahlar vardır ve bunlara kimsenin bir diyeceği de yoktur.” “Sadeleştirme, geçmiş müktesebatımız ile köprü kurulmasının önünü kapatacaktır. Şerh ve izah ise, dikkati orijinal metne yöneltecektir. Nesillere Risale-i Nur’un derin ve kapsamlı mana hazinelerini lisanına sadık kalarak aktarabiliriz”. [1]

Bu kez sadeleştirilmiş Sözler’in basılması üzerine konu yeniden gündeme geldi. Konu ile alâkalı olarak çok sayıda karşılıklı değerlendirmeler yapıldı. Bütün bu açıklama ve değerlendirmelerde, özetle, bizzat Bediüzzaman’ın eserlerin şerh, izah ve tanzimi dışında başka bir şeye müsaade etmediği, sadeleştirmenin eserleri tahrif edeceği ifade edildi. Sadeleştirmeyi yapanlar tarafından ise, eserlerin çok sayıda dile tercüme edildiği, bu sebeple sadeleştirilebileceği, “sadeleştirilmiş baskı” ibaresinin ve sadeleştirenlerin isimlerinin yazılması suretiyle, sadeleştirilmiş baskının, eserlerin orjinali olmadığının zaten anlaşılacağı gibi gerekçeler ileri sürüldü. Tartışmalar bu minval üzere devam etmektedir.

Sadeleştirme, Şerh ve İzah

Bilindiği üzere, sadeleştirme hususu bizzat Bediüzzaman tarafından şu şekilde uygun görülmemiştir:

Mektubat, Yirmidokuzuncu Mektub, Altıncı Risale olan Altıncı Kısım, Beşinci Desise-i Şeytaniye: “Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nakıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mâl kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz”. [2]

Sadeleştirme şerh ve izah değildir. Sadeleştirmeden amacın, eserlerdeki günümüz dilinde kullanılmayan kelimelerin günlük dilde kullanılan karşılıkları ile yer değiştirilerek, güya eserlerin anlaşılmasını sağlamak olduğu savunulmaktadır. Bu gerekçenin altında, Risale-i Nur’un dilinin tarihi olduğu, te’lif edildiği dönemin hakim lisanına tabi olduğu düşüncesi yatmaktadır. Risale-i Nur dilinin tarihi olmadığı, sadeleştirmenin iddia edildiği gibi eserin anlaşılmasına katkı yapmadığının, lehte ve aleyhte genel ve soyut gerekçeler yerine, bizatihi sadeleştirilmiş baskılardan somut misaller verilerek ve orjinali ile karşılaştırılarak ortaya konulması gerekiyor. Bunun için sadeleştirilmiş eserleri okumak ve orijinali ile karşılaştırma yaparak aynı manayı, aynı intikali sağlayıp sağlamadığı, ne derecede anlam kaybı oluştuğu ve bu anlam kayıplarının eserlerin kavram mimarisini nasıl bozduğu gösterilmelidir ki, Bediüzzaman’ın yukarıda alıntıladığımız beyanı tasdik edilmiş olsun.

Kavramlar Kelimelere İndirgenemez

Somut örnekler vermeden önce, Risale-i Nur’un genel metodolojisi ve kavram mimarisi üzerine kısaca değinmekte yarar vardır.

Risale-i Nur bir kelimeler değil kavramlar mecmuasıdır. Çünkü bir Külliyat’tır. Külliyat bütün kelimeleri, kavramları, paragrafları, bölümleri kitapları birbirine entegre etmektir. Bir kavramı değiştirdiğinizde, bütün sistem bozulur ve külliyat özelliğini yitirir. Risale-i Nur’dan bir kavramı, bir cümleyi tam anlasak, belki onlarca, yüzlerce sayfa mana, hakikat inkişaf eder. Eğer Risale-i Nur’daki bir kavrama, kelime muamelesi yapar ve bu kavramı kaldırıp, anlamını günlük dildeki bir kelimeye indirgersek, bu kavramla anlatılmak istenen manaların anlaşılması bir yana, bu manaların akla gelmesi imkânını dahi ortadan kaldırmış oluruz. Çünkü, kavramları bir dilden bir dile veya aynı dilin tarihi süreç içindeki bir döneminden bir başka dönemine aktarmak, kelimeleri aktarmak kadar kolay değildir. Aynı kavramların karşılığı yoksa, kavramı taşımak suretiyle manalar da taşınmış olacaktır. Bilimsel eserlerde yer alan İngilizce, Fransızca, Latince kökenli kavramlarla karışık Türkçenin kullanılmasının nedeni budur. Her alanın kendine mahsus bir terminolojisi vardır. Ancak bu kavramlar aracılığı ile o kavramın anahtarı olduğu, kapısı olduğu manalara ulaşılabilir. Ancak, kavram yok edilmiş ve yerine bir kelime konulmuş ve bu kelime de o kavramın anahtarlık ettiği manalara kapı açmıyorsa, artık ne anahtar ve ne de bu anahtar ile açılacak kapı ve arkasındaki mana hazinelerinden bahsetmek imkânı kalmamıştır.

Risale-i Nur bir yandan Kur’an’ın tevhid-i hakikîye dair hakikatlerini, öte yandan içtimaiyata ait düsturlarını formüle etmiştir. Bu tevhid ve içtimaiyat formüllerinde bazı kavramlar temel rol oynar. Bu kavramlar değiştiğinde formül de bozulmaktadır. Çünkü, bir cümle içinde nasıl ki kelimelerin etkileşimi varsa, öyle de kavramların etkileşimi de vardır. Eserin bir yerinde yer alan kavram, bütün eser içinde bir anahtar rolü oynar. Bütün eserin sistematik bütünlüğünü inşa eder. Bu bütünlük perspektifi ile eserde anlatılan hakikatlere intikal edilir. Çünkü, aynı kavram eserin çok farklı yerlerinde öyle manaları inşa eder ki, bir ağacın bütün cihazatı ile meyveye müteveccih olması gibi, bu manalar da büyük manayı (tevhid-i hakikîyi) idrake müteveccih olarak adeta birer mana cihazı olarak eserin içine yayılmıştır. Hoyratça bu kavramları tahrip etmek, değil o eseri anlaşılır kılmak, bilâkis, o eserin anlaşılmasının önüne aşılmaz bir duvar örer.

Sadeleştirme ve Tercüme

Bir eserin sadeleştirilmesi ile yabancı bir lisana tercümesi ise farklı bir şeydir. Tercümede kelimelerin karşılıkları değil, manaların karşılıkları esastır. Sadeleştirmede ise, kelime karşılıkları esastır. Zaten, Bediüzzaman şu anda sadeleştirme adı altında değiştirilen kelimeleri biliyordu ve eğer anlatmak istediği manaları karşılayabilseydi, bu kelimeleri kullanırdı. Hatta, çoğu yerde eş anlamlı kelimeleri birlikte de kullanarak eserleri içine bir nev’i lügatını da koymuştur: Meselâ, havf ve korku kelimelerini aynı yerde ve peş peşe kullanmıştır. Çünkü, havf bir kavram değil, kelimedir ve korku kelimesi ile eş anlamlıdır. Sadeleştirilen eserlerde, “sadece kelime karşılığı değil, mana karşılığı da gözetilmiştir” denilebilir. Bediüzzaman, Risale-i Nur’da “Konuşan yalnız hakikattir” diyor. Bizim anladıklarımız ise, hakikat değil, nisbî hakikattir. Ay, Güneş’in hakikatini ne kadar aksettirebilir ki? Elbette hiç aksettiremez demiyoruz; ancak kabiliyeti nisbetinde aksettirecektir. Bu sebeple, Ay, Güneş’in hakikati benim aksettirdiğim kadardır diyerek, bu hakikati kendi mazhariyetine tahsis edemez. Güneşin hakikatini, kendi mazhariyeti ile tahdit edemez. Bu sebeple, eserleri sadeleştirenlerin ilmî mertebeleri, anlaşılır kılmaya çalıştıkları hakikati, kendi ilmî mertebeleri ile mütenasip olarak tahdit edecektir. Bu tahdit, hakikat ile hakikati arayan arasına giren bir berzahtır. Sadeleştirme adı altında hakikati arayanların önüne böyle aşılmaz berzahlar koymak, hakikati anlaşılır kılmak adına, büyük bir hata olacaktır.

İncil neden 75 adet olarak farklılaşmış ve İznik Konsili’nde sayısı dörde indirilmiştir? Matta İncili, Yuhanna İncili, Barnabas İncili v.s. Yani, kaleme alan adedince İncil taaddüt etmiştir. Dörde indirilen İnciller ise, İznik Konsülündeki şahıslara izafi metinlerdir. Yani, kişiler adedince farklılaşmış İnciller… Eğer İznik Konsülü’ndeki heyetin mensupları değişseydi, on ayrı heyet ayrı ayrı konuyu ele alsaydı, bu kez de on farklı sonuç ortaya çıkacaktı. Aynı şekilde Risale-i Nur da farklı kişilerce sadeleştirilse, o kişiler adedince farklı Risale-i Nur ortaya çıkacaktır. Hangisi hakikattir? Her biri, hakikat değil, nisbî bir hakikat olacaktır. Çünkü, sadeleştirenin ilmî mertebesine ve nakiselerine izafi olarak hakikate âyinedarlık edecek veya hakikati perdeleyecektir. Yani bir eserin sadeleştirilmesinin sağlayacağı fayda, sadeleştirenin aynasında görünenle sınırlı kalacaktır. Sadeleştirmede, o eserin mütekellimi değişmekte, müellif değil, sadeleştiren giderek müellifin yerini alarak, müellifi tebei bir konuma itmektedir. Keza, esere tutulan aynalara göre çeşitlenen görüntülerin giderek eserin yerini alması sonucunu doğuracaktır. Böylece, Risale-i Nur’un mesleği olan veraset-i Nübüvvet’in yerini, veraset-i şahsiyet alacaktır. Bu ise, hakikat odaklı dâvâyı, nisbi hakikat; yani şahıslar odaklı dâvâlara indirgeyecektir. Hakikatlerin yerini nisbi hakikatler alacak, nisbi hakikatlere hakikat payesi verilecektir. Manalar üzerinde şahısların saltanatı oluşacaktır.

RİSALE-İ NUR’UN METODOLOJİK ÖZELLİKLERİ

Risale-i Nur İndirgemeci Değildir

Risale-i Nur, ele aldığı konuları tek bir katmana mahkum etmez. “Haşrin delilleri” değil, “Haşrin binler delillerinden biri” der. Böylece hakikati sınırlı delille izaha indirgemez. Aynı şekilde, insanları, kurumları, toplumları veya medeniyetleri tamamen dışlamaz. Risale-i Nur, mutlaka karşıda bir uzlaşma noktası bırakır. İnsanın, kurumun, toplumun veya medeniyetin içinde uzlaşılacak bir noktanın, bir anlayışın veya kesimin varlığı kabul edilir. Bir gemide dokuz cani bir masum bulunsa o gemi batırılmaz. Avrupa ikidir… gibi düsturlar Risale-i Nur’un indirgemeci bir metodu bulunmadığının açık göstergeleridir.

Risale-i Nur’un bu özelliğinden hareketle, biz de Risale-i Nur’un metodolojik özelliklerini veya kavram mimarisini aşağıdaki başlıklarla veya izahlarımızla tahdit etmiyoruz. Sadece incelememizin hacmi ve aynamızın kabiliyeti nispetinde izah ve misaller veriyoruz.

İzafi Gayb ve Risale-i Nur

Risale-i Nur, ağırlıklı olarak görme ile bilme arasında ilişki kurarak iman hakikatlerini talim eden bir külliyattır. Bu günümüzde iletişimde görsel medyanın öne çıkmasına da paralel bir tutumdur. Risale-i Nur’un talimi ile anlıyoruz ki, görme baş gözünün görmesi ile sınırlı değildir. Tatları dil ile; kokuları burun ile; sesleri kulak ile görüyoruz. Beş duyu organları ile görme, alem-i şehadete münhasır görmedir. Alem-i şehadette, yani görünen alemde bu beş duyu ile görebilmenin dahi çok mertebeleri mevcuttur. Cismani görme dahi algı cihazlarına izafi olarak gayb veya şuhud olabilmektedir. Eşyaya bakan her canlı, kendi algı cihazına göreli olarak farklı şeyler görecektir. Mesela, bir insan için belli bir mesafe gayb iken, bir kartal için şuhuddur. Aynı şekilde bir insan için gayb olan bir ses ve bir koku; bir tavşan veya bir av köpeği için şuhuddur. Maddi algı cihazları, her canlının ihtiyacına göre gayb mertebesi derecelendirilmiştir. Mesela, bir kartal gözü veya bir av köpeğinin burnu insana takılsaydı insanın hayat nizamı bozulacaktı. Aynı şekilde, mesela sıradan bir insan için bir suyu görmek ile bir kimyacının suyu görmesi arasında çok fark olacaktır. Hatta, aynı alandaki ilim sahiplerinin ilmi mertebelerine göre görme biçimleri de çeşitlenecektir.

Görme melekesi sadece alem-i şehadet ve beş duyu ile sınırlı değildir. Risale-i Nur’da on letaiften bahsedilir. Nasıl ki, burun kokular, dil tadlar ve kelimeler, kulak sesler aleminin anahtarlarıdır; bu anahtarlarla sesler, kokular ve tadlar alemine gireriz; aynen öyle de, bu on letaif de mana alemlerinin anahtarlarıdır. Risale-i Nur bu on letaifin açacağı mana alemlerini nazara vermekte ve başta akıl gözü olmak üzere, kalb ve ruh gözlerini ve bu gözlerin menzillerindeki hakikatleri talim etmektedir.

Risale-i Nur, alem-i şehadet ve alem-i gayb mertebelerini birbiri ile ilişkilendirerek bu hakikatleri talim eder. Çünkü, Risale-i Nur’a göre, hakikat alem-i gayb ve şehadeti kuşatmıştır ve alem-i şehadet bu hakikatlerin uçlarını, dış yüzlerini, vücud-u haricilerini temsil etmektedir. Aynen alem-i şehadette bir canlı için gayb olan bir kokunun, bir sesin bir başka canlı için şuhud olması gibi, alem-i manada da bir insan için gayb olan bir mananın ve hakikatin bir başka insan için şuhud olması söz konusudur. Mesela bizim için gayb olan çok mana, veliler için şuhuddur. Risale-i Nur, işte bu mana ve hakikatleri talim ederek, bizim için gayb olan mana ve hakikatlere intikalimizi sağlar. Risale-i Nur bu intikalleri, son derece sistematik kavramsal bir mimari ile talim eder. İşte biz Risale-i Nur’daki her kavramı, her cümleyi, her paragrafı ve her bölümü bu kavram mimarisini esas alarak ve bilincinde olarak okursak, bizim cehaletimize izafi olarak gaybi kalan mana ve hakikatlere şuhudiyyet kesbederiz.

Okuma Açısı ve Bağlamı

Risale-i Nur’un kavram mimarisinde ilk basamak, “konu çerçevesi”dir. Her bölümde, ilk paragrafta kısa bir açıklama veya sual ile konu çerçevesi çizilir. Müteakip bölümün anlaşılması, bu konu veya sualin çok iyi anlaşılmasına bağlıdır. O bölüm, bu konu ve sual bağlamında okunmalıdır. Yani okuma açısı ve bağlamıilk paragrafta ve girişte ortaya konulmuştur. O bölümdeki kavramları konu çerçevesinden kopuk olarak okumak, bu kavramların talim ettiği hakikatlere intikal etmemizi engeller. Bu ise, hem okuduğumuz metindeki ve hem de diğer bölümlerdeki kavram mimarisinin gözden kaçmasına yol açar. Bu sebeple, süreli okumalarda başa dönüp, okuma bağlamı ile irtibat kurulduktan sonra kaldığımız yerden okumaya devam etmek gerekir.

Muhatap-Müstemi

Risale-i Nur’da okuyucu veya dinleyici iki makamda muhatap alınır : Eğer okunan bölümün muhatabı münkir ise, iman eden okuyucu veya dinleyici müstemi (=dinleyici) makamında; eserde muhatap iman edenler ise, bu kez inkarcılar müstemi makamındadır. Bu sebeple, giriş kısmında muhatap ile ilgili bir açıklama veya haşiye yer alır, ta ki, inkarcıyı muhatap alan bir konuyu, iman eden bir kişiye okuduğumuzda, o imanlı kişi muhatabiyetinin müstemi makamında olduğunu bilsin ve kırılıp gücenmesin. Bu hususun özellikle iman eden yeni muhatapların nazarı-ı dikkatlerine verilerek derse başlanması gerekir. Yine, muhatap mü’min akıl, mü’min kalp, mü’min hissiyat olabileceği gibi, münkir akıl, münkir hissiyat ve münkir kalp de olabilir. Burada da muhatap ve müstemi makamı, akıl, hissiyat ve kalp için de geçerlidir.

Risale-i Nur, iman-küfür; hidayet dalalet; tevhid-şirk mukayeselerini her fırsatta ve her vesile ile yapar. Bütün konuları tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadete bağlar. Dünyevi ve uhrevi neticelerini göstererek, muhatabı veya müstemiyi tahkiki imana, tevhid-i hakikiye ve salih amellere teşvik ve ikna eder.

İstib’adın İzalesi

Risale-i Nur’un özellikle iman hakikatlerinin talimine ve tevhide dair bahislerinde üçünca basamak, “istib’adı izale” basamağıdır. Mesela konu haşir olsun… Bu konuyu ifade ettikten sonra, hemen haşrin istib’adını; yani akıldan uzak görülmesini izale eder ve haşrin akla uygun olmadığı yolundaki ön yargıyı ortadan kaldırır. Risale-i Nur’da bu kısımlar “istib’adı izale” paragrafıdır. Bu bölüm, okuyucuyu ön yargılarından arındırarak, hakikati kabule aklen hazır hale getirir. İstib’adı izalede misal ve temsil kullanılır. Risale-i Nur’da misal ve temsiller, istib’adı izale, hakikati fehme takrib, kalbi kabule hazırlamak ve vahid-i kıyasi içindir.

Hüccet ve Bürhan

Risale-i Nur, hüküm cümlelerinden değil, gerekçe cümlelerinden oluşur. Risale-i Nur’da hüccet ve bürhan esastır. Yani kat’i delil esastır. Risale-i Nur’da icbar yok, ikna vardır. Öncelikle aklın menzilindeki hakikatleri nazara verir ve basamak basamak alem-i mülkten, alem-i melekûte doğru aklî, zihnî, kalbî ve ruhî seyri ve süluku gerçekleştirir.

Risale-i Nur’da deliller, ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn olarak tasnif edilir ve her delilin kuvveti ise şehadet, delalet, işaret olarak belirtilir.

RİSALE-İ NUR’UN KAVRAM MİMARİSİ

Risale-i Nur’a göre, Kur’an’ın dört maksadı vardır: Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet…[3] Risale-i Nur’un kavram mimarisi de bu dört maksad üzerine kurulmuştur. Risale-i Nur’da tevhid-i hakiki en temel kavramlardan biridir. Tevhid bahisleri, Allah’ın (C.C.) vücuduna, vahdetine ve azametine; yani varlığına, birliğine ve yüceliğine intikali esas alır.

Zahirden Hakikate İntikal

Risale-i Nur, iman hakikatlerini, alem-i şehadeti nazara vererek talime başlar. Yani zahirden hakikate intikal ettirir. Bu sebeple, izahların çoğu, “gözümüzle görüyoruz ki” veya “bilmüşahade görüyoruz ki” kavramları ile ve somut varlıklardan başlar. “Gözümüzle görüyoruz ki”, alem-i şehadet; gördüğümüzün gösterdiği alem-i mana... Gözümüzle gördüğümüz ile gösterdiği arasındaki ilişkiyi kurabilmek, zahirden hakikate intikalde önemli bir aşamadır. Gözle görme, sadece iman edenlere mahsus bir özellik değildir. İman etsin, etmesin her insan gözüyle görür. Her insanın gördüğü şey neyi gösteriyor? Gözümüzle gördüğümüz cismani; gördüğümüzün gösterdiği ise manevidir ve bu manaları anlamak aklın menzilinden başlayarak kalbin, ruhun menzillerine doğru yayılmış mana ve hakikatlerdir. Özetle, Risale-i Nur, gözümüzle gördüğümüzden, yani alem-i şehadetten; yani eşyadan; yani varlıktan, alem-i meleküte; alem-i manaya; yani alem-i vücuba intikali talim etmektedir. Kesafetten letafete doğru geçiş talimleridir. Bu talimlerde, temsiller ve misaller yer alır. Risale-i Nur’un “işte, çünkü, yani ve mesela” kelimeleri ile başlayan cümle ve paragrafları, manayı akla yaklaştırıp tespit içindir.

Üç Ana İntikal : Vücuda, Vahdete ve Azamete İntikal

Risale-i Nur’un iman hakikatlerini talimi, en geniş olarak, Cenab-ı Hakkın vücuduna; yani varlığına, vahdetine; yani birliğine ve azametine iman ve intikal maksadını takip eder. Bu intikalde temel kavram mimarisi Risale-i Nur’un çok bölümlerinde çok açık bir biçimde verilmiştir. Bir misalle gösterecek olursak:

Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Onuncu Lem'a: “Elhasıl: Şu kitab-ı kebir-i kâinat, nasılki vücud ve vahdete dair âyât-ı tekviniyeyi bize ders veriyor. Öyle de: O Zât-ı Zülcelal’in bütün evsaf-ı kemaliye ve cemaliye ve celaliyesine (yani azametine) de şehadet eder. Ve kusursuz ve noksansız kemal-i zâtîsini isbat ederler.” [4]

Sırası ile bu altı çizili kavramlara bakalım: Şu kainat kitabı, yani alem-i şehadet, Cenab-ı Hakk’ın Vücud, Vahdet ve Azametini; yani varlığını, birliğini ve yüceliğini bize ders veriyor.

Aynı alıntının devamına baktığımızda, vücud, vahdet ve azamet daha da detaylandırılıyor:

“Çünki bedihîdir ki, bir eserdekemal, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemaline delalet eder. Fiilin kemali ise, isminkemaline ve ismin kemali, sıfatınkemaline ve sıfatın kemali, şe’n-i zâtînin kemaline ve şe’nin kemali, o zât-ı zîşuununkemaline, hadsen ve zarureten ve bedaheten delalet eder.” [5]

Yani Cenab-ı Hakk’ın vücuduna(varlığına), vahdetine(birliğine) ve azametine intikal için temel kavramların sırası ve yönü; eser, fiil, esma, sıfat, şuunat ve Zatolarak belirtilmiştir. Eser, yani her bir varlık beş duyu ile algı ufkumuzda bulunan alem-i şehadeti temsil etmektedir. “Gözümüzle görüyoruz ki” girişi, nazarımızı varlığa teksif ettiriyor. Varlığın bir eser-i sanat olduğu gösterildikten sonra, bu eser-i sanatın, bir eser-i fiil olduğu, bu eser-i fiilin ise bir eser-i esma olduğu; esmaların da sıfatlara ve onun dahi şuunata ve en nihayetinde bir Zat’a şehadet ettiği misallerle açıklanıyor. Bu kavram mimarisi ile intikal edilen manaları, Risale-i Nur’un mesela bir Ayet-ül Kübra Risalesinde, açık bir şekilde görebiliriz.

Yedinci Şua/Ayet-ül Kübra, Ondokuzuncu Mertebe: Bilmüşahede gözümüzle görünenve muhit ve daimî ve muntazam ve dehşetli ve semavî ve arzî olan bütün mevcudatı (…..) İşte bu hâkimane ve hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadîr ve Alîm’in ef ’ali ,görünür gibi hissedilir. Ve bu mürebbiyane ve müdebbirane ef ’al-i Rabbaniyeden ve perdesinin arkasından, her şeyde cilveleri bulunan esma-i İlahiye, hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celaldarane ve cemalperverane cilvelenen esma-i hüsnadan ve perdesinin arkasında sıfât-ı seb’a-i kudsiyeninilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır. Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnuatın şehadetiyle hem hayatdarane, hem kadîrane, hem alîmane, hem semîane, hembasîrane,hem mürîdane, hem mütekellimanenihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir Mevsuf-u Vâcib-ül Vücud’un ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad’in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed’in mevcudiyeti,güneşten daha zahir, daha parlak bir tarzda kalbdeki iman gözüne görünür gibi kat’î bilinir. Çünki güzel ve manidarbir kitabve muntazam bir hane,(=eser) bedahetle yazmak ve yapmak fiillerinive güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi bedahetle yazıcı ve dülger namlarını,yazıcı ve dülger ünvanları ise bedahetle kitabet ve dülgerlik san’atlarını ve sıfatlarını ve bu san’at ve sıfatlar bedahetle herhalde bir zâtıistilzam eder ki, mevsuf ve sâni’ ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san’atkârsız bir san’at dahi mümkün değildir.” [6]

Koyu ve altı çizili kavramlara bakarsak, sözünü ettiğimiz kavram mimarisi, yani eser, fiil, esma, sıfat, şuunat ve Zatsistemi net bir biçimde görülmektedir. Risale-i Nur’un tevhid talimleri ile alakalı bölümlerinde, eserin mi, fiilin mi, esmanın mı, sıfatın mı, şuunatın mı ve Zat’ın mı talim edildiği net olarak görülebilmektedir. Bu kavram mimarisi, her bir eserden, yani zahirden hakikate, cismaniyetten manaya geçiş melekesi kazandıracaktır. Bu meleke, bizim gözümüzle gördüğümüz her varlıkta sadece cismani bir algı ile sınırlı kalmayıp; o eserin arkasında cereyan eden hakimane fiilleri, riayet-i mesalihi ve bu fiillerin çıktığı esmaların, sıfatların da varlığını görmemizi sağlayacaktır. Bu hususa Yirmi dokuzuncu Lema’da bulunan bir haşiyede şöyle dikkat çekilmiştir:

“Bu esma-i mübareke dûrbînleri ile, mevcudattaki cilveleri altında ef ’al-i İlahiye ve âsârına bakmakla, Müsemma-i Zülcelal’e intikal edilir.”

Risale-i Nur, eserden Zat’a atlamaz. Bir eserin vücuda gelmesinde, fiil mertebesi, esma mertebesi, sıfat mertebesi boşlukta kaldığında tabiat, tesadüf, evrim, kendi kendine v.s. gibi şerikler gelerek bu boşluğa girerler. Bu sebeple, Risale-i Nur hiç boşluk vermeden, önce eseri, sonra eserdeki fiili, sonra fiildeki esmaları, sonra esmalardaki sıfatları talim eder. Nasıl ki, bir sanayi çarşısına girsek, herkes fiil, esma ve sıfatlarını ilan eden tabelalar asmış; bu tabelalara bakarak her bir işyerinde cereyan eden esmaları ve sıfatları anlar ve işimiz ne ise o işe göre iş yerine müracaat ederiz. Aynen öyle de şu kainat çarşısında da her bir varlık fiil, esma ve sıfatları teşhir ediyor. İşte Risale-i Nur yukarıda işaret ettiğimiz kavram mimarisi ile, varlığın teşhir ettiği ef ’al, esma ve sıfatları okumayı bize öğretiyor. Eğer Risale-i Nur’u okurken, dinlerken ve incelerken bu kavram mimarinin bilincinde ve farkında olmazsak, manaları idrakimiz ondan bire inecektir.

Vücuda ve Vahdete İntikal Mertebeleri ve Silsilesi

Vücuda intikal kavramı, Zat-ı Vacib-ül Vücud’a intikal ile sınırlı değildir. Eserin vücudundan-ki şuhuddur- fiilin vücuduna, fiilin vücudundan her bir esmanın vücuduna; her bir esmanın vücudundan sıfat-ı seb’anın vücuduna; her bir sıfatın vücudundan, şe’n i Zatinin vücuduna ve ondan da Zat-ı Zişuun’un vücuduna intikal esastır. Yani, bir eseri, mesela bir balarısını gördüğümüzde, o balarısının cismani vücudunda, tasarım, teçhiz, tezyin, terzik gibi fiillerin vücudunu, yani varlığını; bu fiillerin vücudunda, Alim, Hakim, Kadir, Müzeyyin, Musavvir, Rezzak, Hayy ve Kayyum gibi esmaların varlığını; bu esmaların varlığında İlim, İrade, Kudret, Hikmet gibi sıfatların varlığını, bu sıfatların varlığında mevsufunun varlığını görme melekesi kazanılır.

Görüldüğü üzere, vücuda intikalde eserin vücudundan doğrudan Zat’ın vücuduna atlanmaz. Risale-i Nur’daki kavram mimarisi, vücuda intikalde, eserin vücudundan, fiilin vücudunu, esmanın vücudunu, sıfatların vücudunu da talim eder. Çünkü, eserdeki fiil, esma ve sıfat manaları Zati vücud manasına intikalde basamak manalardır. Risale-i Nur’un kavram mimarisi, bu geçişleri sağlayacak bir sistem ve formül oluşturmaktadır.

Vahdete intikal kavramı da, Vacib-ül Vücud’un vahdetine intikal ile sınırlı değildir. her bir fiilin vahdeti, her bir esmanın vahdeti, her bir sıfatın vahdeti ve en nihayetinde de Zat’ın vahdeti idrak edilmelidir. Yani, kesrette vahdeti görmek esastır. Yani, tasavvuftaki cem ve cem-ül cem mertebelerinin Risale-i Nur’daki karşılığı... Bir misalle açıklayacak olursak:

Mesnevi-i Nuriye, Nokta, Dördüncü Bürhan : “Meselâ: Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her biri başka hasiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsden bir feyiz alacaktır.” [7]

Bu cümleden ilham alarak, şöyle diyelim: Yer yüzünü tek bir ayna ile kaplasak, bu tek aynada güneşin aksi de tek olacaktır. Bir anda bu aynayı bir milyon parçaya kırsak, işte o zaman bu bir milyon aynanın muhtelif şekil, rengarenk, küçüklük, büyüklük gibi özelliklerine göre, o parçalar adedince güneş aksetmeye başlayacaktır. Bu güneş akisleri, mazharlarının kabiliyetine göre, yani aksettiği ayna parçalarının kabiliyetine göre farklı farklı olacak; tek güneş, mazharları adedince çeşitlenecektir. İşte kainattaki her bir varlık ve canlı böyle farklı özellikte tek aynanın kırık birer parçasıdır ki, o parçalarda akseden fiiller, esmalar, sıfatlar tektir ve aslında tek bir Zat’ın tecellisidir.

Misalimizi ters çevirelim: Bu bir milyon parçaya kırdığımız aynayı bir anda tekrar yapıştırıp, tek aynaya dönüştürdüğümüzde, her bir parçada akseden ayna adedince güneşin timsallerinin aslında tek bir güneşin akisleri olduğunu, varlığın parçalara ayrılmasının güneşin tekliğine tesir etmediğini idrak ederiz. İşte, bu idrak, vahdete intikal etmek demektir. Yani kesrette tekliği görmüş oluruz. İlmi, Alimi cem etmiş oluruz. Bütün fiillerin, esmaların ve sıfatların cemi ise cem-ül cem’dir ki, bu bize Zat’ın tevhidini idrak ettirecektir. İşte Risale-i Nur’un kavramsal mimarisi, eserin, fiilin, esmaların, sıfatların ve Zat’ın tevhidini bu şekilde akla yaklaştırmakta ve eser, fiil, esma, sıfat boyutlarında vahdete intikali talim ederek, muhatabına kabiliyeti nispetinde Zat’ın tevhidine meleke kazandırmaktadır.

Muhit Hakikate Farazi Hadlerle İntikal Edilir

Risale-i Nur’un kavram mimarisi içinde muhit hakikatlere intikalde önemli bir başka formülasyona işaret edelim:

Lemalar, Otuzuncu Lema, Beşinci Nükte, Beşinci Remiz: “İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr-ı ehadiyeti kendinde gösterir. Yani nasılki azametli güneş, ziyasıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle güneşe mukabil olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor.. öyle de; herbir zîhayatta kâinatı ihata eden esma ve sıfât-ı İlahiyenin cilveleri beraber onda tecelli ediyor. Bu nokta-i nazardan hayat; kâinatı, rububiyet ve icad cihetinde inkısam ve tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne, belki iştiraki ve tecezzisi imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir. Evet seni yaratan, bütün nev’-i insanıyaratan zât olduğunu, bilbedahe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor. Çünki mahiyet-i insaniye birdir, inkısamı gayr-ı mümkündür. Hem hayat vasıtasıyla ecza-yı kâinatonun efradı hükmüne ve kâinat ise, nev’i hükmüne geçer; sikke-i ehadiyeti mecmuundagösterdiği gibi, herbir cüz’dedahi o sikke-i ehadiyeti ve hâtem-i samediyeti göstererek şirk ve iştiraki her cihetle tardeder.”[8]

Bu alıntıda temel kavram, kainatı muhit hayat hakikatidir. Bu hakikatin insana tevhid melekesi kazandırmada önemine dikkat çekiliyor. Kainatta her şeyin hayata baktığı ve hayatın varlığı ve devamına göre vaziyet aldığı hakikati tespit edildikten sonra, hayatın bütün kainatı tecezzi kabul etmez bir küll; yani parçalanamaz bir bütün haline getirdiği belirtiliyor. Yani kainatı, meyvesi hayat olan tek bir varlık olarak tanımlıyor. Bir meyveyi veren ağacın bütün cüzleri bu meyveye baktığı gibi, toprak, su, bulut, hava, yağmur, rüzgar da ağaca bakıyor; ağacı meyve veriyor. Keza, atmosferi ve toprağı ve ağaca bakan cüzlerini de dünya ve güneş meyve veriyor. Aynı şekilde müteselsil daireler gibi, meyveler ve bu meyveleri veren ağaçlar genişliyor. Neticede, hayatı meyve veren kainat tek bir ağaç hükmüne geçiyor. Yani varlık hayat hakikati ile tevhid ediliyor. Ancak, hayatı meyve veren kainat ağacının, insanın müşahede sınırlarının haricinde olması dolayısıyla, insanın bu kainatı kuşatan muhit hakikatleri görmede fikri dağılıyor, aklı boğuluyor. İşte bu muhit hakikatleri idrak etmek için Risale-i Nur’un kavram mimarisi, tıpkı ene kavramında olduğu gibi, bir takım farazi hadler çiziyor. Bu kavramsal mimarinin ana maddeleri yukarıda yaptığımız alıntıda koyu olarak gösterilmiştir: Cüz, küll; cüz’i, külli ve mecmuu…Bu kavramlar, kainat çapında tevhide intikal etmek için hayati öneme sahiptir. Cüz, parça; küll, bütün; cüz’i ferd; külli ise nev demektir. Mecmuu ise varlıkların bütünü, yani kainat anlamındadır. Balarısının kanadı, cüz, balarısı ise küll, yani bütündür. Kanat ile balarısı arasında parça bütün bağlantısı vardır. Ancak bir tek balarısı, bütün balarılarına nisbetle ferd unvanı alır. Balarıları ise nev unvanı alır. Şimdi, nazarı mütalaamızda olan bir balarısının cüz’ünü, mesela kanadını veya ferdini tefekkür ediyoruz. Kanadı ile gövdesi arasındaki ilim, hikmet bağlantılarını keşfediyoruz. Sonra balarısının uçması, bal yapması, yönünü tespit etmesi için bu cüzlerin bu maslahatlara muvafık olarak tasarlandığını, imal edildiğini ve birbirini bütünlediğini idrak ediyoruz. Bir balarısı aslında tecezzi kabul etmez bir bütündür. Ancak, biz farazi olarak cüzlerden oluştuğunu kabul ediyoruz. Balarısının kanadı, ayakları, gözü, gövdesi birbirine baktığı gibi, bunlara taalluk eden ilim de birbirine bakıyor…Yani balarısı tek bir ilmin, kudretin eseri…Böylece ilim ve kudret sıfatlarını, bu sıfatlara sahip Alim ve Kadir isimlerini ve Alimane ve Kadirane fiilleri bir kanatta tevhid ettiğimiz gibi balarısının bütününde de tevhid ediyoruz. Daha sonra, balarısı bir ferd iken, nevinde de aynı ilim ve kudret sıfatlarının ve esma ve fiillerin cereyanını görüyoruz. Velhasıl, balarısının cüzlerini tek bir bal arısı aynasının kırık parçaları olarak, bütün bal arılarını da nev aynasının kırık parçaları olarak tasavvur edebiliriz. Güneşin tek bir aynanın muhtelif parçalarında çok ve farklı tecellisi gibi, İlim sıfatı da cüz ve ferd aynalarında kesret olarak tecelli ediyor. Böylece bütün bal arılarında ilim sıfatını zihnen tevhid edebiliriz. Mazideki, haldeki ve istikbaldeki bal arılarının da aynı ilmin eser-i sanatı olduğunu düşündüğümüzde, balarısının cüz, ferd ve nevinde, hal, mazi ve istikbal itibariyle tevhide zihnen ulaşabiliriz. Çünkü, ihatamız dairesinde bulunan cüz’e taalluk eden ilim ile ihata ufkumuzu aşan küll’deki ilim bilinir. Keza, ilmin ferdde tahakkuk etmesi, nevde de tahakkukunu gösterir. Ferd, nev’in ucudur. Parça, bütünün ucudur. Ferde görünen ilim, irade, kudret, hikmet, nev’i ihata eden ilim, irade, kudret ve hikmetin ucudur. Haldeki balarıları, mazideki, istikbaldeki balarılarının bir parçasıdır. Bir de balarılarının bağlı olduğu, mesela atmosfer, çiçekler, güneş ve bunları birbirine bağlayan daha üst yapılar düşünüldüğünde, tek bir balarısının hayatı, bütün kainat ile mazi ve istikbal ile irtibatlı hale geliyor ki, bir tek balarısındaki ilim, haldeki, mazideki ve istikbaldeki bütün bal arılarını ve bütün kainatı kuşatan ilim, irade ve kudretin alem-i şehadetteki uçları olarak karşımıza çıkıyor.

Risale-i Nur’un yukarıda özetle değinmeye çalıştığımız iki kavram mimarisinden cüz, küll; cüz’î, küllî ve mecmuu mimarisi ile eser, ef ’al, esma, sıfat, şuunat ve Zatmimarisi arasındaki ilişkiyi, bazı izahların tekrarının hoş görülmesini de isteyerek mercek altına alalım.

RİSALE-İ NUR’UN KAVRAM MİMARİSİ VE SADELEŞTİRME

Somut Bir Karşılaştırma: Manalar Nasıl Buharlaşmış?

Risale-i Nur’un sadeleştirilmiş baskısı yapıldığını duyunca, ilk işim bu baskılardan birini temin etmek ve bu eserde kendimce intikal edebildiğim bazı hakikatler muhafaza edilmiş mi diye o bölümleri, kısımları ve cümleleri yoklamak olmuştur. Sadeleştirilmiş baskının yayıncının notu kısmında sadeleştirmede anahtar kavramların olduğu gibi muhafaza edildiği belirtilmektedir. Şimdi birkaç orijinal metin ile bu metinlerin sadeleştirilmişini aktararak, aynı manalara delâlet edip etmediklerini, sadeleştirmede manaların ne derece gözetildiğini, anahtar kavramların muhafazasında ne derece başarılı olunduğunu okuyucuların takdirine bırakmak istiyorum:

Orijinal metin:

“Ve bu sırra binaen cüz’iyatta zahir bir surette sikke-i Ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i Ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad’i mülahaza ettirmek için hâtem-i Rahmaniyet içinde bir sikke-i Ehadiyeti gösteriyor.” [9]

Sadeleştirilmiş Metin:

“Ve bu sırra binaen küçük şeylerde zahir bir surette ehadiyet mührünü açıkça gösterdiği gibi, her bir varlık türünde ehadiyet damgasına işaret etmek ve Zât’ını akla getirmek için Ehad Yaratıcı rahmaniyet mührü içinde bir ehadiyet sikkesi gösteriyor” (14. Lema, İkinci Makam, Dördüncü Sır)

Risale-i Nur, tahkikî imanı ve dolayısıyla da tevhid-i hakikîyi talim eden bir külliyattır. Risale-i Nur’a göre, Cenab-ı Hak, yaratmış olduğu şu kâinat aynasında bizatihî görünmez; ancak bisıfatihî görünür. Yukarıda aktardığımız orijinal metinde; insan varlığın bütününe nazar edemez, bu sebeple de vahidiyet tecellisini idrak etmesi zordur. Akıl kesrette boğulur. Yani varlığın çokluğu üzerindeki fiil, esma ve sıfat birliğini göremez. Bütün varlığa nazar edemediği için, mesela Cenab-ı Hakk’ın ilim sıfatını bütün varlıkta tevhid edemez. Ancak varlığın insanın nazar edebileceği boyutları da vardır. Bu nazar edebileceği boyutunda ehadiyyet tecellisi söz konusudur. Yani insan nazar edebildiği bir varlıkta, mesela ilim sıfatının ehadiyyet tecellisini görebilir. Özetle, insan haldeki bütün balarılarını göremez. Ancak bir balarısını görebilir. Bu sebeple de, bir balarısındaki ilim sıfatını görebilir. Ancak bütün balarılarındaki ilim sıfatını göremez.

Bu ön açıklamadan sonra yukarıdaki orijinal metindeki “cüz’iyyat” ve “nevideki” kavramlarının, sadeleştirilmiş metinde “küçük şeylerde” ve “varlık türünde” olarak değiştirildiğini görüyoruz. Orijinal metindeki bu iki kavram, misalimizdeki balarısındaki ilim sıfatının tevhidi için hayati iki kavramdır. Ancak, bu iki kavramı iki kelimeye indirgeyerek, “küçük şeylerde” ve “varlık türünde” olarak değiştirmek, bu tevhidi imkânsız hale getiriyor. Bu iki kavramdan hareketle ilim sıfatının bütün balarılarında nasıl tevhid edileceğini anlatan orijinal metnin anlaşılması adına yapılan sadeleştirme, bu iki kavramın mana kapılarını kaldırıp yerine duvar örüyor. Şöyle ki:

Risale-i Nur’da geçen cüz, küll; cüz’î, küllî ve hey’et-i mecmua kavramları, tevhid-i hakikîye intikal için anahtar beş kavramdır. Bu kavramların biri diğerleri ile anlam kazanır, bir formül oluşturur. Risale-i Nur, tevhid-i hakikiye intikal için, varlığı cüz-küll; yani parça bütün; cüz’i-külli; yani ferd, nev olarak ve hey’et-i mecmua; yani tamamı olarak farazi bir tasnife tabi tutmuştur. Bu tasnifte, cüz ve küll birbirinden bağımsız değildir. Aralarında parça-bütün ilişkisi vardır. Mesela, balarısının kanadı, cüz=parça, balarısı ise küll=bütündür. Kanat ile balarısı arasında bir parça bütün ilişkisi vardır ki, bu ilişkide kanat ile diğer azalar birbirinden farklı olduğu halde, bu farklılık bütünleyici farklılıktır. Yani, balarısının cüzleri=parçaları, birbirine bakar, birbirini tekmil eder. Aralarında tecavüp, teavün, tesanüd vardır. Ta ki, balarısı vücuda gelsin. Parçalarla bütün arasında nasıl ki böyle kopmaz bir ilişki vardır, aynen öyle de, cüz’i-külli; yani ferd ile nev arasında da aynı şekilde ilişki vardır. Bir tek balarısı, bütün balarlarına nisbetle ferd unvanı alır. Balarıları ise nev unvanı alır. Yani, balarısı ferd; balarıları ise nev’dir.

Şimdi, nazarı mütalaamızda olan bir balarısının cüz’ünü, mesela kanadını veya ferdini tefekkür ediyoruz. Kanadı ile gövdesi arasındaki ilim, hikmet bağlantılarını keşfediyoruz. Sonra balarısının uçması, bal yapması, yönünü tespit etmesi için bu cüzlerin bu maslahatlara muvafık olarak tasarlandığını, imal edildiğini ve birbirini bütünlediğini idrak ediyoruz. Bir balarısı aslında tecezzi kabul etmez bir bütündür. Ancak, biz farazi olarak cüzlerden oluştuğunu kabul ediyoruz. Balarısının kanadı, ayakları, gözü, gövdesi birbirine baktığı gibi, bunlara taalluk eden ilim de birbirine bakıyor… Tıpkı bir otomobil motorunun birbirini bütünleyen 3500 parçasının birbirine bakması gibi… Yani balarısı tek bir ilmin, kudretin eseri…Böylece ilim ve kudret sıfatlarını, bu sıfatlara sahip Alîm ve Kadîr isimlerini ve Alîmâne ve Kadîrâne fiilleri bir kanatta tevhid ettiğimiz gibi balarısının bütününde de tevhid ediyoruz. Daha sonra, balarısı bir ferd iken, nevinde de aynı ilim ve kudret sıfatlarının ve esma ve fiillerin cereyanını görüyoruz. Çünkü, ilmin cüz’de tahakkuk etmesi, küll’deki tahakkukunu birbirine bağlar. Yani, parçaya taalluk eden ilim, bütüne de taalluk etmiştir. Keza, cüz’ide tahakkuk eden ilim, küllîde de tahakkuk etmiştir. Bir arıdaki kanat ile, bütün arıların kanatları arasındaki aynilik ilişkisi, hepsine aynı ilmin taalluk ettiğini gösteriyor. Yani, bir ferddeki ilim, bütün nev’deki ilimdir. Bir balarısında cereyan eden ilim, bütün balarılarında da cereyan eden ilimdir. Parça, bütünün ucudur. Ferd, nev’in ucudur. Ferdde görünen ilim, irade, kudret, hikmet, nev’i ihata eden ilim, irade, kudret ve hikmetin ucudur. Bir balarısının cüz’ü olan kanadınınşehadet ve delâlet ettiği ilim, kanadına itibarla bir küll veya nev’ine itibarla bir cüz’i olan balarısınınilme şehadet ve delâleti; nev’in şehadet ettiği ilmin parça ve ferd aynalarındaki yansımalarından ibarettir.

Velhasıl, balarısının cüzlerini tek bir bal arısı aynasının kırık parçaları olarak, bütün bal arılarını da nev aynasının kırık parçaları olarak tasavvur edebiliriz. Yani balarısının kanadı ile balarısı arasındaki cüz-küll ilişkisi ile, kanattaki ilim ile balarısının diğer cüzleri arasındaki ilmin aynı olduğunu, dolayısıyla da bir tek balarısındaki ilmin aynı ilmin kanat mertebesindeki görünümü olduğunu müşahede edebiliriz. Cüz’deki tecelli ehadiyet, küll’deki tecelli ise vahidiyet; veya cüz’ideki tecelli ehadiyet, külli’deki tecelli ise vahidiyet tecellisi oluyor. Balarısı itibariyle ifade edecek olursak; balarısının kanadındaki tecelli ehadiyet, balarısındaki tecelli vahidiyet; balarısını ferdindeki tecelli ehadiyet, bütün balarılarındaki tecelli ise vahidiyet tecellisi oluyor. Yani, balarılarındaki ilim sıfatını tevhid edebilmemiz için, parça, bütün, ferd, nev ve hey’et-i mecmua mertebelerini mülahaza ederek bu geniş dairelerde tevhide zihnen intikal edebiliriz. Güneşin tek bir aynanın muhtelif parçalarında çok ve farklı tecellisi gibi, fiiller, esmalar ve sıfatlar da cüz ve ferd aynalarında kesret olarak tecelli ediyor. Böylece bütün bal arılarında fiil, esma ve sıfatları zihnen tevhid edebiliriz. Mazideki, haldeki ve istikbaldeki bal arılarının da aynı fiil, esma ve sıfatların eser-i sanatı olduğunu düşündüğümüzde, balarısının cüz, ferd ve nevinde, hal, mazi ve istikbal itibariyle tevhide zihnen ulaşabiliriz. Çünkü, ihatamız dairesinde bulunan cüz’e taalluk eden ilim ile ihata ufkumuzu aşan küll’deki ilim bilinir. Keza, ilmin ferdde tahakkuk etmesi, nevde de tahakkukunu gösterir. Ferd, nev’in ucudur. Parça, bütünün ucudur. Ferde görünen ilim, irade, kudret, hikmet, nev’i ihata eden ilim, irade, kudret ve hikmetin ucudur. Haldeki balarıları, mazideki, istikbaldeki balarılarının bir parçasıdır. Bir de balarılarının dahil olduğu diğer ekosistemler, mesela atmosfer, çiçekler, güneş ve bunları birbirine bağlayan daha üst yapılar düşünüldüğünde, balarısının kanadındaki, balarısındaki, balarılarındaki ilim genişleyerek arılardaki ve çiçekler, atmosfer, güneş ve bunları meyve veren diğer tüm üst sistemlerdeki boyutlara genişler gider ve tüm kâinatı tecezzi kabul etmez bir küll haline getirir. Tek bir balarısının hayatı, bütün kainat ile mazi ve istikbal ile irtibatlı hale gelir ki, bir tek balarısındaki ilim, irade ve kudret; haldeki, mazideki ve istikbaldeki bütün balarılarını ve bütün kainatı kuşatan ilim, irade ve kudretin alem-i şehadetteki uçları olarak karşımıza çıkıyor.

İşte, 14. Lem’a ikinci makam ve dördüncü sırda geçen “cüz’iyyat ve nevîdeki” kavramları, Risale-i Nur’un genel sistematiğinin bu temel kavramları çerçevesinde bu bölümde yer alıyor ve genel sistem ile bağlantılıdır. Bu kavram mimarisinin bilincinde olarak bir varlığa nazar ettiğimizde o varlığın parçası ile bütünü ve ferdi ile nevi arasındaki bu ilişkiyi idrak eder; dolayısıyla, eser itibariyle, eserdeki fiilleritibariyle, hikmetli fiillere yol açan esmalar itibariyle ve esmaların dayandığı sıfatlar itibariyle ehadiyet tecellisinden vahidiyet tecellisine geçme melekesi kazanmış olunur. Zahirden hakikate intikal, bu kavram mimarisinin ayrılmaz bir neticesidir.

Risale-i Nur’un tevhid-i hakikiye intikalimizi sağlamasındaki bu temel kavramlar, bütün tevhid bahislerine dağılmış ve aynı kavramların ya bizzat ya da mana itibariyle yer aldığını görürüz. Tevhid bahislerini okurken, her bir paragrafta eser mertebesini anlatırken, bahse konu eserin cüz mü, küll mü; cüz’î mi, küllî mi olduğunu anlayabiliriz. Mesela, Ayetü’l-Kübra’dan bir misal verelim:

“Evet balarısıfıtratça ve vazifece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünki o küçücük bal makinesinin zerrecik başında,onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnındataamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğündezîhayat a’zaları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğunave cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve iradeile ve tam bir intizam ve muvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlâhiyeninve bu fiil-i Rabbanînin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, bedahetle vahdetiisbat eder.” [10]

Bu metinde dikkat edersek, hiç cüz, küll; cüz’î, küllî kavramları geçmez. Ancak, altı çizili kelimelere baktığımız zaman, balarısı = küll=bütün veya cüz’î = ferd; zerrecik başı, küçücük karnı ve süngücüğü = balarısının cüz’leri = parçaları ve “bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda = küllî veya hey’et-i mecmua”dan bahsedildiğini görürüz. Aralarındaki parça-bütün; ferd, nev ilişkilerini kurarak, parçada tecelli eden bir ef ’al, esma veya sıfatı, bütüne, ferde ve nev’e yayarak, o fiil, esma ve sıfatın vücuduna ve vahdetine intikal edebiliriz.

Şimdi, sadeleştirmede, bu genel sistematik içindeki kavramsal boyut dikkate alınmış mıdır? Kesinlikle hayır… Yukarıda orjinalinden ve sadeleştirilmişinden aktardığımız üç satırlık bölümde anlatılanı anlaşılır kılmış mıdır? Yine kesinlikle hayır… Çünkü, ‘cüziyyat’ kelimesini küçük şeyler olarak değiştirmiş ve kelimeye indirgemiş. Küçük şeyler, bir bütünün parçası manasını vermiyor. Oysa, cüziyyat, külliyat bir parça bütün ilişkisi çağrıştırıyor. Aynı cümle içindeki nevideki kelimesi ile yukarıda izah ettiğimiz manalarla irtibatını koparmış ve “her bir nevi” kavramını da “her bir varlık türü” olarak değiştirmiştir ki, “küçük şeyler” ve “her bir varlık türü” arasında yukarıda izah etmeye çalıştığımız kavram mimarisi bulunmamaktadır. Böylece, sadeleştirme Risale-i Nur’daki insana sistematik bir perspektif kazandıran bu birbirleri ile sistematik mânâ ilişkisi bulunan kavram mimarisini ortadan kaldırmıştır. Burada, sadeleştirilmiş baskıdan sadece somut bir örnek verdik. Bu türden örnekler bu kadar vahim olmasa da çok sayıda mevcuttur. Bunları görmek için, orijinal metindeki kavramların kelimelere indirgendiği yerlere göz atmamız yeterli olacaktır.

Kavramsal Okuma

İşte, en genel çerçevesi ile Risale-i Nur’un kavram mimarisini idrake ve bunun ehemmiyetine bir kapı, pencere açmaya çalıştık. Bu şuur ile içeri girdiğimizde, bu kavram mimarisinin daha bir çok boyutları ile yüz yüze geleceğimizi göreceğiz. Mana-yı ismi, mana-yı harfi, mana-yı nefsi; vahid-i kıyasi, kıyas-ı binnefs, mazhar, ma’kes, mazhar-ı ilim (ilmin ortaya çıktığı yer), ma’kes-i ilim (ilmin akis yeri-tıpkı güneşin özelliklerinin ay’da ortaya çıkması ve aksetmesi gibi), taalluk, taalluk-u ilim, taalluk-u irade ve taalluk-u kudret, riayet-i mesalih; tecavüp, teavün, tesanüd; hakikat, nisbî hakikat; imkan ve hudus; imkanat-vukuat gibi bir çok kavramlar ve bu kavramlarla inşa edilen mana mimarisi, muhatabı Kur’an’ın dört maksadı noktasında tevhid-i hakikiye; tahkiki, sarsılmaz bir imana ve salih amellere kavuşturacaktır. Risale-i Nur’un talim ettiği hakikatlere intikal için, avamî ve tezekkürî okuma safhasından kavramsal ve tefekkürî okuma safhasına geçiş yapmak şarttır.

İşte kısaca izaha çalıştığımız gerekçelerle Bediüzzaman’ı tasdik ediyor ve diyoruz ki : “Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.”

Dipnotlar:
[1] 1. http://www.risalehaber.com/said-nursi-sadelestirmeye-izin-vermedi-135499h.htm
[2] 2. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 412
[3] 3. Bediüzzaman Said Nursî,İşaratül-İcaz, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 17
[4] 4. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 275
[5] 5. Age. S. 275
[6] 6. Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 133
[7] 7. Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye,Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 217
[8] 8. Bediüzzaman Said Nursî, Lemalar, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 330
[9] 9. Bediüzzaman Said Nursî, Lemalar, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 102
[10] 10. Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, 1994, İst. S. 143

Köprü Dergisi 

Risale-i Nur'un sadeleştirilmesi ile ilgili tüm ayrıntılar, tartışmalar için TIKLAYINIZ

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.