1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Risale-i Nur ve Bilim
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur ve Bilim

A+A-

Risale-i Nur ve Bilim[i]

Bilimsel bilginin özellikleri bunlardır:

  • Gözlemlenebilen
  • Laboratuvarda deneyi yapılabilen
  • İnsan aklı ile doğrulanan
  • Değişen ve gelişen
  • Alanı ‘şimdiye kadar’ ve ‘dünya’ ile kısıtlı olan[ii]
  • Yanlışlanabilen[iii]
  • Sebeb sonuç ilişkisini inceleyen ve bu ilişkiyi en değerli gören

Bilimsel bilgi bize erdem ve ahlakla ilgili bir şey söylemez. Sebebler ile sonuçlar arasındaki ilişkiyi inceler. Bilimsel bilgi neyin iyi neyin kötü olduğunu ya da doğrunun ve yanlışın ne olduğunu söylemez bize. Bilim adamları daha iyi ahlaklıdır ya da daha iyi insanlardır da diyemiyoruz.

Bilim bize varoluşun temeli hakkında bir bilgi vermiyor. Bilim üzerinden bir ontoloji ortaya konsa bile bu zorunlu bir ontoloji değildir. Varlıkta nedensellik ilişkilerini inceleyen bilim bu varlığın neden var olduğuna dair ve varlığının nasıl algılanması gereğine dair değişmez bir kriter vermiyor bize.

Nübüvvet ve felsefe

Medeniyetin inşasında öncü olan Peygamberler silsilesini felsefeciler yok sayıyorlar. Bediüzzaman ise insanlık bilim tarihini iki kategoride ele alıyor:

1-Nübüvvet geleneği

2-Felsefe geleneği

Bediüzzaman bu ikisinin karşılaştırmasını yapıyor. İnsanlığa neler getirdiğini anlatıyor. Aynı zamanda bu iki gelenek arasında nasıl bir ilişki olmasının insanlığın refahına hizmet edeceğini de izah ediyor.

Bediüzzaman bilimi de bir birikim olarak niteliyor ve telahuk-u efkar ile ilerlediğini söylüyor.

Bilim tarihinde aklı öne çıkaran bilim adamları akılla her şeyin çözülebileceğini söylediler ve bir tanrıya ihtiyaç yok, akıl kainatı izah edebilir, anlayabilir dediler. Kainatı bir makine veya saat gibi düşündüler. Eğer ilk yaratılması bir tanrı eli ile olmuşsa bile sonraki işleyişi kendi kendinedir, gerek olduğunda saatin zembereğini kuran bir saatçi gibi tanrı müdahale edebilir sonra yine kendi haline bırakır şeklinde bir mantık yürüttüler.

Fransız aydınlanması da ateizm ve deizmi ortaya çıkarttı. Aydınlanmanın temsilcilerinden olan Rousseau ve Voltaire Nübüvveti inkar ettiler.

Bediüzzaman ise kalbden nur almayan bir aklın, arzî bir aklın deha derecesinde bile olsa zulmette kalacağını söyler. Kalbin ziyası olmaksızın fikrini nurlandırmak isteyenleri “zulmetli münevverler” olarak tabir eder.

Bilim maddi anlamda refah getirdi mi?

Bilimin maddi anlamda refah getirdiğini söyleyemeyiz. Çünkü refahtan bahsedebilmemiz için insanların çoğunluğunun refah içinde olması gerekir. Oysa bilim Batılı Beyaz Adam’ın zayıf olanları sömürmesi ve güçsüzleştirmesi, nisbeten güçlü olanları da zaafiyete uğratarak ellerinden mallarını ve haklarını gasp etmesi için bir araç olarak da kullanıldı.

Bilimsel bilginin kendi özünde kötü ahlakı teşvik edecek bir şey olmamakla beraber, ırkçılığa bile bir bilimsel temel (sosyal Darwinizm) hazırlandı. Güçlü olan her zaman kazanırdı ve hayatta kalma hakkı da ona aitti, zayıf ise yok olup gitmeye mahkum ve güçlüye hizmet için vardı. İnsan hakları ihlali, sömürü ve gasp gibi meşru olmayan davranışlar için adeta bilimden bir kılıf uyduruldu. Çünkü en çok değer verilen şeydi bilim.

Bilimsel bilgi değişmez doğru mudur?

Bilim çok zaman adeta kendisine tapılan ve kat’i doğru kabul edilen bir şey haline geldi. Bir şey bilimsel ise sanki asla yanlışlanamaz bir kat’i doğru gibi kabul edildi. İkinci Dünya Savaşına kadar bu fikir hâkimdi. Halbuki bilimsel ilerleme bilimsel bilginin değişip gelişmesi ve eski bilgilerin terk edilip yenilerinin kabul görmesi demekti.

Bununla beraber bilimin mutlak olanı kuşatamayacağı ve her zaman yanlışlanabilir olduğunu hatta her bilim adamının hangi şartlar altında kendi ortaya koydukları kuramın yanlışlanmış olacağını belirtmeleri gereğini savunanlar da vardı. Her bilim adamı kendi kuramını doğrulayan çok şartlar dile getiriyordu ama hangi şartlar altında artık bu kuramın kabul edilemez olacağına pek vurgu yapmıyordu.

Kant gibi bazı filozoflar akıl ile bilinemeyecek bir alan olduğunu kabul ettiler ve madde ile manayı ayırmak gibi, İlahî olan alanı ayırdılar.

Bilmenin kesin biçimi vahiydir ve mutlaktır, haktır. Peki vahyin murad ettiği şey nedir? Bu konuda “bence budur” denilebilir fakat kesin olarak “murad ı İlahi budur” diyemezsiniz. Bunu demek kendini vahyin sahibi ile aynîleştirmek demektir.

Vahye dair bir îzahın peşinden “Allahu a’lem bissavab” demenin sırrı da budur.

Bediüzzaman ne diyor?

Bilim sebebler ile sonuçlar arasındaki ilişkiler hakkında bilgi veriyor demiştik. Bediüzzaman bir kavram ile sebeb ile sonuç arasında aslında ne olduğunu açıklıyor. Bu kavram İKTİRAN kavramıdır. Yani; sonuç sebebe bağlı değildir, Cenab-ı Hak ikisini beraber yaratır. Biz suyun buharlaşmasını ısınmasına bağlarız halbuki Allah’ın ikisini bir arada yaratmasıdır söz konusu olan. Dilerse aynı sebebe farklı bir netice takar, sonuç sebebin zorunlu bir neticesi değildir.

Tevhid ve Celal, hiçbir neticeyi hiçbir sebebin eline bırakmaz. Bunu düşünmek şirktir. Sebebleri, sonuçların gerçek sahibi sanmak şirktir. O neticeleri o sebeplere vermek bizi ehl-i tevhid olmaktan çıkarır.

Bununla beraber sebeblerin varlığı Cenab-ı Hakk’ın İzzet ve Azametinin bir gereğidir.

Yani; neticeler tevhid ve Celali okutur ve gösterir ve onların elindedir. Sebebler ise İzzet ve Azameti okutur ve o nedenle yaratılmışlardır. Eşya üzerinde tasarruf edebilecek Allah’dan gayrı hiç bir şey yoktur.

Eğer iktiran kavramını doğru anlarsak hiçbir şeyi sebeblere vermeyiz, sebebler ile ilişkilendirmez, Allah ile ilişkilendiririz. Güzelin tecellisi ise güzeldir.

Terör, geçim derdi gibi bütün olumsuzlukları değerlendirirken de bunu düşünürüz. Mülk cihetinde beşerin zulmü görünürken melekut cihetinde de kaderin adaleti ve taktir edilen başka neticeler vardır.

Sonuç olarak Allah’ın yaratmasında nedensellik ilişkisi yoktur, iktiran vardır. Her hadisenin de nimet ve rahmet ciheti vardır.

Başımıza gelen hadiselerde de “bunu yaptığım için başıma bu geldi” ya da “bunu yaptığım için bu nimete mazhar oldum” diyemeyiz. Bunu demek gayb âlemini tamamen ihata ettiğini, gaybla doğrudan bir ilişki içinde olduğunu iddia etmek olur ki Peygamber bile gaybı bilmediğini, kendisine bildirilen kadarını bilebileceğini söyler. Melekût âlemi üzerindeki tenteneli perdeyi tamamen kaldırdık mı ki işlerin melekutuna dair kesin hüküm verelim?

İnsan en fazla “ Allah’ın muradının bu bu bu sebeplerden dolayı bu olduğunu zannediyorum” diyebilir.

Kainatı nasıl okuyacağız?

Felsefenin temsilcisi olan filozofların bir kısmı sadece akıl, deney ve gözlemi kainatı anlamak, anlamlandırmak, yorumlamak için kâfi görmüşlerdir. Kainatın bir yaratıcı olmaksızın var olabileceğini ve varlığını sürdürebileceğini ileri sürmüşlerdir. Veya sınırlı sorumlu bir tanrı tasavvur edip gerektiğinde müdahale eden fakat her şeyine karışmayan bir ‘uzak yaratıcı’ var saymışlardır.

Bilimsel bilginin tamamı sorgulanabilir, araştırılabilir, yanlışlanabilir. Akıl bizi mutlak bilgiye götürür gibi görünürken mutlağın tam karşıtı olan ”hiç”e götürüyor. Allah’dan bağımsız bilgiyi önceleyen birey, ışığını kendinden bilen yıldız böceği gibi Allah’dan özerklik iddiasında bulundu.

Bediüzzaman ise bize kainatı harf manası ile Esma üzerinden okumayı talim ediyor, teklif ediyor. Manay-ı harfi kavramı Bediüzzaman’ın titizlikle üzerinde durduğu ve çok ehemmiyet verdiği bir kavram. İnsanın anlam dünyasını ve bütün ontolojik anlayışını baştan başa değiştiren bir kavram.

Manay-ı harfî, insanın hem kendisini hem bütün eşyayı ve kainatı bir Mektubât-ı Rabbanî olarak okumasına fırsat veriyor. Kendini ve eşyayı nerede konumlandıracağını anlatıyor. Kendini hakikat yerine ikame etmesine mani olup sınırlarını bildiriyor. Hiçbir şeyin kendi namına var olamayacağını ve insanın kendisi dahil ve başta olmak üzere her şeyi Esma üzerinden okuması gereğini vurguluyor.

Hakikate nasıl muhatap oluruz?

Bediüzzaman Yirmi Dördüncü Söz’deki “zühre, katre, reşha” misali ile hakikate muhatabiyetin mertebelerini göstermiş.

Eğer güneşten rengini alan bir çiçek güneş ile irtibatını kurmazsa, rengini kendinden bilse bu insanın enesi ile kendini temellük ettiğini gösterir ki insanın tanrılaşması anlamını taşır. Kendisini hakikat yerine koymasıdır.

Karte ise ayine ve mazhar olduğunu bilir ve kabiliyeti kadar gösterdiğini kabul eder. İnsan haricindeki her mahluk da kabiliyeti miktarınca hakikati gösterir.

Reşha ise; ayinedeki ışığın güneşe aidiyetinin ilmen tahkik edilerek bilinmesini temsil eder. Kendinde vücuda dair kendine ait hiçbir şey olmadığının şuurunu taşımayı temsil eder.

Her fen kendi dili ile Allah’ı anlatıyor der Bediüzzaman. Bilimlere nasıl bakmamız gerektiğini böyle tarif eder. Allah’ı bilmek için, onların dilinden Allah’ı dinlemek için fenlere bakmayı tavsiye eder. Bununla beraber her insan “ene” ile bilir. Aldığı bütün bilgiler burada anlamlandırılır. Fakat kainatı anlamak için anahtar olan ene’nin kendisi de bir anahtar ister zira o kendisi de bir muammadır.

Din güzel ahlâkın kaynağı ise neden dindarlar kötülük yapabiliyor?

Bunun cevabı “irade” kavramında gizlidir.

İrade, zihin, his ve latife-i Rabbaniye insandaki vicdanın dört unsurudur. Vicdanda kalb penceresinde oturan latife-i Rabbaniye ancak Allah’ın zikri ile ve müşahadetullah ile tatmin olur. Esma üzerinden kendimizi ve kainatı okumak ve anlamlandırmak marifetullahı netice verir ki zihnin vazifesi de budur. Hislerimiz ise acizliğimiz hakkında tam bir farkındalık ile “iyyake nabudü ve iyyake nestain” hakikatine bizi taşımalıdır. Böyle bir vicdanî alt yapı ile yerine getirilen ibadetler insanın iradesini kullanarak bütün pozitif enerjisini insanlığın yararına kullanacak hale getirir.

İktidarın kaynağı nedir?

Bediüzzaman sadece imanın verdiği iktidardan bahseder. Kainatın hadisatına meydan okumayı ve hayırda çalışmayı ve yarışmayı netice verecek tek şey imandır. İman hem nurdur hem kuvvettir.

Bediüzzaman imandan başka hiçbir şeyi güç kaynağı olarak konumlandırmamıştır.

Post modern bilim, bilimin amaç dışı kullanımına mani olabildi mi?

Post modern bilim bilimsel bilginin her grup hatta her insan için göreceli olacağını öne sürerek aslında bir kaosa sebebiyet verdi. Artık “herkesin kendi doğrusu olabilir” noktasına gelerek insanı yalnızlaştırdı. Ortak ve insanlık yararına bir araya gelmenin önünde adeta bir engel oldu. Birleştirmedi ayrıştırdı, ortak doğruyu ve hakikati aramayı değil her bireyin kendi doğrusu ile yaşayabileceğini ileri sürerek her bir bireyi yalnızlaştırdı ve herkes kendi doğrusunu bulsun gibi bir noktaya insanları getirdi. Elbette bu birlikte yaşama ahlakı ve yardımlaşma gibi pozitif değerleri yaraladı. Bireyleri de kendilerine, insaniyetlerine zarar veren yanlış bir hürriyet anlayışına sürükledi.

Bilginin İslamîleştirilmesi doğru bir yaklaşım mıdır?

Bilimsel faaliyetin anlamı, Rabbanî mektub olan kainatı ve mevcudatını okuma çalışmasıdır. Allah’ın yazdığı kitabı anlamaya çalışıyoruz. Bilimin zâti özelliği Esma’nın tarif edicisi olmasıdır.

Allah’dan bağımsız olarak bakıldığında insanın sadece maddi refahına hizmet edip sınırlı insanlara fayda sağlıyor ve külli akıldan yoksun olduğundan insanı tek başına bırakıyor.

Nasıl ki Kur’an beşer kelamı mıdır Allah kelamı mıdır? Sualine insan kelamı olamayacağının isbatı ile Allah kelamı olduğu bedihi oluyor ise kainat kitabı da öyledir. Eğer şefkati, merhameti, ihatalı ilmi olmayan hiçbir şeyin kainatın sahibi olamayacağı isbat edilirse Allah’a aidiyeti bedihi olmuş olur. Tabiat Risalesi de bunu yapmaktadır. Başka olasılıkların imkansızlığını isbat ederek kainatın Allah’a ait olduğunu âşikar hale getiriyor. Bunun dışındaki ihtimallerin mümteni olduğunu isbat ediyor ve geriye tek bir seçenek bırakıyor.

Bilime konu olan alanın Allah’a aidiyetini kabul ettiğimizde bilim adına yapılan çalışmalar da Rabbanî mektubu okuma faaliyeti olacaktır.

 

[i] Bu yazı Doç. Dr. Ahmed Yıldız’ın aynı adı taşıyan sunumundan alınan notlar ışığında yazılmıştır. Sunumun içeriği hakkında fikir verse de sunumu yansıtan net ve şümullü bir ayine olmaktan uzak kaldığını itiraf ediyorum. Ayrıca haddinden fazla kalem karıştırdığımı da söylemeliyim. (Af)

[ii] Mesela “bütün metaller ısınınca genişler”. Bilimsel bir bilgidir. Bunu şerh düşmemiz gerekir ki: şimdiye kadar bildiğimiz bütün metaller ve dünyadaki metaller için bu böyledir. Bundan sonra yeni bulunacak bir metal için de böyle olacak mıdır ve dünyanın dışındaki metaller için de böyle midir bilemiyoruz. Öyle ise bunun evrensel bir bilgi olduğunu söyleyemeyiz.

[iii] Bir zamana kadar dünya duruyor Güneş onun etrafında dönüyor bilgisi bilimsel kabul edilen bir bilgi idi. 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum