1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Risale-i Nur’un dilinin anlaşılabilirliği ve izah çalışmalarının...
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur’un dilinin anlaşılabilirliği ve izah çalışmalarının...

A+A-

Risale-i Nur’un dilinin anlaşılabilirliği ve izah çalışmalarının gerekliliği

Bu yazımızda önemli bir konuyu -ihtiyaca binaen- etraflıca ve yeniden ele alacağımızdan, Risale-i Nur eğitim programı yazı dizimize kısmet olursa bir sonraki yazımızdan itibaren devam edeceğiz. Güncel eğitim programının bilgilendirmesini yaptıktan sonra, bu tarz çalışmaların yapılmasının gerekliliği hakkında olan yazımıza başlayalım.

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı-7 Eğitim Programı Bilgilendirmesi: Keşif Yolculukları ismini verdiğimiz ve 25 Nisan 2015 16.45 Ct. Günü, Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA’da sunulacak ve iki haftada bir yapılan, izahlı ve görsel sunumlu Risale-i Nur Eğitim Programımızın güncel ders konularına https://www.facebook.com/pages/Ediz-Sözüer-resmi-sayfa/1428147924084559?ref=hl adresinden ulaşabilirsiniz. Hem bizi (haddimizin fevkinde olarak üstlendiğimiz) bu önemli iman hizmetinde yalnız bırakmamak ve manen destek vermek için; hem de imanî ilimlerin tahsilinde ciddî bir altyapı kazanmak, Risale-i Nur’u farklı mana açılımlarıyla anlamak ve taze bir heyecanla, alışkanlık ve sıradanlık perdesini kaldırıp atmak için derslerimize katılmanızı arzu ediyoruz.

Yanlış anlamaları önlemek adına bu konuda sahip olduğumuz kanaatimizi özetleyelim: 1-Sadeleştirmeyi uygun görmüyoruz. 2-Fakat bu konudaki mevcut ihtiyaç ve sıkıntının inkâr edilmesini de doğru bulmuyoruz. 3-Bu ihtiyacı karşılamak için neyin, nasıl yapılması gerektiğinin sorulması gerektiğine inanıyoruz. 4-Risale-i Nur’un içinde mevcut olan ve bizim de tercih ettiğimiz çözümün ise, asıl metin ilaveli izah çalışmaları olabileceğini söylüyoruz. Şimdi değerlendirmelerimize başlıyoruz.

Risale-i Nur’un Dilinin Anlaşılabilirliği Konusunda Ortaya Koyulması Gereken İki Gerçek Var:

Birincisi: Orijinal metninin içinde, günümüz Türkçesinde kullanılmadığı için, anlamı da bilinmeyen çok sayıda kelime barındıran bir eserdir Risale-i Nur. Bu eserlerin pek çok yerinde, paragrafların oldukça uzun olması ve bir paragrafın içinde birçok cümle içermesi ile beraber içerdiği anlam yoğunluğu, anlamayı zorlaştıran en önemli unsurdur.

İkincisi: Eserlerin yeni okuyucu açısından bilinmeyen kelimeler gibi zayıf bir yönü olduğu gibi, diğer taraftan kendine has farklı tarzı ve en kuvvetli yönü olan, en zor ve derin meseleleri herkesin anlayacağı kolaylık ve anlaşılırlıkta, misallerle anlatmasıdır ve makul sayıda bilinmeyen kelimenin öğrenilmesinin (200-300 civarı), bu eserlerin büyük oranla anlaşılması için yeterli olacağı gerçeğidir. Bu eserler Allah’ın bir rahmet eseri olarak ve eserlerin içindeki câzip ve manevî üslup sebebiyle, en iyi anlaşılır kitapların sahip olduğu okuyucu kitlesinden çok daha fazla sayıda insan tarafından 90 senedir hararetle okunmaktadır. Şu bir gerçektir ki, Risale-i Nur eserleri, onu gerçekten ciddiye alarak ve ihtiyacını hissederek okuyan her yaştan ve tahsil seviyesinden insanın anlayabildiği ve bir ömür boyunca okuduğu, ayrıcalıklı bir eser olmuştur.

Fakat bu durum, bazı okuyucuların eseri eline ilk defa aldığında “Ben Bunu Anlamıyorum” hissine kapılmasını engellememektedir. Okudukça manaların açılacağı ve aslında anlamanın hiç de o kadar zor olmadığını kabul ettirmek ise, okumayla arası zaten kötü olan bir toplumda dezavantajlı bir durumdur.

Ayrıca, eserleri merak edip kendi başına alıp, açıp okumak isteyen birinin, eğer Osmanlı Türkçesini iyi derecede bilmiyorsa bu basit işi rahatça gerçekleştirme imkânının zorluğu, bir yerlerde karşılanması gereken bir ihtiyaç olduğunu hissettirmiyor mu?

Risale-i Nur’a yeni başlayanlar ve eserleri kendi başlarına alıp, rahatça anlayarak okumak isteyenler için yardımcı olunmasının düşünülmesi ve bu alandaki mevcut ihtiyaç ve sıkıntıya alternatif bir çözüm arayışı içine girilmesi, çok tabiî ve gerekli bir durum değil midir?

Üstelik bu çözümler yine eserlerin içinde mevcut olduğundan, onları işletmemiz kadar lüzumlu bir şey tasavvur edilemez.

Risale-i Nur’u tanımadığı ve kıymetini bilmediği için, onu anlamak için gösterilecek çabanın, aslında ne kadar makûl olduğundan ve az bir zaman alacağından da habersiz olan okuyucular için, bu konuda daha fazla ne yapabileceğimizi ve daha işlevsel ve pratik bir alternatifin ne olabileceğini sormamız gerekiyor.

Risale-i Nur’u okutmak ve eserlere alıştırmak için, tek alternatifimizin "zamanla anlaşılacağı" gerçeği kabul ettirmeye çalışmakla sınırlı olmadığını ifade etmek istiyoruz. Biz, okuyucunun daha baştan Risale-i Nur’u asıl metniyle beraber anlayarak okuyabileceği asıl metin ilaveli izah çalışmalarının, çok daha iyi bir tercih olabileceğini düşünüyoruz.

Sadeleştirmeyi uygun görmemekle birlikte, mevcut ihtiyaç ve sıkıntının inkâr edilmesinin doğru olmadığını düşünüyoruz.

Ayrıca eserlerin “sade” olduğunu ifade etme maksadıyla ortaya koyulan: "Said Nursi'nin günümüz Türkçesinden ağır gelen kelimeleri ise sadece ve sadece Kur'ân kelimeleri ve esma-i hüsna'ların aslıdır" tezine katılamıyorum. Çünkü 700 sayfaya yakın bir izah çalışması yapmış ve 1500 dipnottan oluşan bir Kavramlar Sözlüğü inşa etmiş biri olarak rahatlıkla diyebiliriz ki: Bilinmeyen kelime ve kavramlar sadece bunlarla sınırlı değildir.

Hem ayrıca sadeleştirmeye delil olarak kullanılamayacağı ve kısıtlı bir saha için geçici olarak uygulandığı ve sonradan üstad tarafından kaldırıldığı söylenilen Kastamonu Lahikasındaki şu ifadeler: "Yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçe farklı olduğundan, ....... Risale-i Nur yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur....” belki kanaatimizi teyid edebilir. Basit bir örnek olarak: "Çendan", gerçi manasında bir kelimedir. Bunun Kur'anî veya esma-yı hüsna kökenli olduğunu söyleyemeyiz. Böyle binler var. Yukarıdaki tezin ifade ettiği mananın da ciddi bir doğruluk payı ve yeri olduğunu elbette kabul ederiz. Eserlerin dili ne %100 yerel ve o zamana mahsus, ne de %100 Kur'anî veya esma-yı hüsna kökenlidir. İkisinin karışımıdır.

Eserlerin “sadeliği”nden söz etmek şu anlamda mümkün olabilir: Diğer İslam alimlerinin çok detaylı ve karışık anlatımlarla ancak kendi seviyesindekilere aktarabildikleri veya aklen izahı yapılamaz dedikleri meseleler, temsillerle anlatımı kolaylaştırılmış ve herkesin anlayabileceği kolaylığa çıkartılmıştır. Fakat bu, mananın anlaşılabilir tarzdaki aktarımındaki bir kolaylıktır. Yani “mana sadeliği” beraberindeki derinliktir. Eserleri ilk defa okuyanın hissedeceği tarzda ve dildeki bir “sadelik” değildir. Bunu kabul etmek gerektir.

"Sadelik" saptaması yerine, şahsen eserlerin gayet zengin bir dilinin olduğunu iftiharla söylemeyi tercih ediyoruz. Üç-dört bin kelimeyle değil, belki 30-40 bin kelimeyle yazılmış Risale-i Nur'un “dili” elbette "sade" değildir. Çok zengin bir dil ve mana denizidir. Dar bir fikir dünyasında bizi sıkıştırmayan bu eserlere muhatap olmak büyük bir nimettir.

Eserler "anlaşılmaz" değil, "zamanla ve gayretle anlaşılabilen" eserlerdir. Fakat ifade ettiği hakikatlerin derinliği ve hallettiği meselelerin zorluğuyla kıyaslandığında müthiş bir "mana sadeliği"ne “kolay bir anlatım tarzı”na sahiptir.

Diğer taraftan katılmadığımız diğer bir husus da: Bazılarınca ifade edilen "Risale-i Nur'un mesajının günümüz Türkçesiyle ifade edilmesinin asla mümkün olmadığı". Bu kesinlikle çok abartılı ve doğru olmayan bir ifadedir. Risale-i Nur'un temel mesajının günümüz Türkçesiyle ve büyük oranda ifade ve izah edilebilirliğine, kaleme aldığımız kitap çalışmamız (Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu: Risale-i Nur İzah Metinleri) en parlak delildir. İsteyen inceleyebilir ve bunu görebilir. Biz sadeleştirmeyi daha başka ve gerçekçi yönlerden tercih etmiyorum. (Kitabımızı yadi.sk/d/cs2sRKj_czB2J adresinden indirebilir ve okuyabilirsiniz.)

Belki ömür boyu okunacak manalar içerdiğinden ve hiçbir eserin tercüme ve sadeleştirmesinin orijinalinin yerini tutmadığını ifade ederek, Risale-i Nur da aslından okunmalı denilebilir. (Daha çok gerekçelerimiz var kitabımızda)

Biz, İslam medeniyetini kurma yolunda ilerlemenin ve ilim üretim faaliyetinde bulunmanın, Üstad'ından bir adım ileri gitmeyi ve üzerine bir şey daha ilave etmeyi günah olarak gören veya izah veya geliştirme çalışması yapmayı dahi “tahrifat, ihanet ve sadakatsizlik” olarak algılayan zihniyetle mümkün olmayacağını düşünüyorum. “Samimiyet ve sadakat” ile “ilimde istibdat ve tekelcilik ve taassub”un birbirinden ayrılması gerektiğini, sadece nakille ve birilerinin söz ve yazılarını dayanak alarak ve arkasına yaslanarak fikir üretilemeyeceğini, gerçek hayatın şartları ve akli gerekliliklerin ortaya konulmasının gerekliliğini söylüyorum.

Ayrıca sıkça yapılan ve mesuliyeti gerektiren bir hata ki, üstadın belli bir kayıtla ve ihtimal dâhilindeki kimseler için kullandığı "kıskançlık, enaniyet, muaraza" manalarını rastgele bir surette her teşebbüs sahibine ve birşeyler yapmaya çalışan hizmet gönüllüsüne yöneltmektir. Nereden biliyoruz ki karşımızdakinin gayesi rıza-ı ilahi olmadığını? Bu tavırla üstadın istikbale dair temennilerini tahakkuk ettirecek ve yukarda aldığımız mektupta bahsettiği “bir veya birkaç şahıs” çıktığında aynı hoyrat tavırla onları da hor göreceğiz demektir. Bu nokta üzerinde düşünülmesini temenni ediyoruz.

İzah çalışmalarının gerekliliğine, hatta Üstad’ın telifle ilgili temennilerine ve bunun bir vazife olduğuna dair Risale-i Nur’dan çarpıcı mektuplar:

1-Barla Lahikası’ndan: “Risale-i Nur'un tekmil-i izahı (izahının mükemmelleştirilmesi, tamamlanması) ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki: Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım. ……  Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ve Dokuzuncu Şuâ’nın Dokuz Makamı’nı tekmille ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek."

2-Şu mektuba bir bakın: “Sabri mektubunda, “iki üç senedir Risale-i Nur, telif cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor” diye hikmetini soruyor. Bunun cevabı uzundur. Hem telif ihtiyarımız dairesinde değil. Hem Risale-i Nur şakirtlerinin teliften hisseleri kalmak için, bazı ehemmiyetli esbap ve arızalar mani oldu.” (Kastamonu Lahikası). Telif kelimesinin, eline kalemi alıp bir şeyler yazmaktan başka manası yoktur.

3-Bir de buna bakın: “İnşaallah bir zaman, Risale-i Nur’un şakirtlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berahini telif edecek ve Mukaddeme-i Haşriyenin başındaki âyât-ı âzamın dokuz fıkrasının hazinelerini, Risale-i Nur’da münteşir haşr-i cismanî berahiniyle ve kalblerine gelen sünuhat ve ilhamat ile açıp, Dokuzuncu Şua’yı Onuncu Söz’den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmil edecek.” (Kastamonu Lâhikası, 131. Mektup)

4-Peki bu mektuptan ne anlıyorsunuz? “Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer.” (Mektubat, Yirmidokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım)

Demek, izah ve şerh dâhilinde bir şeyler yazılabilir! Eksik bırakılan risalelerin telif edilmesi denenebilir! Hem en önemlisi, anlaşılıyor ki Risale-i Nur şakirtlerinin de teliften hisseleri vardır! Artık tüm bu mektupların içerikleri birlikte değerlendirildiğinde, o hissenin ağırlıklı olarak şerh ve izah olduğunda ve bunun da sadece Risale-i Nur’dan alıntı yapmakla sınırlı olmadığında kimsenin hiç bir şüphesi kalmaması gerekir, bizim kanaatimiz budur.

Bazıları Risale-i Nur’un ilham ve sünühatla yazıldığından bahis ediyor, hem yapılacak çalışmaların içerdiği manaların hepsini içine alacak kapsamda olamayacağını ifade ederek bu tarz çalışmalara karşı çıkıyor. Bu mantıkla ilham ve sünühat olmayan tek bir İslami eser yazılmayacak mı kıyamete kadar? Hem ayrıca Risale-i Nur da Kur'an'ın tüm manalarını mı içine aldığını iddia etmektedir? Yoksa katre, reşha gibi isimlendirdiği risaleleriyle başka bir mesaj mı vermektedir? O büyük güneşin ve okyanusun sadece bir katresi ve lem'ası olduğunu söylediği halde neden onu okuyoruz? Hem ilham ve sünühat sadece büyük âlimlere ve mücedditlere mi mahsusdur? 

Bu tür izah çalışmalarıyla ilgili hep söylenen bir şeydir: İzahlar, bir insanın kendi anladığı ve ifade edebildiği sınırlı mana kadardır ancak. Evet, öyledir. Tüm Kur’an, hadis tefsirleri ve islamî bir gelenek olan muteber kitaplar için yapılan izah ve şerh kitapları da öyledir. Böyle olması kadar da tabî bir şey de olamaz. Ama bu, izahın yapılmaması gerektiği veya faydasız olduğu anlamına gelmez. Ve bizim de kimsenin de, bu büyük güneşi tam yansıttığı ve bütün mana derinliğini ifade ettiği gibi bir iddiası zaten olmayacaktır. Herkesin her zaman "izah" adı altında yaptığını, metotlu hale getirip, herkesin eline vermekten ibarettir yazılı izah metinleri. Risale-i Nur'un yerine bu çalışmalar ikame edilmez ve asıl olmaz, olamaz. Ancak faydalı ve gereklidirler. Nasıl ki bir ders kitabının yardımcı kitabının, ders kitabının özelliklerine sahip olması beklenmez; beklenen sadece ders kitabının daha iyi ve kolay anlaşılmasına yardımcı olmasıdır. Bir izah çalışmasına da, bir nevi yardımcı kitap gözüyle bakılabilir.

Son olarak şunu da vurgulamış olalım: Risale-i Nur'dan nakilde bulunmak ve bunu kendi şahsî kanaatini veya arzusunu teyit etmek için kullanmak... Ve bunu gerçek hayatın şartlarını ve aklî gereklilikleri ortaya koymadan ve Risale-i Nur'un bütünselliğini gözetmeden, yani sadece düşüncesini teyit ettiğini zannettiği yerleri alıntılayarak yapmak, sağlıklı bir tavır değildir. Bazılarının tercüme ile sadeleştirmeyi birbirinin aynı zannederek kıyaslaması ve ikisini de kabul edilebilir görmesi gibi; birilerinin de izah ile sadeleştirmeyi birbirinin aynı görerek ikisine de aynı şiddette karşı çıkması gariptir. İzah ve şerh üstad tarafından yapılması istenen bir vazife niteliğindedir. Buna Üstadın hiçbir talebesinin itirazı yoktur.

İslam kültüründe izah, şerh, haşiye vs gibi çalışmaların şekli ise bellidir. Eser metnini aynen yazarsınız, metin sonrasında veya dipnotlarda bazı izah, yorum ve şerhlerde bulunursunuz. Bu iş böyle yapılır.

Eğer izah veya şerhe de aynı şiddette itiraz edilirse, böyle bir tavrın taassuptan veya meseleyi kavrayamamaktan kaynaklandığından başka ne düşünülebilir?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
8 Yorum