1. YAZARLAR

  2. Mustafa H.KURT

  3. Risale-i Nur’da 'Müspet Milliyet' meselesi ve 'Muhatap problematiği'
Mustafa H.KURT

Mustafa H.KURT

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur’da 'Müspet Milliyet' meselesi ve 'Muhatap problematiği'

A+A-
Milletini sevmek ve milliyetçilik-III
 
Risale-i Nur’da “Müspet Milliyet” Meselesi ve “Muhatap Problematiği”:
 
“Yaşasın ittihad-ı millî!.. Ölsün ihtilaf!.. Yaşasın muhabbet-i millî!..” Bediüzzaman Hz.
 
Peşinen belirtelim ki, Bediüzzaman Hz.nin kullandığı “Müspet Milliyet” tabirini “müspet milliyetçilik” şeklinde okuyarak, bunu, milliyetçiliği ve özellikle de Türk Milliyetçiliğini ‘meşrulaştıran’ dayanaklardan biri kılmaya çalışmak; en hafif tabiriyle, “sıkıntılı” bir okuyuşta bulunuyor olmaktır!. 
 
Ancak şu da var ki, Risale-i Nur’un çağımıza hitap eden kimi kritik meselelere yönelik mesajlarını algılama noktasında, önümüzde nicedir bir takım “sıkıntıların” belirdiği de muhakkaktır.
 
Örneğin, delillerden yargıya ulaşmayı esas almak yerine, ön kabulleri ‘doğrulatacak’ deliller arayışındaki bir bakış açısına sahip okuma şekli; ya da muhatabı olduğumuz bahisleri, kendi hayat felsefemizin ve dünya görüşümüzün çerçevesinden okuyor olmak gibi hatalar, bu konuda ilk akla gelen sıkıntılardandır.
 
Şüphesiz bunlar arasından, Risale-i Nur’u anlama noktasında düşülen önemli hatalardan bir diğerini ise; “Müspet hareket” metodunu şiar edinen Müellifine ait olan ve zaman zaman o şiarın gerektirdiği üslubun dışına çıkmak zorunda kaldığında kullandığı “mukteza-yı hale mutabık” kimi ifadelerin, herkese aynı derecede hitap ediyormuşçasına ele alınması, şeklinde özetleyebiliriz.
 
Yani muhterem Kâzım Güleçyüz’ün ifadesiyle: “Said Nursî’nin, cumhuriyet döneminde resmî ırkçılık ve tetiklediği aksülamellerle ortaya çıkan ortamda bir fitne unsuru olarak kullanılabileceği endişesiyle, ziyaretine gelenlerden Kürtçe sohbet etmek isteyenlerin bu talebine olumlu karşılık vermeme hassasiyeti gösterdiğini; eski eserlerinin 1950’lerde yapılan yeni baskılarında, orijinal metinlerdeki Kürdistan kelimelerini “vilâyat-ı şarkiye” olarak değiştirdiğini ve daha da önemlisi, Risale-i Nur Külliyatı adını verdiği eserlerini Türkçe telif etmiş” (15) olması gibi uygulamalarına bakarak; Bediüzzaman’ın ‘müspet milliyetçilik’ adı altında resmî ulus-devlet sistemini ve politikalarını desteklediği ve hatta teşvik ettiğini düşünmek, sözünü ettiğimiz “muhatap” sıkıntısına verilebilecek ibretli örneklerden biridir. 
 
Nitekim muhterem Metin Karabaşoğlu da, Risale-i Nur'un gereği gibi anlaşılması yolunda aşılması gerekli dört engeli sıralarken, ağırlıklı olarak, söz konusu “muhatap” meselesine dikkat çekmektedir. Ki Yazar, sırasıyla;
-Risaleleri Eski Said-Yeni Said ayrımının getirdiği afakî ve enfusî değişimi ihmal ederek ele almak;
-Farklı mecralardaki kişilere yönelik ifadeleri, o mecralarda olmayan insanlara da matuf kılmak;
-Risalelere bütüncül bir bakış açısıyla muhatap olamamak;
-Kişilerin Risalelere, Risalelerin bildirdiği tarzda değil de kendi paradigmalarıyla, kendi düşünce yapıları ve tarzlarıyla bakmaları, şeklinde özetleyebileceğimiz bu dört “anlama probleminden”; konumuzla daha çok alakalı olduğunu düşündüğümüz, ikinci sıradaki “muhatap” meselesi hakkında şu dikkat çekici açıklamayı yapmaktadır:
 
“Yeni Said, "yalnız ve yalnız imana hizmet hususu" üzerinde yoğunlaşmış; "hayat-ı içtimaiye-i siyasiye"den uzak durmuştur. İzahı bu yazının hacmini aşan bu haklı ve hikmetli tavrına mukabil, cumhuriyet idaresince bilmecburiye "hayat-ı içtimaiye-i siyasiye"ye muhatap kılındığı anlar olmuştur. Meselâ, mahkemelere çıkarılmış, birçok tazyike uğramış, hakkında birçok soru ve iftira ortaya atılmış; tüm bunlara karşı iman hizmetini ve Kur'ân hakikatlerini müdafaa için mukabelede bulunma dıırumunda kalmıştır. Bu mahiyetteki mektup ve müdafaalarında doğrudan Risale-i Nur'daki Kur'ânî derslerin ve imanî hakikatlerin muhatabı olan, hakikat taliplerine yönelik "söylem'den farklı bir üslub kullanmaktadır. Îmanî ölçülerden uzak, dünyevîliği yol edinmiş bu "ehl-i hüküm"e karşı konuşmaya mecbur kaldığında, deyim yerindeyse, onların anlayacağı dilden konuşur Said Nursî, Bir örnekle açıklarsak, bir talebesine, meselâ Abdullah Çavuş'a veya Hâfız Ali'ye konuşması ile, bir mahkeme reisine, bir emniyet müdürüne veya İçişleri Bakanı Hilmi Uran'a konuşması bir değildir. Çünkü muhatabı bir ve aynı değildir. Bu fark, hikmeten olması gereken bir farktır. İkinci durumda, muhatabının kabul etmediği imanî ölçülere doğrudan atıfta bulunmaktan ziyade, onun dünyasını dolduran "Türklük," "devletin bekası," "asayişi muhafaza" gibi hususlar sözkonusu edilerek konuşulmaktadır. Sözgelimi, Türklüğü meslek edinen bir ehl-i siyasete, Türklere asıl şerefini kazandıran İslâmiyeti ders veren eserlere ve müellifine cephe almanın, mesleğiyle ne derece uyuştuğu sorulmaktadır. Devletin bekasını meslek edinenlere, imansız bir gençlik vücuda getirmeye çalışıp, imanın talimine yönelik eserlere düşman olmanın anarşist, kural tanımaz bir nesli netice vereceği; eğer dâvâlarında samimi iseler Risale-i Nur'a cephe almamaları gerektiği söylenmektedir. Bu bakımdan, özellikle lâhikalarda ve mahkeme müdafaalarında rastlanan bu "söylem," Nur Talebeleri için, "ehl-i dünya"ya, hususan "ehl-i siyaset"e nasıl muhatap olunacağının usul ve üslubunu sunar. Fakat, onlara yönelik bu sözleri, doğrudan Risale-i Nur'un asıl muhatapları için söylenmiş olarak okumak, meselâ Risale-i Nur'un telifini Türklük, devletin bekası veya asayişi temin gibi sebeplerle açıklamak, karşımıza ikinci anlama problemini çıkarmaktadır.” (16)
 
Bu önemli hususun ifadesinden sonra, Risale-i Nur’daki “Müspet ve menfi milliyet” tabirlerini ele alacak olursak, yukarıda da belirtildiği üzere bu tabirlerin, sırasıyla milliyetçiliği ve ırkçılığı değil; “Kudsî İslamiyet Milliyetini” ve “Milliyetçiliği” ifade ettiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
 
Nitekim, “Ben Felillahilhamd müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır.” (17) diyen bir Üstad’ın; ya da, “Milletimiz de yalnız İslâmiyet'tir. Zira Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir.”(18)diyen bir İttihad-ı İslam aşığının bu minval üzere söylenmiş pek çok sözünü ve tarihçe-i hayatını bir yana bırakıp da, örneğin: “Yaşasın ittihad-ı millî!.. Ölsün ihtilaf!.. Yaşasın muhabbet-i millî!..” (19) tarzı sözlerini, aşağıda gelecek alıntı da geçtiği şekilde:
 
"Yaşasın Türklerin millî birliği! Yaşasın Türklük sevgisi!" veya  "Yaşasın Kürtlerin millî birliği! Yaşasın Kürtlük sevgisi!”, "Yaşasın Arapların millî birliği! Yaşasın Araplık sevgisi" şeklinde okuyabildiğimiz takdirde, ancak o zaman müspet milliyet tabirinin müspet milliyetçilik anlamını taşıdığından söz edebileceğizdir!...
 
“Eski Said'in milliyet anlayışını, Türkiye adlı bir millî devletin (diğer bir deyişle, ulusdevletin) temelini oluşturan ırka, kavme dayalı milliyet anlayışıyla iltibas etmek, çok net bir yanlışlıktır; ve hususan Eski Said'in mesajını bulanıklaştırmaktadır. Bir kez daha vurgularsak, Eski Said din üzerinde temellenen, esasını inanç birliğinin oluşturduğu bir devletin çatısını oluşturan "kudsî İslâmiyet milliyeti"ne atfen konuşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ise, dinin yerine Türkçülüğün ikame olunduğu, "milliyet" ile de Türklüğün kasdolunduğu bir yapıdır. Bu yapının "millî"liği "kudsî İslâmiyet milliyeti"ni ifade etmemekte; bilakis İslâm milleti yerine ırka dayalı bir milliyet anlayışını ikame çabasını yansıtmaktadır. Dolayısıyla, böylesi bir yapının aşıladığı "milliyet" tanımı hiçbir şekilde aynen alınıp Eski Said'in tefekkürüne uyarlanamaz. Meselâ, Eski Said'in "Yaşasın ittihad-ı millî! Yaşasın muhabbet-i millî” sözü, bir kavme hasredilerek okunamaz. Açıkçası, bu sözü "Yaşasın Türklerin millî birliği! Yaşasın Türklük sevgisi!" diye okumak imkânsızdır. "Yaşasın Kürtlerin millî birliği! Yaşasın Kürtlük sevgisi!" diye okumak da imkânsızdır. Bu söz "Yaşasın Arapların millî birliği! Yaşasın Araplık sevgisi" diye de okunamaz.
Aynı şekilde, Eski Said'in "Kimin himmeti milleti ise..."diye başlayan meşhur sözü, "himmetini Türk veya Kürt kavmine hasretme" şeklinde anlaşılamaz. Zira bu sözün hemen altındaki paragrafta, milleti "kudsî İslâmiyet milliyeti" olarak açıklamaktadır.” (20)
 
Oysa Bediüzzaman Hz.; İbrahim M. Abu Rabi’nin yerinde tespitiyle, Türk milletini (resmî ideolojinin öngördüğünün aksine) “millî kavramların sınırları içinde değil, bilakis hala ümmet tarifinin kapsamı içinde tasavvur etmekteydi.” (21) Buna rağmen yeni rejimin, Türkleştirmeyi “o millet kavramının yeni seküler ve dünyevî formülü” olarak tercih etmesi ise, (22) bu konuda günümüze dek ulaşan birçok sorunun, temel hareket noktasını teşkil etmektedir.
 
“Uyuyan Güzel” kompleksinin bir tezahürü şeklinde tanımlanabilecek Milliyetçi tarih yazımına göre ise, ‘Millî şuurdan’ yoksun ve ‘murdar’ bir ‘halde’ bulunulan devirlerden uyanmamızı sağlayan ‘sihirli öpücük’, milliyetçi önderlerin gayretleriyle millî şuura kavuşturulan kitleler şeklinde gerçekleşmiştir.(23) Bundan dolayıdır ki, buradaki anlamıyla bir ‘millî şuura’ izin vermeyen İslam’daki “asıl millî şuur olan Ümmet anlayışı”; yine o ‘gayretli önderlerin’ çabalarıyla, yerini çoğu zihinlerde “millî ve mânevî değerler” terkîbine bırakmış durumdadır.
 
Hem de, millî değerlerle manevî değerlerin birbirlerine karşı taşıdıkları zıtlığa rağmen!...
Sözgelimi, Şerif Mardin’in tespitine göre; en önemli kültürel bağın ve değer kaynağının din olduğu devrede, (örneğin taşra ve merkez arasında olduğu şekliyle) kültürel dünya arasındaki farkı örtmekteki “kapatıcı” fonksiyonu, din oldukça başarılı şekilde gerçekleştirmiştir. Ancak zamanla, din, karşısında bir takım ideolojik rakipler ve yeni değer kaynakları bulduğu zaman, arka planda yatan ayrılıklar, uçurumlar, farklılıklar tekrar ön plana çıkmıştır. Milliyetçilik ise, bu yeni inançlardan biri, belki en önemlisidir. (24)
 
Bundan dolayı da, “Tıpkı yeni yayın vasıtaları ‘Araplığı’ bölücü bir unsur olarak ortaya çıkarmaya yardım ettiği gibi, daha önce taşradaki kişinin kimliğini tanımlaması için ikinci planda kullandığı Türk sosyal müesseseleri de” (25) böylelikle Ümmet kavramı ‘karşısında’ önem kazanmıştır. 
 
Nitekim, bir “Müslüman milliyetçiliğini” dahi reddettiği söylenilebilecek Bediüzzaman Hz.’ne ait şu izah ise; aynı şekilde millî bağların, manevî bağların yerini tutamayacağını açıkça ifade etmektedir:
 
“Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.
 
Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyet'e hâdim olmalı, kal'a olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli. Çünki İslâmiyet'in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kal'anın taşlarını, kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakane bir cinayettir.” (26)
 
 
O halde, Yeni Rejimin milliyet anlayışıyla, Üstad Hz.nin savunuyor olduğu milliyet fikrinin birbirlerine olan mesafeleri hakkındaki bakış açılarımızı, belki yerleşmiş peşin hükümlerimize rağmen, ciddiyetle gözden geçirmek zorundayız.   
Zira Müspet Milliyetin, Bediüzzaman Hz.nin tarifinde Milliyetçilik değil de, “Kudsî İslamiyet Milliyeti” olduğu; Menfî Milliyetin ise ırkçılık değil, Milliyetçiliğin ta kendisi olduğu, Risale-i Nur’un pek çok bahsinde, İslam kaynaklarına matuf vurgularla delillendirilmektedir. Yukarıda da işaret ettiğimiz bütüncül bir bakış açısının temel şartlarından biri olduğu bu delilleri görebilmek ise, aynı zamanda alışılagelen fikrî ön kabulleri ve şartlı okumaları terk edebilmeyi de gerektiriyor.
 
Söz gelimi Üstad Hz., fikr-i milliyete ait olduğunu söylediği zevk, lezzet ve kuvvet gibi bir takım özellikleri “nefsâni, gafletkarane ve şeametli (uğursuz)” şeklinde tanımladıktan sonra; “fakat” ikazıyla, bu fikr-i milliyetin iki kısım olduğunu belirterek, “Müspet Milliyet” hakkında yapacağı tarifine de adım atmış olur:
“fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfî'dir, şeâmetlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhâsemet ve keşmekeşe sebeptir.” (27)
 
Bu tarifinden sonra izahına devam eden Üstad Hz., zikrettiği şu gelecek ayet ve hadisten çıkardığı dersle; yukarıdaki tarifinde “iki kısımdır” dediği ve birinci kısmını “menfi” olarak tarif ettiği fikr-i milliyetin ikinci kısmı olan “müspet” milliyeti ise, gerek burada geçen “müsbet ve mukaddes İslamiyet milliyeti” ve gerekse de “Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti” (28) gibi tanımlamalarında da olduğu üzere, gözler önüne serer ki: Müspet milliyet, milliyetçilik değil; İslamiyet milliyetini benimsemenin ta kendisidir!:
“İslâmiyet, Câhiliye asabiyetini kesip atar.” (29)
“Ve Kur'ân'da ferman etmiş: Kâfirler kalblerine câhiliyet taassubundan ibâret olan o gayreti yerleştirdiklerinde, Allah, Resûlünün ve mü'minlerin üzerine sükûnet ve emniyetini indirdi ve onlara takvâda ve sözlerine bağlılıkta sebat verdi. Zâten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir.” (30)
“İşte şu hadis-i şerif, şu âyet-i kerîme katî bir sûrette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünkü, müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.” (31)
 
Ama ne yazık ki, fikr-i milliyetteki o “nefsanî zevke, gafletkârâne lezzete ve şeametli kuvvete” kapılma tehlikesindendir ki; bu fikrin insanı düşüreceği hallere karşı Bediüzzaman Hz., şöylesine açık, kesin ve aynı zamanda da dehşetli uyarısını nazarlarımıza sunmaktadır:     
“İ'lem Eyyühel-Aziz! Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in'ikas edip dalgalanan bir ziyadır.” (32)
 
Kaynakça:
15-Kâzım GÜLEÇYÜZ, SAİD NURSî ve DEMOKRATİK AÇILIM, Y.Asya Neşr., İst.2009, s.22.
16-Metin KARABAŞOĞLU, Tehlikeli Denemeler, “’Müsbet Milliyetçilik’ var mı?”, Karakalem Yay. İst.2004,s.86-87.
17-Mektubat,a.g.e.,s.419.
18-Tarihçe-i Hayat, ‘Hutbe-i Şamiye’, Envâr. Neşr.,İst.!989,s.93.
19-Tarihçe-i Hayat, ‘Divan-ı Harb-i Örfi’, s.82.
20-KARABAŞOĞLU, aynı yer.
21-İbrahim M. ABURABİ, Said Nursi ve Tasavvuf, “Önsöz”, Editör: İ.M. ABURABİ, (çev.Cüneyt M. ŞİMŞEK), Etkileşim Yay., İst.2009, s.14.
22-ABURABİ, aynı yer, s.15.
23-Ahmet YILDIZ, İktidar Herşey Değildir, “Milliyetçilik ve tarih: mutasavver ‘hal’lerin plastik geçmişleri”, Karakalem Yay., İst.2004, s.131.
24-Şerif MARDİN, Türk Modernleşmesi,(Derleyenler:Mümtaz’er TÜRKÖNE/Tuncay ÖNDER), “Türkiye’de Irkçılık” , İletişim Yay., İst.1997,s.354.
25-MARDİN, aynı yer.
26-Mektubat, a.g.e, s.323-324.
27-Mektubat, a.g.e.,s.322.
28-Emirdağ Lahikası-2, Envâr Neşr.,İst.2006, s.223.
29-Buhârî, Ahkam 4; Ebu Dâvûd, Sünnet 5; Tirmizî, Cihad 28, İlim 16; İbn Mâce, Cihad 39.30-     Fetih Sûresi: 26.
31-Mektubat, a.g.e.,s.322.
32-Mesnevi-i Nuriye,Envâr, Neşr., İst.2004,s.112.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum